19 Mart 2025 Çarşamba

SENİ RABBİM SEVSİN 2. BÖLÜM

 

Sen vazgeçme benden, ben senden vazgeçmem.

2. BÖLÜM

“Bil ki yürekten gelmeyen dua arşa dayanmaz, bil ki kalpten sevilmeyen kişide dostluk aranmaz, kalben ve bedenen yönelmedikçe hayat temiz kalamaz. Allah birdir, doğmamıştır, doğurulmamıştır, kusursuzdur, cömerttir o yüzden kulluk ve her türlü ibadet, sadece Allah emrettiği için yapılır, neticesi Allah'ın rızasını kazanmaktır, bu dünyada daha iyi yaşamak, daha uzun yaşamak ve ibadet etmiş olmak için yaşamak kulluk sayılmamaktadır, ancak kişi kendini ona teslim ettiğinde mükâfatını alacaktır, faydaları da ahirette olacaktır. Namaz kılarken, oruç tutarken, sadaka verirken niyet etmenin bir amacı vardır. İnsan, niyetinde daima Allah rızasını gözetmelidir. Kalp ile nef çatışırsa, niyete başka şeyler sızarsa, ibadetin ruhunu kaçırır ve ona zarar verir. Örneğin namaz spor olsun diye, görev yerine gelsin diye, bedene sıhhat versin diye kılınırsa, bu namaz batıl olur. Namaz sağlıklı olmak için kılınmaz. Namaz spor için kılınmaz. Namaz göre hissiyatıyla kılınmaz. Namaz Allah rızası için kılınır. Ancak, Allah namaz kılanlara sağlık ve sıhhat ikram ederse, bu da bir lütuf ve ihsan olur.”

Bir kadın eğlenen sesle, sohbet verir gibi dini vecibeleri birine anlatıyor, dinleyen kişi meraklı sorular yöneltirken kadının billur sesi coşuyor, heyecanlanıyor, neşeleniyordu.

Her yer yeşil çimlerle, yabani çiçeklerle ve taze açmış beyaz papatyalarla kaplıydı. Yeşil düzlüğün hemen yanında kareli bir piknik örtüsü vardı, örtünün üzerinde özlediği ev yemekleri, taze ve sıcacık bir bardak çay bulunmaktaydı. Ne çok severdi çay içmeyi Sitare, ne çok severdi taze kek kokusuna karışan kahkahaları, sohbetleri, ev yemeklerinin mis kokusunu duyumsamayı ama onları görmeyeli o kadar uzun zaman olmuştu ki, mesela artık çay içmiyordu çünkü çay ona masumiyeti hatırlatıyordu ve günahın ağır güllesi omuzlarına yüklendiğinden beri çay ona azap veriyordu. Doymak için yemeyi bırakalı çok olmuştu, lezzetli hiçbir şeyin tadına bakmıyordu, tadarsa dünyanın zevkine dalar ve nefsine yenilir diye korktuğundan sadece yaşamak için yiyordu. Çok uzun zamandır nefsiyle küstü zaten, artık nefsi onu zorlamıyor, canı hiçbir lezzeti çekmiyor, geçmiş ona eskiyi hatırlatıp eziyet etmemek için dimağını yormuyordu.

Ama bugün nefsi baş kaldırmış, kokusunu unuttuğu tüm o yiyecekleri hatırlatmış, özlemini duyduğu her şeyi önüne sermişti. Karnı acıkmış, dimağı kurumuştu.

Dalgın bir hasretle o sofraya bakarken, etrafında neşeyle çınlayan bir gülüş duyumsadı, sonra kalbini hızlandıran başka bir kahkaha daha, bir sohbet sesi etrafını sardı. Bir kadın, üzerinde çiçek desenli uzun elbisesiyle çimlerin üzerinde yürüdü, bir şeyler anlatırken heyecanlı ve neşeliydi.

“Çok sevdiğim bir ayet var, Allah Nisa süresinde emrediyor, ‘Biz sizin kaderinizi çabalarınıza tabi kıldık.’ Ama burada unutmamak gereken bir husus var. Bu kaderi değiştireceğimiz anlamına gelmiyor. Allah iki kaderin değişmesine izin vermiyor. Bir kimden doğacağın ve kimin soyundan geleceğin, iki kiminle evleneceğin. O yüzden Önce kaza ve kader ile çeşitlerini bilmek gerekir. Allah kaderimi değiştirir diye yola çıkmak isyankârlıktır. Kader, Allah’u Teâlâ’nın, olacak şeyleri ezelde bilmesidir. Kaza, kaderde bulunan şeyleri, zamanı gelince yaratmasıdır. Yani kaderine yazdığı şeyleri değiştirmek yine onun rızasındadır. Kader, iş verenin maaş bordrosu gibidir. Kaza ise, belirlenen netleşmiş maaşın dağıtılmasıdır. Yani maşının ne kadar olacağını kıdeminle, çabanla belirleyen sensen o maşı veren yine Allah’tır. Oturduğu yerden kaderim değişsin demek, zelzelede yıkılacağı bir damın altına girip Allah beni kurtarır demekle aynı şeydir. Kimse hak etmediği yere, çabalamadığı mevkiye gelemez onun nizamında. Maşının yükselmesini nasıl çaban belirleyecekse, kaderinin değişmesini de işte bu şekilde çaban belirleyecektir. Allah’ü Teâlâ, herkesin ne yapacağını, hangi süreçlerden geçeceğini, zorluklarının kademesini, nerede nasıl öleceğini bilir. Buna, kader, kısmet, baht, nasip, talih, yazgı, alınyazısı denir ama kaza denmez. Kazanı sen yönetirsin.” Konuşması bitince yerdeki sofra örtüsüne diz çökerek tabakları hazırladı. Sonra arkasındaki kahkaha seslerine başını çevirerek, "Sofra hazır, hadi gelmiyor musunuz?" diye sordu.

Bu genç kadının sesini nereden hatırlıyordu, nerede duymuştu? Sitare sesin geldiği yöne baktığında, asi bir rüzgâr saçlarını havalandırdı, saçlarını kenara alırken algıladığı kokuyla karnı kasıldı, kalbi durdu, rüzgârın saçlarını hışırdatan sesini, kelebeğin kanat çırpan yapısını, boynu bükülen papatyanın yorgunluktan kurtuluşunu bile ağır çekimde hissetti. Bu koku, bu nasıl bir kokuydu ki tüm duyularını yerle bir etmişti.

Nefesini tutmakla, doya doya koklamak arasında şaşakalmıştı.

Az önce kadına sorular soran erkek sesi kime aitti, peki bıkmadan nazikçe cevap veren kadın kimdi? Çocuk sesi nereden geliyordu? Peki, o kahkahaları atan kimdi? Elini gözlerine siper ederek güneşin ışıklarından göremediği kişilere odaklanmaya çalıştı. Şimdi bir uçurtma peşinde koşturuyorlardı ama ikisinin de yüzleri ve bedenleri bir türlü görünmüyordu.

"Rüveyda,”

Genç kadın birden başını çevirdi. Bu isim hem yıllarca duyulmuş kadar bilindik hem de ilk kez duymasına rağmen tanıdıktı? Rüveyda’nın anlamını biliyordu. Sabah yıldızı demekti. Ekin demetlerinin yığına, hoşnut, nazik, ince olana da denirdi.

“Rüveyda kızım baksana…”

Etrafına bakındı, ondan başkası yoktu yanında. Her Rüveyda dediğinde sırtından aşağı serin bir yel yayıldı. Yoksa, onun adı mıydı Rüveyda, o sesin sahibine mi seslenmekteydi? Rüveyda bir hayalden öte miydi? Sonra, artık rüyalarında aşina olduğu o yaşlı kadını gördü, karşısındaydı işte, ona bakıyordu. Dudaklarında hüzünlü bir tebessüm vardı, gözleri neşeli bir yas tutuyordu. Kalbi onu gördüğü an hızlanıyor, burnunun direği sızlıyor, bedeni titriyordu. Kolları birine sarılmayı hiç bu kadar özlememişti, daha evvel kimsenin kokusunu özlememişti. Ama onun kokusunu biliyordu, sıcaklığını ve gülüşünü, hüznünü tanıyordu. Burada ne işi vardı, neden gülümsüyordu? Yine yıllanmış dudaklarının kenarındaki izlere huzuru gömmüştü, sesi ona sakinliği yansıtıyordu.

Sitare şaşkınca ona bakarken, gökten süzülen ezan sesi ruhunu titretti. Sonra sesin nereden geldiğini duyumsamak için etrafına bakındı, cami yakınlarda olmalıydı. Hoca nasıl güzel okuyordu, nasıl mest eden bir ezgiyle yüreğini fethediyordu. Sanki kitaplarda okuduğu ve hayalini kurduğu BİLÂL-i HABEŞÎ yeniden doğmuştu. Sesinden yayılan her harf ruhunu bedenini terk etmek istercesine hırçınlaşan ruhunun hızını arttırıyordu. Ezan bitti. Berrak mavili beyazlı bulutların yerini alacalı karanlık bulutlar almaya, rüzgâr daha sert ve hoyrat esmeye başladı. Başını geriye çevirdiğinde, çimlerin sarardığını, çiçeklerin solduğunu, yerdeki piknik örtüsünün üzerinde çöp yığınına karışmış bir öbek olduğunu gördü. Korkuyla etrafa bakındı. Nereye gitmişti o güzel sohbetli kadın, rüyalarının en güzel misafiri yaşlı teyze nereye kaybolmuştu, uçurtma peşinde çocuğa bir şey mi olmuştu? Nereye kaybolmuştu hasret kaldığı onca muhteşemlik, bu kadar güzellik ona fazla mı görülmüştü?

"Anne," diye bağırdı.

Anne? O ses kendinden mi gelmişti? Rüzgâr elbisesini uçurmaya, yerdeki kuru sert otlar ayaklarına batmaya, henüz başlayan sela sesine çalgılar, şarkılar karışmaya başladı. Az evvel ruhunu aydınlatan tüm o güzellikler bir anda kaybolmuş, yeşil vaha kurak bir çöle dönmüştü.

“Fecr / 17. Ayet diyor: ‘Hayır! Doğrusu siz, Allah’tan ikram bekliyorsunuz ama kendiniz yetîme değer vermiyor, ona ikram etmiyorsunuz.’ Ve Duhâ / 9. Ayet’te ekliyor, ‘Öyleyse sakın yetîmi ezme, onu küçümseyip üzme.’ Anne çok üzgünüm,” Ve her şey kararırken, "Beni bırakma," diye yüksek sesle çığlık attı. “Ne olur beni bırakma, çok korkuyorum.” İşte o anda yatağından ter su içinde kalkan yaşlı kadın yine elini yüreğine koymuş, solukları gibi hızlanan kalbini yatıştırmaya çalışıyordu.

"İyi misin anane?" dedi başucunda duran minik beden. Yaşlı kadın kuzusuna baktı, şaşkın gözleri irice açılmış, ürkmüş yüzü ona korkuyla bakıyordu. Terlemişti, belli ki sayıklamıştı da onu ürkütmüştü. Yaşlı kadın konuşmak istedi ama başaramadı, sadece başını salladı. "Su," dedi, minik kız komodinin üzerindeki sürahiye uzanıp su doldururken, yaşlı kadın hala rüyasının etkisindeydi. Neden bu ara sıklaşmıştı rüyaları, neden sürekli o evi, o kadını ve ezana karışmış çalgı çengi seslerini duyuyordu. Bilmeden bir günah mı işlemişti? Kabir azabını yaşarken mi çekiyordu? Kalbi neden bu kadar hızlanıyor, neden hiç görmediği bir kadın için endişeleniyordu? Rüveyda!

“Kızım,” diye fısıldadı, doğurmadığı, görmediği hatta yaşadığından bile emin olmadığı evladı için miydi bunca kalp çırpınışları?

Neden?

***

Işıklar bir açılıyor beynini deliyor bir kapanıyor huzura terk ediyordu. Odasının kapısı bir aralanıyor, bir kapanıyor, bir ara alnında serin bir dokunuş, bir ara ateşin yakıcı öpücüğünü hissediyordu.

"Kendine gelmiyor, doktoru tekrar mı çağırsak!"

"Doktor elinden geleni yaptı, bırakın dinlensin."

"En kıymetlim diyordun ona, bu mu senin kıymet verme şeklin."

"Senin dilin çok uzadı Zümrüt, keserim dilini."

Adam odadan çıkınca yeşil gözleri nemlenen genç kadın elinin tersini arkadaşının yanağında dolaştırdı. "Sitarem, aç gözlerini ne olur korkutuyorsun beni."

Sitare inlemeyle karışık bir soluk dışında tepki vermedi. Gün battı, gece karanlığını lüks villanın üzerine yıktı. Sonra yeniden gün doğdu, kapı açıldı ve içeri giren adam, "Hala kendine gelmedi mi? Müşteriler huzursuzlanıyor," diye söylenerek doktorun içeri girmesine izin verdi.

Zümrüt endişeyle yerinden kalkıp doktora yer açarken, ona emirler veren adamı duymuyor, arkadaşına odaklanmış doktorun ilgilenmesini izliyordu.

"Kanaması azalmış," dedi doktor muayenesi bittikten sonra. Kolundaki kırık için bir şey yapamam, röntgen çekilmedi malum ama hasar kalacağını sanmıyorum." Kızın üzerine beyaz serin örtüyü kapadı. Zümrüt'e döndü, "Bir süre makatının üzerine oturmasın, ilaç verdim ve dikiş attım sıvı şeyler tükettirin ki tuvalette zorlanıp dikişleri açmasın."

"İyi olacak mı?"

Doktor arkasından seslenen adama baktı. "Cengo ben sana kızı zorlama demedim mi?"

"Ayda yılda bir iş tutuyor, onun sonunda da hep böyle hasta oluyor.”

“Lanet herif hasta olmamış kızın tüm deliklerini patlatmışsınız,”

“Eee ne olmuş, delikleri çalışmamaktan paslanmışsa benim suçum mu? İşe yaracaksa bak, yoksa vereyim Kemal'in eline işe yarayan yerlerini kullansın."

O sırada kapıda beliren Murat, "Cengâver Bey, Ali Bey geldi ille de Sitare diye yıkıyor ortalığı. Diğer müşterilerde aynı durumda ne yapalım?"

Cengâver kızın solgun yüzüne baktı, "İnadını s*ktiğimin orospusu, isteyerek verse n'olur? Altı üstü buz kesmiş amını verecek organını değil. Şuna bak, millet başıma yıkacak lokali," diye söylendikten sonra doktora döndü. "İyi et sürtüğü, birkaç güne şarkı söyleyecek hale gelsin, uğraşamam."

İkili odan çıkınca Yaşlı Doktor Zümrüt'e döndü. "Bugün daha iyiye gidiyor, bu ilaçları uyandığında veririsin. Ben ona bir serum daha takarım, dinlendikçe kendine gelecektir merak etme."

Doktor odadan gitti, saatler geçti ama Sitare'den ses çıkmadı. Bir ara odaya gelen cengâver, "Müşterin geldi, git ilgilenen şununla," diye çıkıştı ve kızı odadan ayırdı. Geriye döndüğünde yorgunluğu üç katına çıkan Zümrüt, uyku görmeyen gözlerinin kızılındaki yakıcı acıyı geçirmek için kısacık açıp kapadı. Ama iki gündür kızın ateşini düşürmek ve bedenini kendine getirmek için uğraşırken uykusuz kaldığından, artık ağırlaşan başı onu aşağıya tartıyordu. Ne ara başı kolunun üzerine düştü, ne ara gözleri kapandı hatırlamıyordu, tek hatırladığı derin bir uykunun kollarından çekilirken saçına dokunan şefkatli bir dokunuştu.

Başını kaldırdığında mor ve şişmiş gözün ardındaki kan oturmuş endişeli bakış onu süzüyordu.

"Uyandın mı?" dedi arkadaşının eline uzanıp öperken, şimdiden yanağına iri bir damla düşmüştü.

"Saat kaç?"

Zümrüt duvara baktı, "Sabah sekiz, ne oldu?"

"Namazı kaçırdım," Dudakları bükülen kıza gülümseyerek bakan Zümrüt sesli bir kahkaha attı. "Götünü kollamayı bu kadar dert etmediğine göre… İyi olduğuna şimdi inandım."

***

Kırmızı Fener Malikânesini diğer genelevlerden ayıran özelliği orada çalışan kadınların hepsinin zorla çalıştırılmasına rağmen, hiçbirinin bunu belli etmemesiydi çünkü hepsinin mecbur kaldığı bir sırrı ya da ödemesi gereken bedelleri vardı. Buna gönüllü kölelik deniyordu. İçlerinden zoraki alı konulan tek kişi Sitare’ydi, sesi ve güzelliği bitmediği sürece onun esareti tükenmeyecekti. Kimi ailesi ile, kimi sevdiği ile, kimi canı ile tehdit ediliyordu. Buraya gelen müşteriler de normal kişiler değildi. Ucuz, halkın ziyaret ettiği metruk bir yapıya sahip değildi. Diğer genel evlerde olduğu gibi herkes aynı kademeye sahip olup, üç kuruşa çalışmıyordu. Burada kademe vardı. Gümüş kademe; yeni gelenler ve çok revaç görmeyenler, alt kata alınıyor, hem garsonluk yapıyor, hem de avam olarak nitelendirilen müşterilerin çalışanlarına, maddi gücü tek geceyi karşılayacaklara ve hevesle buraya gelenlere hizmet sunuyordu.

İkinci kademe altın, biraz daha değerliydi, onlar konsomatrislik ve beden işçiliğini birlikte yapıyordu. Zümrüt kademe ise, randevulu çalışan bir sisteme dâhildi. Onların müşterileri de çalışanları da belirliydi. Hatta bir tek bu kademe müşteri seçme hakkına sahip olabiliyordu. Gönüllü yapılan işte iyi ses getiriyordu. Alt kademeler ne kadar sık değişirse değişsin, bu kademe daha uzun ve süreklilik içerirdi. Ulaşılmaz olması da zengin tayfasının dikkatini çeker, fantezi düşkünü kişiler tarafından akla hayale gelmeyen işlemlere tabi tutulurdu.

Fetiş meraklısı ya da ürkütücü fantezileri olanlar bu kademeye çıkmak için minik bir servet öderdi. Zümrüt ikinci kademeye ait bir çalışandı. İkinci kademe de işler fantezi üzerine işlerdi. Genelde kullandığı ürünler kısıtlıydı. Rianne S Aşk Kiti; erkeklerin ereksiyon sürecini uzun tutan yüzükler, dantelli göz bandı, ruj şeklinde vibratör ve zevk tüyüne eş kamçıydı. Sekreter, doktor, çocuk, hayvan severler ve buna benzer fantezisi bulunanlar burada kendini tatmin ederdi. Grup seks ya da izletmeli sevişme sürecine ek, anal ya da oral tercihleri bu kademe sunardı. Bazı kadınların acı eşiği yüksekti onlara uygulanan şiddetin boyutuna akıl sır ermezdi. Anal oyuncaklar, şiddete meylettiren kordonlar, kamçıların bile masum kaldığı acı veren bağlar ve içlerine giren cisimler kadınların acı dolu çığlıklarını koridorlara taşırdı.

 Elindeki gazete ile içeri giren Zümrüt, kapadığı kapının girişinde durdu. Çünkü onu ne zaman böyle görse vaziyeti huzur veriyordu, umut veriyordu, inanç veriyordu, yaşamaya değer bir amaç veriyordu. Sitare kırık koluna rağmen namaz kılıyordu ve bu hali nasıl da huşu içeriyordu. Namazını biten Sitare duasını tamamlayınca seccadesini katlayarak ayaklandı. Üzerindeki feracesini çıkardı. Feracenin altında uzun dekolteli bir elbise vardı, kıvrımlı bedenini sımsıkı sarmalamış, bir haftada zayıflayan bedenine biraz bol gelmişti. Güzel yüzündeki çürükleri ve artık neredeyse hafifleyen yaraları kusursuz bir makyajla kapatılmıştı.

“Allah bizi terk etmişken sen hala ondan nasıl medet umabiliyorsun, şaşırıyorum.”

Zümrüt’ün sözleriyle tüyleri diken diken olan ancak serinliğini koruyan Sitare, “Allah bizi hiç bırakmadı Zümrüt, sadece sınıyor. Biliyorsun, inanç arttıkça, imtihan da artar. Kiminin sınavı zorlu ve çetindir, asıl marifet, imtihan veya çileye tabi tutulanın ‘Allah (c.c.) bilir işini’ diyebilmesidir.”

“Bu hoş sözler senini gözlerini kör edebilir ancak benim aklım her şeyi görüyor ve duyuyor. Böyle sınav mı olur, işkenceden farksız. Senin Allah’ın bizi görmezden geliyor.”

“Gel şöyle,” dedi yanına çağırırken, elini tutup avucunun içini öptü. “Hz. Peygamberin sınavının yanında bizimkisi pek bir ehemmiyetsizdir Zümrüt Kuşum. Düşünsene biz sadece kendi canımızdan mesulüz, onun mesul olduğu kocaman bir ümmet ordusu. İnan bana onlar kadar acı çekmedik, gazi olmadık ya da şehit düşerken işkence görmedik.”

“Ne yani Allah’ın merhametine kavuşmak için illa acı çekmek eziyet görmek mi lazım. Madem Allah büyük ve kuluna değer veriyor o zaman neden işkence çektiriyor, üzüyor, isyana sürüklüyor. Bu nasıl sevgi? Allah var mı ki, gerçekten bizi yaratan biri var mı? Senin düşüncelerin çok saçma, eğer biz günahsızsak, suçsuzsak bizi neden koruyup kollamıyor.”

“Sen bizim şu kırgın halimize yalnızız diyorsun, Allah ise, ‘Bu sınavda kulumla baş başa kalayım’ diyor. Sen, ‘Bir sahip çıkanımız yok, kimse desteklemedi,’ diyorsun. Allah ise, ‘Bakalım kulum benden başkasına sığınacak mı, isyan edip yok sayacak mı?’ diye imtihan ediyor. Sen sanıyor musun ki acıyı ve zulmü bir tek bizim gibi basit insanlar görüyor. Oysa ümmetinin geleceği ve selameti için en çok endişelenen, üzülen efendimiz ne acılar çekti biliyor musun?”

“O da hikayelerden biri olmalı, insanları kandırmak için uydurulan şu şehir efsaneleri. Din bence insanların yaşama tutunması için uydurulan bir efsane, insanlar bir yere bağlanmayı severdi onlarda dini keşfedip safları avladı.”

“Sus lütfen, inandığın başka iken sırf öfkenden, hırsından şirk konuşma. Sence şehir efsaneleri geleceği değiştirmek için yüzyıllar önce her şeyi bir nizama sokar mıydı? Bir kitap, bundan yüzyıllar sonra bile aslı korunarak kalıp, içerisinde bilimin bile şaşkınlığa uğrayacağı sırları her geçen gün büyük bir cömertlikle ortalığa saçar mıydı? Sanma ki sadece biziz acıyan, onu da çok ağlattılar.”

“O kim?”

 “Peygamberimiz (s.a.v.) İki cihanın varoluş sebebi. Her şeyden önce, Allah'tan aldığı emir gereği bütün enerjisini noksanlığı tamamlayan ilmi yaymaya adadı. Bütün insanlığı Allah'a îmâna ve ona mutlak itâate yöneltmeye çalıştı. Ümmetinin tam ve istikrarlı itaatine hasretken, bir kez olsun kalbine şüphe, diline isyan uğramadı.”

“Ben öyle birinin olduğuna da inanmıyorum.”

“İsyan etmek, reddetmek dilinde, peki canın yanınca kalbin neden ‘Allah’ diyor Zümrüt kuşum. Dün başucumda defalarca, ‘Allah’ım yardım et’ diyen sen değil miydin? Duydum seni, kalbimle duydum. Şirk inancını kafandan sökmedikçe hak ve hakikati kalbine yerleştirmen mümkün değil. Efendimiz de bunu gördüğü için önceliği buna verdi, çünkü temel bozuk olursa İslâm davası muvaffak olamazdı. Resûl-i Ekrem, insanlığın hissiyatına ve ahlâk duygusuna hitap ederek, bu kâinatın yegane Hâlık ve Mâlikinin Allah olduğunu telkin etti. Onun iradesinden başka itaat edilecek, önünde baş eğilecek hiçbir kuvvet ve kudret bulunmadığını ortaya koydu. Bunu tebliğ ederken de başına ne gelirse gelsin dâvasından tâviz vermedi. Doğrudan doğruya insanlığa, "Tevhid" inancını sundu.”

“Tevhit nedir?”

"Lâ ilâhe illallah,”

“Tek bir söz insanı kurtarır mı?”

“İnsanlık yüzyıllar önce işte bu sözle kurtuldu.”

“Nasıl?”

 Elinden tutup yanına oturttu. Gözlerinin içine bakarak, “İlk dâveti cemiyete hâkim olan zengin ve nüfûzlu kimselere sundu. İnsanoğlunun gözü kördü, dünyası zengin olunca, kalbi fakirleşirdi. Onlarda dünyanın zâhiren tatlı, mânen zehirli bir bal olduğunu göremedi. Ona türlü türlü iftirâ ve isnadlara kalkıştılar. Efendimize ‘Sâhir, kâhin, şâir’ dediler. İftiraları tutmadı, bu sefer açık ve tecavüzkâr hareketlerde bulundular.”

“Bunları şimdi neden anlatıyorsun?”

“Hani dedin ya geçen gün, ‘Allah olsaydı ona secde eden seni korurdu, seni secde başında yakalayan bir adama…’ diye. Oysa Peygamber Efendimizle Müslümanları Kâbe'de namaz kılmaktan menetmek için üzerlerine mundar şeyler attılar, namaz kılacakları, oturacakları yerlere dikenler saçtılar. Üstelik, o zamanlar Müslümanlar sayıca az, kuvvetçe zayıftı. Bütün bu zorluklara ve her türlü aleyhteki şartlara rağmen Resûlullah durmadan dinlenmeden İslâm’ı tebliğ etmekten geri durmadı.”

“Bu haline rahat mı diyorsun. İlahi kuzu, sen cidden kafayı sıyırıyorsun.”

“Kur-an’ı Kerim bundan binlerce yıl evvel bu sualine cevap veriyor. Cenâb-ı Hak, işkence, eziyet ve hakaretlerin her türlüsüne maruz kalan Müslümanlara, gönderdiği âyet-i kerimelerle devamlı sabrı tavsiye ediyor: ‘Sabret; Allah'ın vaadi haktır. Gerçekten îmân etmiş olmayanlar sakın sana sabırsızlık ve gevşeklik vermesin. (4)’ Bir başka âyet-i kerimede Efendimize şöyle hitap ediliyor: (7) ‘Sen güzel bir sabırla sabret.’ (5) Bütün bu emirler gereği Resûl-i Kibriyâ ashabına eziyetlerden dolayı fevri hareket etmemelerini ve herhangi bir maddi mukabeleye girişmemelerini emir ve tavsiye ediyor. Bunun en açık misali de Yâsir âilesine yaptığı tavsiyede saklı. Bir gün, Yâsir âilesine toptan işkence ediliyor. O sırada Peygamber Efendimiz onları görünce, ‘Sabredin, ey Yâsir âilesi! Sizin mükafâtınız Cennettir.’ (6) buyuruyor. Yine bir gün uğradığı eziyet ve işkencelerden âdetâ bunalan Habbab bin Eret (r.a.) kendisine şikâyette bulunduğunda, Peygamber Efendimiz şu cevabı veriyor: ‘Sizden önce yaşayanlar arasında öyleleri vardı ki, bazılarının vücutları kemiklerine kadar demir taraklarla tarandığı, bazılarının gövdeleri başlarının ortasından testerelerle ikiye bölündüğü halde, bu yapılanlara yine de sabrettiler, îmânlarından vazgeçmediler. Allah, muhakkak İslâmiyeti tamamlayacak ve üstün kılacaktır. Öyle ki, hayvanına binip San'a'dan Hadremut'a kadar tek başına giden bir kimse Allah'tan başkasından korkmayacak, koyunları hakkında da kurt saldırmasından başka hiçbir korku duymayacaktır. Fakat, siz acele ediyorsunuz.’(7) Okuyorum, düşünüyorum, biliyorum ve görülüyor ki, Peygamber Efendimiz ve Müslümanların Mekke devrinde en büyük silahları her şeye rağmen ‘sabır’ ve imanlarıydı. Nitekim bu sabrın müsbet neticeleri kısa zamanda görüldü. Peygamber Efendimizin her şeye rağmen dâvasını anlatmaktan vazgeçmediğini gören müşriklerin ileri gelenleri, bu sefer amcası Ebû Tâlib vasıtasıyla onu durdurmak istediler. Ona başvurarak, ‘Yâ Ebâ Tâlib! Kardeşinin oğlunu ya bu dâvasından vazgeçir; bizim ilâhlarımızı kötülemesin. Ya da onunla aramızdan çekil.’ dediler. Ebû Tâlib durumu anlatınca Peygamber Efendimiz (a.s.m.) ona şu cevabı verdi: ‘Amca! Vallahi, bu işi bırakmak için güneşi sağ elime ayı da sol elime koyacak olsalar, ben yine onu bırakmam. Ya Allah Teâla, onu bütün cihana yayar, vazifem biter ya da bu yolda ölür, giderim.’ 9 dedi. Müşrikler artık Resûl-i Kibriyâ Efendimizi tehditlerle, baskı ve zorla dâvasından vazgeçiremeyeceklerini anladıklarında, taktik değiştirdiler. Efendimize mal, mülk, servet, makam ve reislik teklif ettiler. Fakat Resûlullahın bunların hiçbirine itibar etmedi, aynı hızla İslâmiyeti yaymaya devam etti.  Yemin ediyorum sana Zümrüt Kuş, değil güneşi şu alemi bana hediye etseler, yine de davamdan vazgeçmem. Başım secdede ölüm ancak bana mükafat olur.”

“Sen delir mişsin, burada çalıştığının farkında mısın? Bir pavyon görünümlü genelevde.”

“Kölelik eski çağlarda kalmadı. Hürriyetimiz bize ait olmadığı sürece biz de modern köleleriz. Ben burada köleyim, alınan satılan ve azat edilmediğim sürece günahlar onların günahı hiçbir şeyi bile isteye rızamla yapmıyorum, zorlanıyor, tehdit ediliyor ve dövülüyorum. İşkencelerle maruz bıraktıkları tek şey bedensel görevlerim ruhsal ve akılsan görevlerim yalnız onadır.”

Zümrüt şaşkınlığını bir kez daha saklayamadı. [1]“Sonumuzu bir tek Allah bilir. Ama şunu unutma: Allah'a sığınmak için sığınılacak zor bir durumun olması şart değil, iyi ya da kötü her durumda Allah'a sığınmak gerekir. Nasıl ki, hastalanmadan önce hastalıktan, bela ve musibet gelmeden önce bela ve musibetten korunmak için onun korumasına muhtacız.”

“Neyse,” dedi yerinden kalkan Zümrüt, “Şimdi senin vaazını dinleyecek zamanda değilim.  Cengâver Bey yokluğunu fark etmeden aşağı inmelisin, kızlar birkaç dakika daha fazladan oyalayamaz."

"Zaten farzını kıldım sadece," dedi Sitare üzgün halde, yine namazını kaçak göçek kılmıştı. Kapıya yönelirken, "Senin elinde ne var öyle?" diye sordu.

Zümrüt gazetenin içindeki takma dişi gösterdi ve kıkırdamaya başladı. "Değerli müşterim altın dişli hazinesini unutmuş, emanete bırakacağım, arar sorar dişlerini neme lazım."

"Geldi mi kızlar?" diye sordu Sitare üzgünce.

"Yok daha gelmediler, Murat almaya gitti."

Yine acılı sesler saracaktı koridorları, odalar işkencelere hazırlanacak, çok masumun umudu sönecekti. Hüzünle, "Bu sefer gelenlerin nasıl buraya düştüğünü biliyor musun?" diye sordu.

"Cengâver Bey yeni kızları ilk defa ballandırarak anlatmadı, müşterilerine de haber vermedi, nedense sır gibi saklıyor. Üstelik alt katta bazı odaları boşalttılar, nedenini bilmiyorum. Bir planı var ama çözemedim fakat bu giz kanımı donduruyor."

İçini çeken Sitare daha önceki tecrübelerinden hatırladıklarıyla ürperdi. "Burnuma hiç temiz kokular gelmiyor Zümrüt, Cengâver övünmeyi sever. Her zaman yeni kızlarıyla gövde gösterisi yapardı. Bu sefer yılan gibi sinsileşti, bu iş midemi bulandırıyor."

"Onun gözü kızları görecek halde değildi bence. Sana bir şey olacak diye aklı çıktı, esip gürledi yine ama doktoru getirdi."

"Bana bir şey olacağından değildi kaygısı, para kazanmayacağındandı."

"Olsun yine de sana öfkelense bile zarar vermeye çekiniyor, onun için değerin var."

"Ne zamana kadar olacak bu değer Zümrüt, hep genç ve dinç kalmayacağım. Müşterilerim yaşlandığımı fark ettiğinde, sesim için mi gelecek buraya? Memelerim sarkacak, yüzüm kırışacak ve diriliğini kaybedecek iradem. O zaman bana ne yapacak bu adam? Ben müşterilerini mutlu edip ceplerini boşaltma sözü verdim, o da onları beş parasız yolladığım sürece odama adam göndermeyeceğine dair söz vermişti, bak ne oldu, onun sözü kendinden güçlü biri ona emir verene kadar geçerli oldu. Yarın bana ne yapacağını nereden bileceğim."

Arkadaşının eline atılan ve korkuyla parmaklarını sıkan Zümrüt, "Bir şey yapmayacaksın değil mi? Bak gözünü seveyim defalarca denedik olmuyor işte, kurtulamıyoruz.” Diye uyardı. “Kaçıp polise gittik, sorguda önce polisin tacizine sonra aşağılamasına maruz kaldık, zaten vicdanı olan polisler ise susturuldu. Bu şerefsizin bizi polisin elinden alması bir saatini aldı, buraya gelen kodamanlarla işini halletti. Kadın sığınma evine gittik, iki gün sonra milletvekillerine bize buldurdu, cezaevine girdik çıkarması bir ay sürdü ama çıktığımızda aylarca hastanede yattık."

"Bilmiyorum, bir çıkar yol olmalı."

"Ondan kaçış yok, kurtuluş yok artık anladım. Devlette millette onun parmağının ucunda dönüyor. Bu dünya güçlünün yanında mazlumu eziyor. Ölmeyi mi düşünüyorsun?"

"Haşa, canım bana mı aitte ona kıyma yetkisi bulayım. Ama böyle olmaz, bir çıkar yol olmalı."

"Müzik başladı Sitare, seni bekliyorlar," dedi Murat kafa kafaya veren kızları görüp şüpheyle bakarken, Zümrüt Murat'ın yanına kıvırarak gidip yanağından makas aldı. "Gelsene sen şuraya,"

"Yürü Zümrüt hazır müşteriler kızışmışken kendine birini bul, göze batma." dedi kızı dirseğinden yakalayıp çekiştirirken, Zümrüt arkadaşına alayla göz kırparak sürüklenirken Sitare başını sallıyordu.

“Deli kız.”

İçeri yine duman altı olmuş, adının hakkını veren kırmızı ışıklar her yeri mistik bir büyünün içine çekmişti. Sahnedeki orkestra her zamanki şekilde yerini almış, ortada duran mikrofon sahibini bekliyordu. Omuzlarını dikleştirip derin bir nefes alan Sitare gülümseyen formuna soktuğu dudaklarıyla, alkış sesleri arasında merdivenleri sıralamaya başladı.

"Ey güzel Allah'ım... Kimileri yerde arar seni, kimileri gökte umar, oysa sen baktığım yerde, soluğum havada, atan kalbimin içindesin. Yere göğe sığmayan seni minnacık kalbime sığdıran keramet sahibisin. Ey büyük Allah'ım; bana öyle bir ‘sevgi’ ver ki; sadece dostumu değil, düşmanlarımı da sevebileyim. Bana öyle bir sabır ver ki, her acının, çilenin, her kederin yükünü isyan etmeden taşımayı bileyim. Sevgim sonsuz bir hazine, sabrım tükenmez bir deniz olsun. Sana olan muhabbetim artsın eksilmesin, taşsın dökülmesin. Başıma ne gelirse gelsin, benden bedenimi, umudumu, düşüncelerimi alsalar bile seni alamasınlar. Beni onlardan korumaya gücüm yetmez, acizim ama sen istersen olur, bilirim. Düşünebildiğim ve inandığım her sözü söyleyebildiğim için şükredebileyim... Yıllar sonra beni hatırlayanlar, ‘Herkes için iyilik düşünen biriydi, tüm insanları severdi, o düzeyde de sevilen bir kişiydi.’ desin diye değil, tüm amellerimi sen sev diye yapayım. Yarım ve korkuyla kıldığım namazlarımı, dışarıdan etmeye korktuğum dualarımı kabul et, mahcup yüzümü, utanan ruhumu bilen sensin, içimi okuyan, kaderimi yazan sensin.

Bana öyle bir ‘güç’ ver ki; düştüğüm zaman kalkmasını bileyim... Hayatın acımasız koşullarına yenik düşmeyeyim. Umudum tükenmesin, bir gün başımı secdeye özgürce koyacağım anı, dualarımı sesimle bütünleştireceğim zamanı bekletme bana, umudumla ölmeyeyim. Efrad-ı ailemi ve akrabayı talukatımı mutlu edecek bir kader yaz bana, kendim için istediğim mutluluğu başkalarına da götürebileyim...

Ey Halik-i Zülcelal; bana öyle bir ‘gönül’ ver ki, güç noktasında, en tepede olsam bile yetkimi asla kötü şekilde kullanmayayım. Senin bana yolladığın, kollamam için akıl verdiğin maiyetimdeki kişilere adaletli olayım. Kimseyi hor gözle görmeyeyim. Gücü ve rahatı tadınca, ne oldum delisi olmayayım. Zamanında çektiğim sıkıntıları insanlara çektirmeyeyim. ‘Ben,’ yerine, ‘biz,’ sözcüğünü kullanabileyim. Yetim gönlüm, öksüz bedenimin sahibinin bir tek sen olduğunu unutmayayım.

Ey Rahmeti Bol, mağfireti sonsuz Rabbim; bana öyle bir ‘sağlık’ ver ki, başlarının da iyiliğini düşünebileyim, onların çaresizliği için de konuşabileyim, onlar için iyi olanı üretebilecek gücü kuvveti kendimde bulabileyim.

Ey Malik-ül Mülk; bana öyle bir ‘erdem’ ver ki, edebin, ahlakın bedeninde değil yürekte olduğunu unutmayayım, unutturmayayım, tevazu hayatımın en önemli unsurlarından olsun, herkese iyilik edebileyim ve iyiliğimin karşılığında teşekkür edenlere; ‘Estağfurullah, çaresizliği gören Allah ben sadece vesileyim,’ diyebileyim.

Ey Ulular Ulusu, ey yetimlerin öksüzlerin sahibi; bana öyle bir ‘yetenek’ ver ki, iyi eş, iyi bir ebeveyn, iyi bir komşu, iyi bir arkadaş, iyi bir vatandaş olabileyim. Mazluma, kimsesize, çaresize kör gözle bakmaktan kendimi menedeyim.

Ey Kimsesizlerin Kimsesi; bana öyle bir ‘umut’ ver ki, artsın bitmesin, bugüne kadar yapmış olduğum hatalar için karamsarlığa düşmeyeyim, zorda kaldıkça isyan etmeyeyim, darda kaldığım zaman değil her soluğumda seni anayım, her an ufkumu geliştirerek hayata yeniden başlayayım...

Ey tüm Mükevvenatın ve her hücremin sahibi Rabbim; bana öyle bir ‘irade’ ver ki, yılmayayım, küsmeyeyim, bir gün şeytana yenilip onun egemenliğine doğru yönelmeyeyim.

Ey Rahim Olan Yaradan; bana öyle bir ‘sabır’ ver ki; itidalli olmak, mütevazı yaşamak, kibirlenmemek, insanları incitmemek, hayat tarzım olsun. Senin istediğin gibi düzgün olayım, en zor anlarda bile doğru düşünebileyim.

Ey Büyükler Büyüğü... Ey Alemlerin Rabbi... Ey Kâinatın Meliki... Senin hazinen geniştir, senin duymayacağın yer, senin görmeyeceğin sır yoktur... Bunları tek sığınağım, dayanağım olan senden istiyorum... Sana sığınıyorum... Beni ancak sen anlarsın, içimi sen bilirsin. Ben acizim, ben suçluyum, ben çaresizim, ben nazlıyım... Biliyorum sana karşı iyi bir kul olamadım ama biliyorum, hiçbir şey vermesen de dualarımın nazarını dikkate almasan da, zerre miskâl dert etmem... Sana küsmem, kırılmam, gücenmem. Sen varoluş sebebim, sen yaşama hevesimsin. Hiçbir şey vermesen bile bana, senden yüz çevirmem, yemin ederim vazgeçilmezimsin. Beni senin muhabbetinden ayırma, kısıtlı kıldığım namazlarımdan, avuç içlerime sakladığım dualarımdan ayırma. Her secde ettiğimde, ‘Buyur kulum’ de bana, sadece ‘Kulum’ de yeter.. O da kâfi... O da yeter bana...



[1] 1. Tabakât, 4/214-219; Müslim, 7/156

 


4 yorum:

  1. Hayatları gerçekten zor buna rağmen inancını hiç bırakmıyor

    YanıtlaSil
  2. Rabbım kurtarsin😔ne güzel iman,ne güzel teslimiyet.Elinize saglik

    YanıtlaSil
  3. Çok güçlü bir inancı var 🙏🙏

    YanıtlaSil