Sen
vazgeçme benden, ben senden vazgeçmem.
2. BÖLÜM
“Bil ki yürekten gelmeyen dua arşa dayanmaz, bil ki kalpten sevilmeyen
kişide dostluk aranmaz, kalben ve bedenen yönelmedikçe hayat temiz kalamaz.
Allah birdir, doğmamıştır, doğurulmamıştır, kusursuzdur, cömerttir o yüzden
kulluk ve her türlü ibadet, sadece Allah emrettiği için yapılır,
neticesi Allah'ın rızasını kazanmaktır, bu dünyada daha iyi yaşamak,
daha uzun yaşamak ve ibadet etmiş olmak için yaşamak kulluk sayılmamaktadır,
ancak kişi kendini ona teslim ettiğinde mükâfatını alacaktır, faydaları da
ahirette olacaktır. Namaz kılarken, oruç tutarken, sadaka verirken niyet
etmenin bir amacı vardır. İnsan, niyetinde daima Allah rızasını
gözetmelidir. Kalp ile nef çatışırsa, niyete başka şeyler sızarsa,
ibadetin ruhunu kaçırır ve ona zarar verir. Örneğin namaz spor olsun diye,
görev yerine gelsin diye, bedene sıhhat versin diye kılınırsa, bu namaz batıl
olur. Namaz sağlıklı olmak için kılınmaz. Namaz spor için kılınmaz. Namaz göre
hissiyatıyla kılınmaz. Namaz Allah rızası için kılınır. Ancak, Allah namaz
kılanlara sağlık ve sıhhat ikram ederse, bu da bir lütuf ve ihsan olur.”
Bir kadın eğlenen sesle, sohbet verir gibi dini vecibeleri birine
anlatıyor, dinleyen kişi meraklı sorular yöneltirken kadının billur sesi
coşuyor, heyecanlanıyor, neşeleniyordu.
Her yer
yeşil çimlerle, yabani çiçeklerle ve taze açmış beyaz papatyalarla kaplıydı.
Yeşil düzlüğün hemen yanında kareli bir piknik örtüsü vardı, örtünün üzerinde
özlediği ev yemekleri, taze ve sıcacık bir bardak çay bulunmaktaydı. Ne çok
severdi çay içmeyi Sitare, ne çok severdi taze kek kokusuna karışan
kahkahaları, sohbetleri, ev yemeklerinin mis kokusunu duyumsamayı ama onları
görmeyeli o kadar uzun zaman olmuştu ki, mesela artık çay içmiyordu çünkü çay
ona masumiyeti hatırlatıyordu ve günahın ağır güllesi omuzlarına yüklendiğinden
beri çay ona azap veriyordu. Doymak için yemeyi bırakalı çok olmuştu, lezzetli
hiçbir şeyin tadına bakmıyordu, tadarsa dünyanın zevkine dalar ve nefsine
yenilir diye korktuğundan sadece yaşamak için yiyordu. Çok uzun zamandır
nefsiyle küstü zaten, artık nefsi onu zorlamıyor, canı hiçbir lezzeti çekmiyor,
geçmiş ona eskiyi hatırlatıp eziyet etmemek için dimağını yormuyordu.
Ama bugün
nefsi baş kaldırmış, kokusunu unuttuğu tüm o yiyecekleri hatırlatmış, özlemini
duyduğu her şeyi önüne sermişti. Karnı acıkmış, dimağı kurumuştu.
Dalgın bir
hasretle o sofraya bakarken, etrafında neşeyle çınlayan bir gülüş duyumsadı,
sonra kalbini hızlandıran başka bir kahkaha daha, bir sohbet sesi etrafını
sardı. Bir kadın, üzerinde çiçek desenli uzun elbisesiyle çimlerin üzerinde
yürüdü, bir şeyler anlatırken heyecanlı ve neşeliydi.
“Çok
sevdiğim bir ayet var, Allah Nisa süresinde emrediyor, ‘Biz sizin kaderinizi
çabalarınıza tabi kıldık.’ Ama burada unutmamak gereken bir husus var. Bu
kaderi değiştireceğimiz anlamına gelmiyor. Allah iki kaderin değişmesine izin
vermiyor. Bir kimden doğacağın ve kimin soyundan geleceğin, iki kiminle
evleneceğin. O yüzden Önce kaza ve kader ile çeşitlerini bilmek gerekir. Allah
kaderimi değiştirir diye yola çıkmak isyankârlıktır. Kader, Allah’u Teâlâ’nın,
olacak şeyleri ezelde bilmesidir. Kaza, kaderde bulunan şeyleri, zamanı gelince
yaratmasıdır. Yani kaderine yazdığı şeyleri değiştirmek yine onun rızasındadır.
Kader, iş verenin maaş bordrosu gibidir. Kaza ise, belirlenen netleşmiş maaşın
dağıtılmasıdır. Yani maşının ne kadar olacağını kıdeminle, çabanla belirleyen
sensen o maşı veren yine Allah’tır. Oturduğu yerden kaderim değişsin demek,
zelzelede yıkılacağı bir damın altına girip Allah beni kurtarır demekle aynı
şeydir. Kimse hak etmediği yere, çabalamadığı mevkiye gelemez onun nizamında.
Maşının yükselmesini nasıl çaban belirleyecekse, kaderinin değişmesini de işte
bu şekilde çaban belirleyecektir. Allah’ü Teâlâ, herkesin ne yapacağını, hangi
süreçlerden geçeceğini, zorluklarının kademesini, nerede nasıl öleceğini bilir.
Buna, kader, kısmet, baht, nasip, talih, yazgı, alınyazısı denir ama kaza
denmez. Kazanı sen yönetirsin.” Konuşması bitince yerdeki sofra örtüsüne diz
çökerek tabakları hazırladı. Sonra arkasındaki kahkaha seslerine başını
çevirerek, "Sofra hazır, hadi gelmiyor musunuz?" diye sordu.
Bu genç kadının
sesini nereden hatırlıyordu, nerede duymuştu? Sitare sesin geldiği yöne
baktığında, asi bir rüzgâr saçlarını havalandırdı, saçlarını kenara alırken
algıladığı kokuyla karnı kasıldı, kalbi durdu, rüzgârın saçlarını hışırdatan
sesini, kelebeğin kanat çırpan yapısını, boynu bükülen papatyanın yorgunluktan
kurtuluşunu bile ağır çekimde hissetti. Bu koku, bu nasıl bir kokuydu ki tüm
duyularını yerle bir etmişti.
Nefesini
tutmakla, doya doya koklamak arasında şaşakalmıştı.
Az önce
kadına sorular soran erkek sesi kime aitti, peki bıkmadan nazikçe cevap veren
kadın kimdi? Çocuk sesi nereden geliyordu? Peki, o kahkahaları atan kimdi?
Elini gözlerine siper ederek güneşin ışıklarından göremediği kişilere
odaklanmaya çalıştı. Şimdi bir uçurtma peşinde koşturuyorlardı ama ikisinin de
yüzleri ve bedenleri bir türlü görünmüyordu.
"Rüveyda,”
Genç kadın
birden başını çevirdi. Bu isim hem yıllarca duyulmuş kadar bilindik hem de ilk
kez duymasına rağmen tanıdıktı? Rüveyda’nın anlamını biliyordu. Sabah
yıldızı demekti. Ekin demetlerinin yığına, hoşnut, nazik, ince olana da denirdi.
“Rüveyda
kızım baksana…”
Etrafına
bakındı, ondan başkası yoktu yanında. Her Rüveyda dediğinde sırtından aşağı
serin bir yel yayıldı. Yoksa, onun adı mıydı Rüveyda, o sesin sahibine mi
seslenmekteydi? Rüveyda bir hayalden öte miydi? Sonra, artık rüyalarında aşina
olduğu o yaşlı kadını gördü, karşısındaydı işte, ona bakıyordu. Dudaklarında hüzünlü
bir tebessüm vardı, gözleri neşeli bir yas tutuyordu. Kalbi onu gördüğü an
hızlanıyor, burnunun direği sızlıyor, bedeni titriyordu. Kolları birine
sarılmayı hiç bu kadar özlememişti, daha evvel kimsenin kokusunu özlememişti.
Ama onun kokusunu biliyordu, sıcaklığını ve gülüşünü, hüznünü tanıyordu. Burada
ne işi vardı, neden gülümsüyordu? Yine yıllanmış dudaklarının kenarındaki
izlere huzuru gömmüştü, sesi ona sakinliği yansıtıyordu.
Sitare
şaşkınca ona bakarken, gökten süzülen ezan sesi ruhunu titretti. Sonra sesin
nereden geldiğini duyumsamak için etrafına bakındı, cami yakınlarda olmalıydı.
Hoca nasıl güzel okuyordu, nasıl mest eden bir ezgiyle yüreğini fethediyordu. Sanki
kitaplarda okuduğu ve hayalini kurduğu BİLÂL-i HABEŞÎ yeniden doğmuştu.
Sesinden yayılan her harf ruhunu bedenini terk etmek istercesine hırçınlaşan
ruhunun hızını arttırıyordu. Ezan bitti. Berrak mavili beyazlı bulutların
yerini alacalı karanlık bulutlar almaya, rüzgâr daha sert ve hoyrat esmeye
başladı. Başını geriye çevirdiğinde, çimlerin sarardığını, çiçeklerin
solduğunu, yerdeki piknik örtüsünün üzerinde çöp yığınına karışmış bir öbek
olduğunu gördü. Korkuyla etrafa bakındı. Nereye gitmişti o güzel sohbetli
kadın, rüyalarının en güzel misafiri yaşlı teyze nereye kaybolmuştu, uçurtma
peşinde çocuğa bir şey mi olmuştu? Nereye kaybolmuştu hasret kaldığı onca
muhteşemlik, bu kadar güzellik ona fazla mı görülmüştü?
"Anne,"
diye bağırdı.
Anne? O ses
kendinden mi gelmişti? Rüzgâr elbisesini uçurmaya, yerdeki kuru sert otlar
ayaklarına batmaya, henüz başlayan sela sesine çalgılar, şarkılar karışmaya
başladı. Az evvel ruhunu aydınlatan tüm o güzellikler bir anda kaybolmuş, yeşil
vaha kurak bir çöle dönmüştü.
“Fecr /
17. Ayet diyor: ‘Hayır! Doğrusu siz, Allah’tan ikram bekliyorsunuz ama
kendiniz yetîme değer vermiyor, ona ikram etmiyorsunuz.’ Ve Duhâ / 9.
Ayet’te ekliyor, ‘Öyleyse sakın yetîmi ezme, onu küçümseyip üzme.’ Anne
çok üzgünüm,” Ve her şey kararırken, "Beni bırakma," diye yüksek
sesle çığlık attı. “Ne olur beni bırakma, çok korkuyorum.” İşte o anda
yatağından ter su içinde kalkan yaşlı kadın yine elini yüreğine koymuş,
solukları gibi hızlanan kalbini yatıştırmaya çalışıyordu.
"İyi
misin anane?" dedi başucunda duran minik beden. Yaşlı kadın kuzusuna
baktı, şaşkın gözleri irice açılmış, ürkmüş yüzü ona korkuyla bakıyordu.
Terlemişti, belli ki sayıklamıştı da onu ürkütmüştü. Yaşlı kadın konuşmak
istedi ama başaramadı, sadece başını salladı. "Su," dedi, minik kız
komodinin üzerindeki sürahiye uzanıp su doldururken, yaşlı kadın hala rüyasının
etkisindeydi. Neden bu ara sıklaşmıştı rüyaları, neden sürekli o evi, o kadını
ve ezana karışmış çalgı çengi seslerini duyuyordu. Bilmeden bir günah mı
işlemişti? Kabir azabını yaşarken mi çekiyordu? Kalbi neden bu kadar
hızlanıyor, neden hiç görmediği bir kadın için endişeleniyordu? Rüveyda!
“Kızım,”
diye fısıldadı, doğurmadığı, görmediği hatta yaşadığından bile emin olmadığı
evladı için miydi bunca kalp çırpınışları?
Neden?
***
Işıklar
bir açılıyor beynini deliyor bir kapanıyor huzura terk ediyordu. Odasının
kapısı bir aralanıyor, bir kapanıyor, bir ara alnında serin bir dokunuş, bir
ara ateşin yakıcı öpücüğünü hissediyordu.
"Kendine
gelmiyor, doktoru tekrar mı çağırsak!"
"Doktor
elinden geleni yaptı, bırakın dinlensin."
"En
kıymetlim diyordun ona, bu mu senin kıymet verme şeklin."
"Senin
dilin çok uzadı Zümrüt, keserim dilini."
Adam
odadan çıkınca yeşil gözleri nemlenen genç kadın elinin tersini arkadaşının
yanağında dolaştırdı. "Sitarem, aç gözlerini ne olur korkutuyorsun
beni."
Sitare
inlemeyle karışık bir soluk dışında tepki vermedi. Gün battı, gece karanlığını
lüks villanın üzerine yıktı. Sonra yeniden gün doğdu, kapı açıldı ve içeri
giren adam, "Hala kendine gelmedi mi? Müşteriler huzursuzlanıyor,"
diye söylenerek doktorun içeri girmesine izin verdi.
Zümrüt
endişeyle yerinden kalkıp doktora yer açarken, ona emirler veren adamı
duymuyor, arkadaşına odaklanmış doktorun ilgilenmesini izliyordu.
"Kanaması
azalmış," dedi doktor muayenesi bittikten sonra. Kolundaki kırık için bir
şey yapamam, röntgen çekilmedi malum ama hasar kalacağını sanmıyorum."
Kızın üzerine beyaz serin örtüyü kapadı. Zümrüt'e döndü, "Bir süre
makatının üzerine oturmasın, ilaç verdim ve dikiş attım sıvı şeyler tükettirin
ki tuvalette zorlanıp dikişleri açmasın."
"İyi
olacak mı?"
Doktor
arkasından seslenen adama baktı. "Cengo ben sana kızı zorlama demedim
mi?"
"Ayda
yılda bir iş tutuyor, onun sonunda da hep böyle hasta oluyor.”
“Lanet
herif hasta olmamış kızın tüm deliklerini patlatmışsınız,”
“Eee ne
olmuş, delikleri çalışmamaktan paslanmışsa benim suçum mu? İşe yaracaksa bak,
yoksa vereyim Kemal'in eline işe yarayan yerlerini kullansın."
O sırada
kapıda beliren Murat, "Cengâver Bey, Ali Bey geldi ille de Sitare diye
yıkıyor ortalığı. Diğer müşterilerde aynı durumda ne yapalım?"
Cengâver
kızın solgun yüzüne baktı, "İnadını s*ktiğimin orospusu, isteyerek verse
n'olur? Altı üstü buz kesmiş amını verecek organını değil. Şuna bak, millet
başıma yıkacak lokali," diye söylendikten sonra doktora döndü. "İyi
et sürtüğü, birkaç güne şarkı söyleyecek hale gelsin, uğraşamam."
İkili odan
çıkınca Yaşlı Doktor Zümrüt'e döndü. "Bugün daha iyiye gidiyor, bu
ilaçları uyandığında veririsin. Ben ona bir serum daha takarım, dinlendikçe
kendine gelecektir merak etme."
Doktor
odadan gitti, saatler geçti ama Sitare'den ses çıkmadı. Bir ara odaya gelen
cengâver, "Müşterin geldi, git ilgilenen şununla," diye çıkıştı ve
kızı odadan ayırdı. Geriye döndüğünde yorgunluğu üç katına çıkan Zümrüt, uyku
görmeyen gözlerinin kızılındaki yakıcı acıyı geçirmek için kısacık açıp kapadı.
Ama iki gündür kızın ateşini düşürmek ve bedenini kendine getirmek için
uğraşırken uykusuz kaldığından, artık ağırlaşan başı onu aşağıya tartıyordu. Ne
ara başı kolunun üzerine düştü, ne ara gözleri kapandı hatırlamıyordu, tek
hatırladığı derin bir uykunun kollarından çekilirken saçına dokunan şefkatli
bir dokunuştu.
Başını
kaldırdığında mor ve şişmiş gözün ardındaki kan oturmuş endişeli bakış onu
süzüyordu.
"Uyandın
mı?" dedi arkadaşının eline uzanıp öperken, şimdiden yanağına iri bir
damla düşmüştü.
"Saat
kaç?"
Zümrüt
duvara baktı, "Sabah sekiz, ne oldu?"
"Namazı
kaçırdım," Dudakları bükülen kıza gülümseyerek bakan Zümrüt sesli bir
kahkaha attı. "Götünü kollamayı bu kadar dert etmediğine göre… İyi
olduğuna şimdi inandım."
***
Kırmızı
Fener Malikânesini diğer genelevlerden ayıran özelliği orada çalışan kadınların
hepsinin zorla çalıştırılmasına rağmen, hiçbirinin bunu belli etmemesiydi çünkü
hepsinin mecbur kaldığı bir sırrı ya da ödemesi gereken bedelleri vardı. Buna
gönüllü kölelik deniyordu. İçlerinden zoraki alı konulan tek kişi Sitare’ydi,
sesi ve güzelliği bitmediği sürece onun esareti tükenmeyecekti. Kimi ailesi
ile, kimi sevdiği ile, kimi canı ile tehdit ediliyordu. Buraya gelen müşteriler
de normal kişiler değildi. Ucuz, halkın ziyaret ettiği metruk bir yapıya sahip
değildi. Diğer genel evlerde olduğu gibi herkes aynı kademeye sahip olup, üç
kuruşa çalışmıyordu. Burada kademe vardı. Gümüş kademe; yeni gelenler ve çok
revaç görmeyenler, alt kata alınıyor, hem garsonluk yapıyor, hem de avam olarak
nitelendirilen müşterilerin çalışanlarına, maddi gücü tek geceyi
karşılayacaklara ve hevesle buraya gelenlere hizmet sunuyordu.
İkinci
kademe altın, biraz daha değerliydi, onlar konsomatrislik ve beden işçiliğini
birlikte yapıyordu. Zümrüt kademe ise, randevulu çalışan bir sisteme dâhildi.
Onların müşterileri de çalışanları da belirliydi. Hatta bir tek bu kademe
müşteri seçme hakkına sahip olabiliyordu. Gönüllü yapılan işte iyi ses
getiriyordu. Alt kademeler ne kadar sık değişirse değişsin, bu kademe daha uzun
ve süreklilik içerirdi. Ulaşılmaz olması da zengin tayfasının dikkatini çeker,
fantezi düşkünü kişiler tarafından akla hayale gelmeyen işlemlere tabi
tutulurdu.
Fetiş
meraklısı ya da ürkütücü fantezileri olanlar bu kademeye çıkmak için minik bir
servet öderdi. Zümrüt ikinci kademeye ait bir çalışandı. İkinci kademe de işler
fantezi üzerine işlerdi. Genelde kullandığı ürünler kısıtlıydı. Rianne S Aşk
Kiti; erkeklerin ereksiyon sürecini uzun tutan yüzükler, dantelli göz bandı,
ruj şeklinde vibratör ve zevk tüyüne eş kamçıydı. Sekreter, doktor, çocuk, hayvan
severler ve buna benzer fantezisi bulunanlar burada kendini tatmin ederdi. Grup
seks ya da izletmeli sevişme sürecine ek, anal ya da oral tercihleri bu kademe
sunardı. Bazı kadınların acı eşiği yüksekti onlara uygulanan şiddetin boyutuna
akıl sır ermezdi. Anal oyuncaklar, şiddete meylettiren kordonlar, kamçıların
bile masum kaldığı acı veren bağlar ve içlerine giren cisimler kadınların acı
dolu çığlıklarını koridorlara taşırdı.
Elindeki gazete ile içeri giren Zümrüt,
kapadığı kapının girişinde durdu. Çünkü onu ne zaman böyle görse vaziyeti huzur
veriyordu, umut veriyordu, inanç veriyordu, yaşamaya değer bir amaç veriyordu.
Sitare kırık koluna rağmen namaz kılıyordu ve bu hali nasıl da huşu içeriyordu.
Namazını biten Sitare duasını tamamlayınca seccadesini katlayarak ayaklandı.
Üzerindeki feracesini çıkardı. Feracenin altında uzun dekolteli bir elbise
vardı, kıvrımlı bedenini sımsıkı sarmalamış, bir haftada zayıflayan bedenine
biraz bol gelmişti. Güzel yüzündeki çürükleri ve artık neredeyse hafifleyen
yaraları kusursuz bir makyajla kapatılmıştı.
“Allah
bizi terk etmişken sen hala ondan nasıl medet umabiliyorsun, şaşırıyorum.”
Zümrüt’ün
sözleriyle tüyleri diken diken olan ancak serinliğini koruyan Sitare, “Allah
bizi hiç bırakmadı Zümrüt, sadece sınıyor. Biliyorsun, inanç
arttıkça, imtihan da artar. Kiminin sınavı zorlu ve çetindir, asıl marifet,
imtihan veya çileye tabi tutulanın ‘Allah (c.c.) bilir işini’ diyebilmesidir.”
“Bu hoş
sözler senini gözlerini kör edebilir ancak benim aklım her şeyi görüyor ve
duyuyor. Böyle sınav mı olur, işkenceden farksız. Senin Allah’ın bizi görmezden
geliyor.”
“Gel
şöyle,” dedi yanına çağırırken, elini tutup avucunun içini öptü. “Hz.
Peygamberin sınavının yanında bizimkisi pek bir ehemmiyetsizdir Zümrüt Kuşum.
Düşünsene biz sadece kendi canımızdan mesulüz, onun mesul olduğu kocaman bir
ümmet ordusu. İnan bana onlar kadar acı çekmedik, gazi olmadık ya da şehit
düşerken işkence görmedik.”
“Ne yani
Allah’ın merhametine kavuşmak için illa acı çekmek eziyet görmek mi lazım.
Madem Allah büyük ve kuluna değer veriyor o zaman neden işkence çektiriyor,
üzüyor, isyana sürüklüyor. Bu nasıl sevgi? Allah var mı ki, gerçekten bizi
yaratan biri var mı? Senin düşüncelerin çok saçma, eğer biz günahsızsak,
suçsuzsak bizi neden koruyup kollamıyor.”
“Sen bizim
şu kırgın halimize yalnızız diyorsun, Allah ise, ‘Bu sınavda kulumla baş
başa kalayım’ diyor. Sen, ‘Bir sahip çıkanımız yok, kimse desteklemedi,’
diyorsun. Allah ise, ‘Bakalım kulum benden başkasına sığınacak mı, isyan
edip yok sayacak mı?’ diye imtihan ediyor. Sen sanıyor musun ki acıyı ve
zulmü bir tek bizim gibi basit insanlar görüyor. Oysa ümmetinin geleceği ve
selameti için en çok endişelenen, üzülen efendimiz ne acılar çekti biliyor
musun?”
“O da
hikayelerden biri olmalı, insanları kandırmak için uydurulan şu şehir
efsaneleri. Din bence insanların yaşama tutunması için uydurulan bir efsane,
insanlar bir yere bağlanmayı severdi onlarda dini keşfedip safları avladı.”
“Sus
lütfen, inandığın başka iken sırf öfkenden, hırsından şirk konuşma. Sence şehir
efsaneleri geleceği değiştirmek için yüzyıllar önce her şeyi bir nizama sokar
mıydı? Bir kitap, bundan yüzyıllar sonra bile aslı korunarak kalıp, içerisinde
bilimin bile şaşkınlığa uğrayacağı sırları her geçen gün büyük bir cömertlikle
ortalığa saçar mıydı? Sanma ki sadece biziz acıyan, onu da çok ağlattılar.”
“O kim?”
“Peygamberimiz (s.a.v.) İki cihanın varoluş
sebebi. Her şeyden önce, Allah'tan aldığı emir gereği bütün enerjisini
noksanlığı tamamlayan ilmi yaymaya adadı. Bütün insanlığı Allah'a îmâna ve ona
mutlak itâate yöneltmeye çalıştı. Ümmetinin tam ve istikrarlı itaatine hasretken,
bir kez olsun kalbine şüphe, diline isyan uğramadı.”
“Ben öyle
birinin olduğuna da inanmıyorum.”
“İsyan
etmek, reddetmek dilinde, peki canın yanınca kalbin neden ‘Allah’ diyor
Zümrüt kuşum. Dün başucumda defalarca, ‘Allah’ım yardım et’ diyen sen
değil miydin? Duydum seni, kalbimle duydum. Şirk inancını kafandan sökmedikçe
hak ve hakikati kalbine yerleştirmen mümkün değil. Efendimiz de bunu gördüğü
için önceliği buna verdi, çünkü temel bozuk olursa İslâm davası muvaffak
olamazdı. Resûl-i Ekrem, insanlığın hissiyatına ve ahlâk duygusuna hitap
ederek, bu kâinatın yegane Hâlık ve Mâlikinin Allah olduğunu telkin etti. Onun
iradesinden başka itaat edilecek, önünde baş eğilecek hiçbir kuvvet ve kudret
bulunmadığını ortaya koydu. Bunu tebliğ ederken de başına ne gelirse gelsin
dâvasından tâviz vermedi. Doğrudan doğruya insanlığa, "Tevhid"
inancını sundu.”
“Tevhit
nedir?”
"Lâ
ilâhe illallah,”
“Tek bir
söz insanı kurtarır mı?”
“İnsanlık yüzyıllar
önce işte bu sözle kurtuldu.”
“Nasıl?”
Elinden tutup yanına oturttu. Gözlerinin içine
bakarak, “İlk dâveti cemiyete hâkim olan zengin ve nüfûzlu kimselere sundu.
İnsanoğlunun gözü kördü, dünyası zengin olunca, kalbi fakirleşirdi. Onlarda dünyanın
zâhiren tatlı, mânen zehirli bir bal olduğunu göremedi. Ona türlü türlü iftirâ
ve isnadlara kalkıştılar. Efendimize ‘Sâhir, kâhin, şâir’ dediler. İftiraları
tutmadı, bu sefer açık ve tecavüzkâr hareketlerde bulundular.”
“Bunları
şimdi neden anlatıyorsun?”
“Hani
dedin ya geçen gün, ‘Allah olsaydı ona secde eden seni korurdu, seni secde
başında yakalayan bir adama…’ diye. Oysa Peygamber Efendimizle Müslümanları
Kâbe'de namaz kılmaktan menetmek için üzerlerine mundar şeyler attılar, namaz
kılacakları, oturacakları yerlere dikenler saçtılar. Üstelik, o zamanlar
Müslümanlar sayıca az, kuvvetçe zayıftı. Bütün bu zorluklara ve her türlü
aleyhteki şartlara rağmen Resûlullah durmadan dinlenmeden İslâm’ı tebliğ etmekten
geri durmadı.”
“Bu haline
rahat mı diyorsun. İlahi kuzu, sen cidden kafayı sıyırıyorsun.”
“Kur-an’ı
Kerim bundan binlerce yıl evvel bu sualine cevap veriyor. Cenâb-ı Hak, işkence,
eziyet ve hakaretlerin her türlüsüne maruz kalan Müslümanlara, gönderdiği
âyet-i kerimelerle devamlı sabrı tavsiye ediyor: ‘Sabret; Allah'ın vaadi
haktır. Gerçekten îmân etmiş olmayanlar sakın sana sabırsızlık ve gevşeklik
vermesin. (4)’ Bir başka âyet-i kerimede Efendimize şöyle hitap
ediliyor: (7) ‘Sen güzel bir sabırla sabret.’ (5) Bütün bu
emirler gereği Resûl-i Kibriyâ ashabına eziyetlerden dolayı fevri hareket
etmemelerini ve herhangi bir maddi mukabeleye girişmemelerini emir ve tavsiye
ediyor. Bunun en açık misali de Yâsir âilesine yaptığı tavsiyede saklı. Bir
gün, Yâsir âilesine toptan işkence ediliyor. O sırada Peygamber Efendimiz
onları görünce, ‘Sabredin, ey Yâsir âilesi! Sizin mükafâtınız Cennettir.’
(6) buyuruyor. Yine bir gün uğradığı eziyet ve işkencelerden âdetâ
bunalan Habbab bin Eret (r.a.) kendisine şikâyette bulunduğunda, Peygamber
Efendimiz şu cevabı veriyor: ‘Sizden önce yaşayanlar arasında öyleleri
vardı ki, bazılarının vücutları kemiklerine kadar demir taraklarla tarandığı,
bazılarının gövdeleri başlarının ortasından testerelerle ikiye bölündüğü halde,
bu yapılanlara yine de sabrettiler, îmânlarından vazgeçmediler. Allah, muhakkak
İslâmiyeti tamamlayacak ve üstün kılacaktır. Öyle ki, hayvanına binip San'a'dan
Hadremut'a kadar tek başına giden bir kimse Allah'tan başkasından korkmayacak,
koyunları hakkında da kurt saldırmasından başka hiçbir korku duymayacaktır.
Fakat, siz acele ediyorsunuz.’(7) Okuyorum, düşünüyorum,
biliyorum ve görülüyor ki, Peygamber Efendimiz ve Müslümanların Mekke devrinde
en büyük silahları her şeye rağmen ‘sabır’ ve imanlarıydı. Nitekim
bu sabrın müsbet neticeleri kısa zamanda görüldü. Peygamber Efendimizin her
şeye rağmen dâvasını anlatmaktan vazgeçmediğini gören müşriklerin ileri
gelenleri, bu sefer amcası Ebû Tâlib vasıtasıyla onu durdurmak istediler. Ona
başvurarak, ‘Yâ Ebâ Tâlib! Kardeşinin oğlunu ya bu dâvasından vazgeçir;
bizim ilâhlarımızı kötülemesin. Ya da onunla aramızdan çekil.’ dediler.
Ebû Tâlib durumu anlatınca Peygamber Efendimiz (a.s.m.) ona şu cevabı verdi: ‘Amca!
Vallahi, bu işi bırakmak için güneşi sağ elime ayı da sol elime koyacak
olsalar, ben yine onu bırakmam. Ya Allah Teâla, onu bütün cihana yayar, vazifem
biter ya da bu yolda ölür, giderim.’ 9 dedi. Müşrikler artık Resûl-i
Kibriyâ Efendimizi tehditlerle, baskı ve zorla dâvasından
vazgeçiremeyeceklerini anladıklarında, taktik değiştirdiler. Efendimize mal,
mülk, servet, makam ve reislik teklif ettiler. Fakat Resûlullahın bunların
hiçbirine itibar etmedi, aynı hızla İslâmiyeti yaymaya devam etti. Yemin ediyorum sana Zümrüt Kuş, değil güneşi
şu alemi bana hediye etseler, yine de davamdan vazgeçmem. Başım secdede ölüm
ancak bana mükafat olur.”
“Sen delir
mişsin, burada çalıştığının farkında mısın? Bir pavyon görünümlü genelevde.”
“Kölelik
eski çağlarda kalmadı. Hürriyetimiz bize ait olmadığı sürece biz de modern
köleleriz. Ben burada köleyim, alınan satılan ve azat edilmediğim sürece
günahlar onların günahı hiçbir şeyi bile isteye rızamla yapmıyorum, zorlanıyor,
tehdit ediliyor ve dövülüyorum. İşkencelerle maruz bıraktıkları tek şey
bedensel görevlerim ruhsal ve akılsan görevlerim yalnız onadır.”
Zümrüt
şaşkınlığını bir kez daha saklayamadı. [1]“Sonumuzu
bir tek Allah bilir. Ama şunu unutma: Allah'a sığınmak için sığınılacak zor bir
durumun olması şart değil, iyi ya da kötü her durumda Allah'a sığınmak gerekir.
Nasıl ki, hastalanmadan önce hastalıktan, bela ve musibet gelmeden önce bela ve
musibetten korunmak için onun korumasına muhtacız.”
“Neyse,”
dedi yerinden kalkan Zümrüt, “Şimdi senin vaazını dinleyecek zamanda değilim. Cengâver Bey yokluğunu fark etmeden aşağı
inmelisin, kızlar birkaç dakika daha fazladan oyalayamaz."
"Zaten
farzını kıldım sadece," dedi Sitare üzgün halde, yine namazını kaçak göçek
kılmıştı. Kapıya yönelirken, "Senin elinde ne var öyle?" diye sordu.
Zümrüt
gazetenin içindeki takma dişi gösterdi ve kıkırdamaya başladı. "Değerli
müşterim altın dişli hazinesini unutmuş, emanete bırakacağım, arar sorar
dişlerini neme lazım."
"Geldi
mi kızlar?" diye sordu Sitare üzgünce.
"Yok
daha gelmediler, Murat almaya gitti."
Yine acılı
sesler saracaktı koridorları, odalar işkencelere hazırlanacak, çok masumun
umudu sönecekti. Hüzünle, "Bu sefer gelenlerin nasıl buraya düştüğünü
biliyor musun?" diye sordu.
"Cengâver
Bey yeni kızları ilk defa ballandırarak anlatmadı, müşterilerine de haber
vermedi, nedense sır gibi saklıyor. Üstelik alt katta bazı odaları boşalttılar,
nedenini bilmiyorum. Bir planı var ama çözemedim fakat bu giz kanımı
donduruyor."
İçini
çeken Sitare daha önceki tecrübelerinden hatırladıklarıyla ürperdi. "Burnuma
hiç temiz kokular gelmiyor Zümrüt, Cengâver övünmeyi sever. Her zaman yeni
kızlarıyla gövde gösterisi yapardı. Bu sefer yılan gibi sinsileşti, bu iş
midemi bulandırıyor."
"Onun
gözü kızları görecek halde değildi bence. Sana bir şey olacak diye aklı çıktı,
esip gürledi yine ama doktoru getirdi."
"Bana
bir şey olacağından değildi kaygısı, para kazanmayacağındandı."
"Olsun
yine de sana öfkelense bile zarar vermeye çekiniyor, onun için değerin
var."
"Ne
zamana kadar olacak bu değer Zümrüt, hep genç ve dinç kalmayacağım.
Müşterilerim yaşlandığımı fark ettiğinde, sesim için mi gelecek buraya?
Memelerim sarkacak, yüzüm kırışacak ve diriliğini kaybedecek iradem. O zaman
bana ne yapacak bu adam? Ben müşterilerini mutlu edip ceplerini boşaltma sözü
verdim, o da onları beş parasız yolladığım sürece odama adam göndermeyeceğine
dair söz vermişti, bak ne oldu, onun sözü kendinden güçlü biri ona emir verene
kadar geçerli oldu. Yarın bana ne yapacağını nereden bileceğim."
Arkadaşının
eline atılan ve korkuyla parmaklarını sıkan Zümrüt, "Bir şey yapmayacaksın
değil mi? Bak gözünü seveyim defalarca denedik olmuyor işte, kurtulamıyoruz.”
Diye uyardı. “Kaçıp polise gittik, sorguda önce polisin tacizine sonra
aşağılamasına maruz kaldık, zaten vicdanı olan polisler ise susturuldu. Bu
şerefsizin bizi polisin elinden alması bir saatini aldı, buraya gelen
kodamanlarla işini halletti. Kadın sığınma evine gittik, iki gün sonra
milletvekillerine bize buldurdu, cezaevine girdik çıkarması bir ay sürdü ama
çıktığımızda aylarca hastanede yattık."
"Bilmiyorum,
bir çıkar yol olmalı."
"Ondan
kaçış yok, kurtuluş yok artık anladım. Devlette millette onun parmağının ucunda
dönüyor. Bu dünya güçlünün yanında mazlumu eziyor. Ölmeyi mi
düşünüyorsun?"
"Haşa,
canım bana mı aitte ona kıyma yetkisi bulayım. Ama böyle olmaz, bir çıkar yol
olmalı."
"Müzik
başladı Sitare, seni bekliyorlar," dedi Murat kafa kafaya veren kızları
görüp şüpheyle bakarken, Zümrüt Murat'ın yanına kıvırarak gidip yanağından
makas aldı. "Gelsene sen şuraya,"
"Yürü
Zümrüt hazır müşteriler kızışmışken kendine birini bul, göze batma." dedi
kızı dirseğinden yakalayıp çekiştirirken, Zümrüt arkadaşına alayla göz kırparak
sürüklenirken Sitare başını sallıyordu.
“Deli kız.”
İçeri yine
duman altı olmuş, adının hakkını veren kırmızı ışıklar her yeri mistik bir
büyünün içine çekmişti. Sahnedeki orkestra her zamanki şekilde yerini almış, ortada
duran mikrofon sahibini bekliyordu. Omuzlarını dikleştirip derin bir nefes alan
Sitare gülümseyen formuna soktuğu dudaklarıyla, alkış sesleri arasında
merdivenleri sıralamaya başladı.
"Ey
güzel Allah'ım... Kimileri yerde arar seni, kimileri gökte umar, oysa sen
baktığım yerde, soluğum havada, atan kalbimin içindesin. Yere göğe sığmayan
seni minnacık kalbime sığdıran keramet sahibisin. Ey büyük Allah'ım; bana öyle
bir ‘sevgi’ ver ki; sadece dostumu değil, düşmanlarımı da sevebileyim.
Bana öyle bir sabır ver ki, her acının, çilenin, her kederin yükünü isyan
etmeden taşımayı bileyim. Sevgim sonsuz bir hazine, sabrım tükenmez bir deniz
olsun. Sana olan muhabbetim artsın eksilmesin, taşsın dökülmesin. Başıma ne
gelirse gelsin, benden bedenimi, umudumu, düşüncelerimi alsalar bile seni
alamasınlar. Beni onlardan korumaya gücüm yetmez, acizim ama sen istersen olur,
bilirim. Düşünebildiğim ve inandığım her sözü söyleyebildiğim için
şükredebileyim... Yıllar sonra beni hatırlayanlar, ‘Herkes için iyilik
düşünen biriydi, tüm insanları severdi, o düzeyde de sevilen bir kişiydi.’
desin diye değil, tüm amellerimi sen sev diye yapayım. Yarım ve korkuyla
kıldığım namazlarımı, dışarıdan etmeye korktuğum dualarımı kabul et, mahcup
yüzümü, utanan ruhumu bilen sensin, içimi okuyan, kaderimi yazan sensin.
Bana öyle
bir ‘güç’ ver ki; düştüğüm zaman kalkmasını bileyim... Hayatın acımasız
koşullarına yenik düşmeyeyim. Umudum tükenmesin, bir gün başımı secdeye özgürce
koyacağım anı, dualarımı sesimle bütünleştireceğim zamanı bekletme bana,
umudumla ölmeyeyim. Efrad-ı ailemi ve akrabayı talukatımı mutlu edecek bir
kader yaz bana, kendim için istediğim mutluluğu başkalarına da götürebileyim...
Ey Halik-i
Zülcelal; bana öyle bir ‘gönül’ ver ki, güç noktasında, en tepede olsam
bile yetkimi asla kötü şekilde kullanmayayım. Senin bana yolladığın, kollamam
için akıl verdiğin maiyetimdeki kişilere adaletli olayım. Kimseyi hor gözle
görmeyeyim. Gücü ve rahatı tadınca, ne oldum delisi olmayayım. Zamanında
çektiğim sıkıntıları insanlara çektirmeyeyim. ‘Ben,’ yerine, ‘biz,’
sözcüğünü kullanabileyim. Yetim gönlüm, öksüz bedenimin sahibinin bir tek sen
olduğunu unutmayayım.
Ey Rahmeti
Bol, mağfireti sonsuz Rabbim; bana öyle bir ‘sağlık’ ver ki, başlarının
da iyiliğini düşünebileyim, onların çaresizliği için de konuşabileyim, onlar
için iyi olanı üretebilecek gücü kuvveti kendimde bulabileyim.
Ey
Malik-ül Mülk; bana öyle bir ‘erdem’ ver ki, edebin, ahlakın bedeninde
değil yürekte olduğunu unutmayayım, unutturmayayım, tevazu hayatımın en önemli
unsurlarından olsun, herkese iyilik edebileyim ve iyiliğimin karşılığında
teşekkür edenlere; ‘Estağfurullah, çaresizliği gören Allah ben sadece
vesileyim,’ diyebileyim.
Ey Ulular
Ulusu, ey yetimlerin öksüzlerin sahibi; bana öyle bir ‘yetenek’ ver ki,
iyi eş, iyi bir ebeveyn, iyi bir komşu, iyi bir arkadaş, iyi bir vatandaş
olabileyim. Mazluma, kimsesize, çaresize kör gözle bakmaktan kendimi menedeyim.
Ey
Kimsesizlerin Kimsesi; bana öyle bir ‘umut’ ver ki, artsın bitmesin,
bugüne kadar yapmış olduğum hatalar için karamsarlığa düşmeyeyim, zorda
kaldıkça isyan etmeyeyim, darda kaldığım zaman değil her soluğumda seni anayım,
her an ufkumu geliştirerek hayata yeniden başlayayım...
Ey tüm
Mükevvenatın ve her hücremin sahibi Rabbim; bana öyle bir ‘irade’ ver
ki, yılmayayım, küsmeyeyim, bir gün şeytana yenilip onun egemenliğine doğru
yönelmeyeyim.
Ey Rahim
Olan Yaradan; bana öyle bir ‘sabır’ ver ki; itidalli olmak, mütevazı
yaşamak, kibirlenmemek, insanları incitmemek, hayat tarzım olsun. Senin
istediğin gibi düzgün olayım, en zor anlarda bile doğru düşünebileyim.
Ey
Büyükler Büyüğü... Ey Alemlerin Rabbi... Ey Kâinatın Meliki... Senin hazinen
geniştir, senin duymayacağın yer, senin görmeyeceğin sır yoktur... Bunları tek
sığınağım, dayanağım olan senden istiyorum... Sana sığınıyorum... Beni ancak
sen anlarsın, içimi sen bilirsin. Ben acizim, ben suçluyum, ben çaresizim, ben
nazlıyım... Biliyorum sana karşı iyi bir kul olamadım ama biliyorum, hiçbir şey
vermesen de dualarımın nazarını dikkate almasan da, zerre miskâl dert etmem...
Sana küsmem, kırılmam, gücenmem. Sen varoluş sebebim, sen yaşama hevesimsin.
Hiçbir şey vermesen bile bana, senden yüz çevirmem, yemin ederim
vazgeçilmezimsin. Beni senin muhabbetinden ayırma, kısıtlı kıldığım
namazlarımdan, avuç içlerime sakladığım dualarımdan ayırma. Her secde
ettiğimde, ‘Buyur kulum’ de bana, sadece ‘Kulum’ de yeter.. O da kâfi...
O da yeter bana...

😥😥
YanıtlaSilHayatları gerçekten zor buna rağmen inancını hiç bırakmıyor
YanıtlaSilRabbım kurtarsin😔ne güzel iman,ne güzel teslimiyet.Elinize saglik
YanıtlaSilÇok güçlü bir inancı var 🙏🙏
YanıtlaSil