19 Mart 2025 Çarşamba

SENİ RABBİM SEVSİN 3. BÖLÜM



3. BÖLÜM

“Murat neredesin lan kaç saattir?”

“Abi küçük bir sorun çıktı.”

“Zaiyat var mı?”

“Ameliyat olan kızlardan biri ölmüş, bedeni malları kabul etmemiş.”

“Ne kadar sürer gelmen.”

“Merkezde işim var biraz,”

“Ne işin var?” Murat kısacık sessizlikten özel işini anlamasını istedi Cengaverde zaten uzatmadı kapadı. Merkeze giderken Tüyap Kitap Fuarının açıldığını duymuştu, küçük bir kaçamak için vakti vardı.

İnsan garip bir varlıktı, önce hayatından çıkardıkları için dua ediyor, an geliyor kopmak için çabaladığı her şeyi hayatına almak için bir çıkar yol arıyordu. Önce gelecek hayali kuruyor, gelecek istediği gibi evrilmediğinde ise eskiyi özlüyordu. En çok da geçmişi, geçmişteki insanları, yaşanan güzel anıları, güzel süreçleri ve başardığı gurur duyulacak süreçleri, onlardan biri de öfkeyle mesaj yazan parmakların sahibiydi.

“Dokuz haftadır evime gitmedim arkadaşım, Antalya Fuarından sonra dinlenme arası vereceğimi defalarca belirtmeme rağmen benim adıma nasıl söz verirsin Belediyeye.”

“Aklımdan çıkmış…”

“Hayır aklından çıkmadı, son ana sakladın mecbur kalayım diye, afişler asılmış, banner çalışması yapılmış, söyleşi için liselere haber verilmiş...”

“İyi gitme o zaman ben bir…”

“Sorumsuzluğunu böyle mi kapayacaksın. İnsanlar geleceğimi düşündükleri için bugün orada olacaklardır. Gelene, keyfi istemedi diyemezsin.”

“Ne yapmamı bekliyorsun Müjde unuttum diyorum. Konya’daki şirket acil toplantı istiyor.”

“Ben katılamam,”

“Ama önemli, insanlara ne derim.”

“Ben işleri karıştırdım, Müjde Hanım imzaya gidiyor o yüzden katılamıyor, yerine ben geldim diyebilirsin. Not al tüm süreci, sonra da ilk uçağa atla Adana’ya gel. Artık evime gitmek istiyorum.”

“Benim oraya geçmem imkânsız, sen bir şekilde üstesinden gelirsin diye düşünüyorum.”

“Lütfen artık benim yerime düşünme, bir işin ucundan tut kâfi.”

Bazen insanların sorumluluklarından kaçması, tembelliği ve çıkarlarına göre hareket etmesi çok kişinin hayatına yön veriyordu. Bir şirketin patronu olmak ya da yetkili bir kişi olmak da işin yönünü tekrar istediğin hedefe sokmaya yetmiyordu. Bu konuşmadan sonra valizini nasıl topladığını ve kızgınlıkla yola düşerken, eşine ne diyeceğini bilmiyordu. Aylardır çocuklarıyla vakit geçiremediği için onlara sürpriz yapıp Yelkenli Otelde güzel bir süit ayırtmış, Antalya Kitap Fuarı boyunca hem tatil yapıp hem de çalışanların kontrol etme imkânı olacaktı. Antalya’ya gelirken sabahında söz vermişti akşam yemeğinde eşi ve çocukları ile birlikte olacağına ama sorumsuz davranışlar onun birkaç gün daha ailesinden ve evden uzak kalmasına sebep olacaktı.

İnsan bir saniye sonrasını bilmezken, gelecek ile alakalı planlar kuruyordu, bazen biri vesile oluyordu planlarını bozmaya, bazen bir şey neden oluşuyordu, kararlar ve süreçler ise Allah’ın istediği şekilde sonuçlanıyordu. Uçağı henüz Adana Havalimanına inen kadın valizlerinin telaşına düşerken bir taraftan da bir saniye olsun kulağından indirmediği telefonun arkasındaki kişilerle harareti bol konuşmalar yapıyordu. Aynı anda dört yerde olması gerekiyor ama iki kollu iki bacaklı ve tek kafalı insan canlısı ancak sınırlı süzgeçte kalabiliyordu. Dört Kitap Fuarının aynı hafta açılış yapması ve her birine ayrı ayrı söyleşi, konferans ve imza günü düşünülmesi onun sağlığını da olumsuz etkiliyordu. Mesela son zamanlarda şişkinlik, halsizlik ve ciddi şekilde zihin sisi yaşıyordu.

“Merhaba Müjde Hanım,”

“Merhaba.”

“Belediye size asistan tahsis etmiş, şoförle birlikte otelinizden alacaklar ve gideceğiniz Lise söyleşilerinde size eşlik edecekler. Devlet liselerini seçmişsiniz sanırım.”

“Otele geçmiyorum, araç kiraladım.”

“Ama…”

“Kalmaya niyetim yok, süreci tamamlayınca derhal döneceğim.”

“Ama Müjde Hanım ben Konya için uçak bilet…”

“Bakın Rıza Bey, mülakat yaptığım ilk gün size süreci yönetemezseniz yollarımız ayrılır demiştim ve siz şu anda çuvallıyorsunuz!” Bu sessizlik, kabullenme işaretiydi. Konuşursa sürecin daha da zorlanacağını bilmekteydi. “Bugünden sonra üç gün boyunca evimde olacağım ve sizden olumsuz hiçbir şey duymak istemiyorum. Tek başınıza çözün.”

“Tamam, özür dilerim. Konya toplantısında imzalar atılacaktı.”

“Neredeyse kırk sekiz saattir uykusuzum, şu anda Konya’ya geçmemim imkânı yok. Sizin için bir araç kiralandı, Denizli’yi çalışanlara bırakıp Konya’ya geçin. Eğer kalmanız gerekiyorsa Elif Hanım’a söyleyin size bir otel ayarlatsın, ortağım da size eşlik edecek zaten.”  

“Sözleşmeleri incelediniz mi?”

“Avukatım not aldığım ve değişmesini istediğim yerleri attım, Cemal Bey de toplantıya konferans ile bağlanacak. Önemli bir şey yoksa valizim geldi.” Havalimanından aldığı kiralık aracın başında yorgunluktan uyuklamamasının tek sebebi, susmayan telefonlarıydı. Katılımı tamamen ondan bağımsız gerçekleşen Adana’daki Kitap Fuarı’na bu sene ilgi sandıklarından büyük olunca, Tarsus’ta aynı anda kurulan fuardaki kalifiye elemanları Adana’ya kaydırmanın bedeli ona uykusuzluk olarak dönmüştü. Neyse ki Süpürgesiz Cadı diye telefonuna kaydettiği satış müdürü Elif, bu işin ehliydi, iki alanı da ustalıkla yöneterek ona nefes alacak alan sunmuştu. Tek sorun hem yazar hem de iş veren olmanın yükünün ağırlığının ikisinin bir araya gelmesiydi.

O gün dört okulda konferans verdi, iki lise de söyleşi yaptı. İmza günü için dört saat boyunca imza atan kollarında hal kalmadı. İmza kuyruğu biteceğine, saatler geçtikçe uzadıkça uzadı. Standa geçtiğinde bile onu heyecanlı bir kalabalık karşılamıştı. Uzun zamandır okurlarından biri olan her kitabını aldığında heyecanla Instagram’dan onunla sevincini paylaşan Hilal Tokuzun eşi ve çocukları, hatta tüm ailesini alıp yanına gelmişti. Onunla sohbet etmeye dalan Müjde Aklanoğlu’nu stant da gören ve imza gününü kaçıran diğer okurlar da yanına gelince standın önü ana baba gününe dönmüştü. İşte Murat’ da tam o sırada standın yanından geçmekteydi.

Fuarın en kalabalık standının sebebini merak ederek, göz gezdirdiği kitaplardan başını kaldırıp yanındaki çalışana, “Yazar çok mu seviliyor?” diye sordu.

“Kitaplarının çoğu ikinci gün bitti, yeni kargo gelmişti ama bugün imza gününde onlarda bitti.”

“Hangileri onların?”

Kızın gösterdiği kitaplardan bir tanesini alıp, “İmzalatabilir misin bunu?” diye sordu.

Müjde Aklanoğlu önüne gelen adama gülümseyerek, “Adınız?” diye sorduğunda, “Sitare adına imzalarsanız sevinirim.” diye garip bir kibarlıkla belirtti. Sanki ağzına rica kipi yakışmıyor da, kalabalıkta aykırı kalmamak için öyle davranıyordu. Siyah takımlı, sakallı, elinde orta taşından otuz üçlü tesbihi olan, işaret parmağında büyük bir arma gibi m harfi bulunan adam sabırsızca kitabın imzalanmasını beklerken parmaklarını huzursuzca standın üzerinde tıkırdatıyordu. Yazar huzursuzluğunu algılayınca, “Bazı hikayelerin sonunu çabalar yazar. Bu kitabın sonunu ben yazdım ama dilerim senin mutlu sonsuzunu Allah yazar.” Diye imzaladı. Neden bilmez, parmakların tıkırdaması dikkatini bozduğu için aklına hiçbir şey gelmemiş satırlara bu sözcükler dökülmüştü. Zaten adam kitabı aldığı birle teşekkür bile etmeden arkasını dönüp gitmişti. Sanki oraya ait olmadığını, ömrünce kitap okumadığını her adımı haykırıyor gibiydi.

Akşam olup kitaplar sayılıp kasa kapanışı yapılırken neredeyse ayakta uyukluyordu. Tüm gün onunla koşturmaktan ayakları şişen Elif, otelden arakladığı bez terliklerle standın içinde bir oraya bir buraya koşarken imza esnasından bağırmaktan kısılan sesiyle, “Müjde Hanım fişler ve faturalar muhasebe için not alıp zarfa koydum. Bu da bankaya yatırılacak para.” diye belirtti.

“Sen halledersin elif yanıma alamam o kadar nakdi.”

“Tamam. Açlıktan ölüyorum, artık çıkabilir miyiz?” diye sorduğunda “Tamam,” diyen Müjde Hanım hala bilgisayarın başında oturuyor, şu anda aktif olan dört fuarın gelir gider tablosunu yönetiyordu.

Yirmi dakika sonra fuarın güvenlik görevleri ışıkların kapanacağı konusunda uyarmak için yanlarına geldiğinde ancak kendine gelebildi. Bilgisayarının başından kalktığında Celil standa dizilen kitapların üzerini örtmüş, yemek aşkıyla dipçik gibi karşısına dikilmişti. Birlikte otoparka geçtiklerinde ani bir kararla arka kapıya uzanırken, aracın anahtarını Celil’e attı.

“Sen kullan, direksiyon başında uyuklayabilirim.”

Elif ve Celil kısacık bir an bakıştılar, normal şartlarda patronları asla başkasının kullandığı araca binmezdi. Ne olursa olsun direksiyonu kimseye emanet etmeyen biri olduğundan, yola çıktıklarında hızlı mı yavaş mı gidecekleri konusunda tedirginlerdi.

“Müjde Hanım Tarsus’a daha evvel araçla gitmedim, nasıl gidiyoruz?”

Gözleri dikiz aynasında Celil ile çakışan kadın, “Bu yoldan hiç çıkmazsan merkeze kadar ulaşırsın, düz gitmen yeterli.” diye uyardı. Bocalayan gözleri gördüğünde onun aklından geçenleri okudu. “Elif şarjım bitmek üzere, navigasyonunu sen açabilir misin? Oktay birazdan sana konum atacak.”

Şarjının son kalıntısıyla Tarsus’taki çalışanı Oktay’a mesaj atan yorgun kadının başı bir an düştü. Ne kadar zaman geçtiğini ya da ne kadar yol aldıklarını bilmiyordu sadece aracın sarsılarak ilerlediğini fark edince, uyandı. Etrafına bakındı. Karanlık ve bozuk bir orman yolunda ilerleyen Celil, direksiyona neredeyse yapışmıştı. Üstelik kuş uçmaz kervan geçmez bir yola sapmıştı.

“Elif bu yol Tarsus yolu değil, neredeyiz?”

Merakla etrafa bakınıyordu ama sokak direği bile olmayan yolda ne bir ışık ne de ev olmadığından nereye gittiklerini çözemiyordu.

“Bilmiyorum Müjde Hanım, navigasyona göre gidiyoruz, en son bu yola saptık ve devam ediyoruz.”

“Nereden saptık?”

“Döner kavşak vardı, birinci yoldan devam edin dedi, bizde devam ettik.”

“İkinci yola girmişsiniz, dağa çıkan bir patika vardı oraya mı saptınız?” Elif ve Celil bakışınca anladı. “Döneyim isterseniz?” Etrafına bakındı, o kadar karanlıktı dönecek alan göremiyordu üstelik yol tek şeritliydi. “Biraz ilerle, ana yola bağlantı olmazsa döneriz.”

Araç ilerlerken bir yokuşa denk geldi, yukarıdan sırayla araçlar inmeye başladı. Her gelen araç itinayla selektör yapıyor, garip bir şekilde uyarıyordu. “Celil bunlar neden sürekli bize ikaz veriyor?” dedi Elif.

“Yanlış yolda olduğumuzu söylüyorlar,” dedi Müjde Hanım, “Cama yumurta falan atan olursa gaza baz, ya da kendini önümüze atan olursa sakın durma ez geç bubi tuzağı olabilir. Elif lambayı aç içeride aile olduğunu düşünsünler, kalabalık korkutur insanı. Kapıları da kilitleyin.”

Beş dakika boyunca aşağı inen her lüks araç itinayla selektör yapıp uyardı. Celil panikleyince, aracı hızlandırdı. Tepeye çıktıklarında ise onları manzaraya karşı bir köşk karşıladı. Hayli büyük olan yapının bahçesi ışıl ışıl, bahçe duvarları ise dikenli tellerle çevriliydi. Özellikle kırmızı rengin hakim olduğu bu yapının girişinde güvenlik kulübesi vardı. Otoparkında ise birden fazla araç. Issız, dağın tepesinde manzaraya karşı bir yapı ve bir sürü araç olunca haliyle, “Restoran sanırım. Yalnız çok güzel dizayn edilmiş,” dedi Elif, Müjde Hanım şaheser yapıya göz ucuyla bakıp yola odaklandı. İlginç. Kırmızı led lambalı yapı çok değişikti.

Köşkü yüz metre geçmişlerdi ki, yolun bariyerle kapandığını gördüler. “Bu hayra alamet değil, dağ yolunu kapamaktaki amaç ne?” diyen Müjde Hanım, “Hemen geri dön Celil, Elif sende navigasyonunu ver bakalım başka çıkış var mı?” derken çantasındaki biber gazını çıkardı.

“Şarjım bitti Müjde Hanım,”

“Tak o zaman,”

“Yanımda değil, bagaja koydum çantayı.”

Celil aracı hızlandırdı, “Şu restorana soralım başka çıkış var mıymış?” diye sorarken, “Sakın Celil,” demeye kalmadan Müjde Hanım ani bir firenle yerinde duran Celil ile araç tozu dumana katarak durdu. O sırada güvenlik kulübesinin önünde aracından inen uzun boylu koyu giyimli bir adam koşturarak aracın yanına gelirken güvenliğe eliyle dur işareti yaptı. Elif’in camına vurarak, açmasını işaret etti.

Bir eli belindeki silahında olarak camdan içeri bakınırken, “Mekânın önüne böyle mi gelinir lannnn, topuğunuza mı sıktıracaksınızzz.” diye garip ses tonuyla uyardı. Elif korkudan donmuş, Celil ise direksiyonla bir bütün olmuş halde adama bakıyor ama konuşamıyordu. Müjde Hanım adamın elinin belini yokladığını fark etti. Gözbebekleri normalden büyük olan adamın hareketleri hayli ağır ve temkinliydi. Yüzü solgun dudaklarında hafif bir morluk vardı. Bu adamın yasak madde kullandığını belirtmekteydi. Celil korkuyla kekelemeye başlayıp, “Biz şeyden geliyorduk yol bitti,” demeye başlayınca Müjde Aklanoğlu başını öne uzattı.

“Tedirgin olacağınız bir durum yok beyefendi, öncelikle korkuttuğumuz için özür dileriz. Arkadaş yolu kaybetti bulamayınca panikledi. Tarsus yolunu arıyoruz nasıl gidebiliriz?” diye sordu.

Murat tesettürlü kadını görünce gözlerini kıstı. Müjde Hanım onu tanımamıştı ama o bugün kitabı imzalattığı yazarı tanımıştı. Elini belinden çekerek ceketini düzeltti.

“Bu yolu takip edin bir yere saplayın, yirmi dakika sonra bir kavşak gelecek ilk çıkıştan devam edin.”

Müjde Hanım Celil’in omzuna dokunurken, “Hayırlı akşamlar,” diye söylendi ama adamın yollarından çekileceği yoktu. Kolunu cama koyarak Elif’i alıcı gözle süzdü, “Bir daha böyle aniden durmayın burada, valla tararlar sizi kim vurduya gidersiniz.” diyerek espri yapınca, adamın etrafını saran korumalardan tırsan Celil’den ‘hık’ diye bir ses geldi.

“Geceler yârim oldu. Anam anam garibem, ağlamak karım oldu. Anam anam anam garibem.”

O sırada köşkten duyulan ezgiler geceyi inletirken, alkış sesleri dışarı sızıyordu. Bir kadının teşekkür eden sesi kalabalığın sesinde boğuluyordu. Buranın alelade bir köşk olmadığını yükselen seslerden anlayan ve Celil’in omzunu sıkan Müjde Aklanoğlu, “Sağ olun,” dedikten sonra, “Elif camı kapa toz girmesin,” diye uyardı ve araç hareket ederken Murat garip garip sırıttı. Sitare yaşanılan tesadüfü duyunca çok şaşıracaktı. Aracından aldığı kitaba bakarken, “Bak sen şu tesadüfe,” diye kafasını salladı. Sitare’nin odasına gidene kadar da üzerindeki şaşkınlığı atamadı.

Ve bu ürkütücü olayın tesadüfünü ve tevafukunu bilmeyen Müjde Aklanoğlu, iki yıl sonra bir şekilde yolları kesişen Sitare’ye bir sahil balkında şu sözleri söyleyecekti:

 

Dervişe sormuşlar, İnsanın başına gelecek en güzel nasip nedir?”

Derviş demiş ki, “Herkesin bir şeyler anlatmak istediği şu yalan dünyada, seni dinlemek isteyen birine rastlamaktır. Seni dinlerim Sitare, istediğin kadar konuş, yemin ederim ne yargılar ne de soru sorarım. Belki bilmiyorsundur, Dervişe yine sormuşlar, “Hayat nicedir?” Demiş ki, “Hayat bilmecedir. Attığın her adım bir hecedir. Çözene gündüz, çözemeyene gecedir. Senin çözdüğün düğümleri konuşarak saralım. Acıları yumak yapıp mutluluk hırkası örelim.”

“Acıdan sökülen mutluluk örer mü?”

Dervişe sormuşlar, “En zor olan nedir?”

“Sözdür,” demiş, “Anlatması da zor Müjde Hanım, anlaması da…”

“Korkma Sitare, anlattığın seni anlarsa, zor kolaylaşır.”

 

İki kişinin yolu olmadık bir anda kesişirse, bu: Kaderdir.

Birbirini tanımayan ili kişinin paylaşacağı anıları olursa, bu: Kısmettir.

İki kişiyi her zorluğa rağmen bir araya getirirse Allah, bu da Nasiptir.

Ve nasipten öte yer yoktur.



Bizim hikayemiz burada başladı, peki sizin bizimle başlayan hikayeniz nasıldı? 

6 yorum:

  1. Çok doğru söylediniz nasipte öte yol yok hadi hayırlısı hayırlı sahurlar

    YanıtlaSil
  2. yaaa gerçek hayat hikayesi mi? ne güzel kesilmiş yollarının.dag yolunda bende korktum.

    YanıtlaSil
  3. Hayırlı ramazanlar ilhamınız bol olsun yine güzel bir bölümdü

    YanıtlaSil
  4. Hayırlı ramazanlar yüreğinize sağlık

    YanıtlaSil
  5. Allah'ın takdiri ile yollarımız iyilerle ve kötülerle de bir şekilde kesişiyor.. önemli olan bizim bu süreçte hangi yolda ilerleyeceğimiz diye düşünüyorum. Allah bizi doğru yoldan ayırmasın, iyi insanlar ile karşılaştırsın..🙏

    YanıtlaSil