BÖLÜM
Beş yıl...
Zaman, kimine şifa olurken kiminin içindeki isyanı daha keskin bir bıçağa
dönüştürürdü. İncilâ için geçen bu bin dört yüz küsur gün, sadece takvim
yapraklarının dökülmesi değildi; o, Veysi’nin inşa ettiği o camdan sarayın
içinde bir tutsaktan, sarayın temellerini sarsmaya hazırlanan bir yabancıya
dönüşmüştü.
Artık on
sekiz yaşındaki o toy, ne istediğini bilmeyen kız çocuğu yoktu. Aynadaki
silüeti; omuzlarından aşağı bir şelale gibi dökülen kıvırcık, kızıl-kestane
saçlarıyla bambaşka bir kadını fısıldıyordu. Saçlarının her kıvrımı, sanki
ruhundaki o dizginlenemez karmaşanın birer simgesiydi. Vücudu, geçen yılların
ve sporun etkisiyle dolgunlaşmış, zarif ama güçlü bir forma bürünmüştü. Giydiği
her kıyafet artık üzerinde emanet gibi durmuyor, aksine onun birer parçası
haline geliyordu.
Veysi ile
geçen bu beş yıl, garip bir sadakat ile amansız bir otorite arasında sıkışıp
kalmıştı. Babaları öldüğünde ortaya çıkan o "büyük sır", İncilâ’yı
yetimhanenin soğuk duvarlarından alıp Veysi’nin parıltılı dünyasına
fırlatmıştı. Veysi, kendisinden yirmi yaş büyük, şöhretin zirvesinde bir iş
adamı olarak ona kucak açmış; "başka bir kadından olan kardeşini"
saklamak yerine, onu kendi kontrolünde büyütmeyi seçmişti.
İncilâ ona
minnettardı, evet. Ama bu minnet, her geçen gün ruhunu boğan bir borç senedine
dönüşüyordu. Veysi zamanla bir ağabeyden çok, nefes alışlarını bile sayan
otoriter bir gardiyan halini almıştı.
Veysi için
İncilâ, hiçbir zaman sadece "kız kardeşi" olmamıştı. O, Veysi’nin
koleksiyonuna eklediği, üzerinde mutlak mülkiyet hakkı iddia ettiği en nadide,
en tehlikeli ve en parlak parçaydı. Dış dünyaya karşı bu bağı büyük bir
ustalıkla maskeliyor, İncilâ’yı yanından ayırmadığı "özel asistanı"
ya da "yetiştirdiği genç yetenek" olarak pazarlıyordu. Ancak kapalı
kapılar ardında, İncilâ’yı adeta bir müzayededen satın almışçasına sergilediği
o kibirli tavır, genç kızın ruhunda onarılmaz yaralar açıyordu.
Veysi,
girdiği her ortamda İncilâ’nın zarafetiyle, eğitimiyle ve hatta giydiği
elbiseyi taşıyışıyla caka satarken, aslında kendi başarısını kutluyordu.
"Bakın," diyordu o suskun ama küstah bakışlarıyla, "En vahşi
cevheri bile nasıl işledim, nasıl yonttum. Bir yetimhaneden aldım nasıl prenses
yaptım, öyle de yüce gönüllü asilim." Onu toplum içine çıkardığında,
İncilâ’nın ne söyleyeceğinden, hangi kadehi nasıl tutacağına kadar her şeyi bir
senaryo gibi dikte ediyordu. Bu, bir kardeşlik bağı değil, bir sanatçının eseri
üzerindeki takıntılı hakimiyetiydi.
Ancak
Veysi’nin hesaba katmadığı bir şey vardı, İncilâ’nın damarlarındaki kan, onun
hesaplı ve disiplinli dünyasında sessizce akan uysal bir nehir değil; setleri
yıkmak için doğru anı bekleyen, hırçın bir seldi. Veysi baskıyı artırdıkça,
İncilâ’nın omuzlarındaki o ağır minnet yükü, yerini yavaş yavaş soğuk, bilinçli
bir başkaldırıya bırakıyordu. Onu dizginlemek için yapılan her müdahale, genç
kızın içindeki asiliği daha da bileylendiriyor; kızıl-kestane kıvırcık saçları,
sanki görünmez bir sancak gibi bu otoriteye meydan okuyordu.
Güneş
batarken bahçeye çöken o yapay huzur, Veysi’nin ağzından çıkan tek bir cümleyle
çatladı. Serenay’ın hafif, neredeyse çocukça yüzme teklifi, onun için yeni bir
denetim alanıydı.
“Sen gelme,
İncilâ.” Sesi sakin ama tartışmaya kapalıydı; emir vermeyi nezaketle kamufle
eden o tanıdık ton.
İncilâ başını
kaldırdı. “Nedenmiş o?”
Veysi,
cevabını düşünmek zorunda kalmadı. Gerekçeler onun için her zaman hazırdı. “Klor
cildini kurutuyor. Sonra bütün gece kaşınıp duruyorsun.”
“Hemen duşa
girerim.”
“Az önce
yemek yedin. Kramp girer.”
Bu kez
İncilâ’nın dudakları sert bir çizgiye dönüştü. “Sana ne?” dedi, sesindeki sabır
kırıntıları hızla tükenirken. “Beni kurtarmanı istemedim. Yüzmeme de karışma
artık.”
Veysi’nin
bakışları sertleşti. Bu itiraz, onun kurduğu düzenin içine atılmış küçük ama
tehlikeli bir adımdı. “İncilâ,” dedi dişlerinin arasından, “şimdi yüzmek, duş
almak, biraz oyalanmak… hepsi aynı şey. Vakit kaybı. Sana salonda kalmanı ve
dosyaları gözden geçirmeni söylüyorum. Bazı şeyleri artık ezberine alman
gerek.”
Sesi, bir
insana değil; kontrolü altındaki bir mülke talimat verir gibiydi.
İncilâ ağır
ağır ayağa kalktı. Bu kez beden dili, sesinden daha yüksek konuşuyordu.
Omuzları geride, başı dikti. O eski çekingenlik yoktu; yerini sessiz ama
sarsılmaz bir kararlılık almıştı. “Yediğime, içtiğime, ne zaman uyuyacağıma
kadar karışır oldun Veysi,” dedi. “Bedenimin sınırlarını ve ne zaman suya
gireceğimi bilecek yaştayım. Elma da yerim, havuza da girerim.”
Veysi, itaat
görmeye alışmış bir tiranın şaşkınlığıyla gözlerini kıstı. Tam o anda,
bahçedeki havayı yaran o pes ama keskin ses duyuldu. “Ben de bu kadar
manipülasyona dayanamam doğrusu, sen iyi idare ediyorsun.”
Orhan Sencer,
viski bardağını havaya kaldırırken konuştu; sesi hafifti ama sözleri hedefini
şaşmıyordu. “Ben de o ‘tehlikeli’ asilikten payımı aldım. Henüz şişmedim, kramp
da girmedi.” Dudaklarında ince, alaycı bir gülümseme belirdi. “Veysi’nin bu
aşırı korumacı tavrı… Gerçekten takdire şayan. İnsan kendini bir hapishanede
değil de çok disiplinli bir kafeste sanıyor.”
Gözlüklerinin
üzerinden baktı. Bakışları artık bir gözlemcinin tarafsız merakını çoktan
aşmıştı. İncilâ’nın dolgunlaşan hatlarını, alev gibi yanan saçlarını ve
gözlerindeki o ham, dizginlenmemiş isyanı süzerken; zihninde tartı çoktan
kapanmıştı.
İncilâ’nın
bakışları, Orhan Sencer’e sert bir çizgiyle sabitlendi. Ne şaşkınlık vardı
gözlerinde ne de geri çekilme. Sanki bu adamın varlığı, onun sinir uçlarına
bilinçli olarak dokunuyordu.
“Sende
nereden çıktın?”
Sesindeki
soğukluk, bir savunma refleksi değil; doğrudan bir meydan okumaydı. Orhan’ın
yüzünde beliren o belirsiz, sinir bozucu rahatlık ise tam da bunu
kışkırtıyordu.
“Bunu
söylemem benim ahlakımı senin edebini zorlar mı diye düşündüm, yok zorlamaz
sanırım.”
Orhan bu
cümleyi aceleyle söylemedi. Kelimeler ağzından ağır ağır döküldü; her biri
İncilâ’nın sınırlarını test etti. İncilâ’nın kaşları istemsizce çatıldı. Bu
adamın sesi, insanın içini tırmalayan türdendi: yükselmeden baskı kuran,
sakinliğin içine gizlenmiş bir tehditti.
“Evimize
böyle kendine ait mülkmüş gibi girip nasıl kendinizi beğenmiş şekilde sohbet
ediyor, bizim ailevi konuşmamızın arasına girecek cüreti buluyorsunuz ki. Sizin
kendinize hiç mi saygınız yok.”
Bu kez sesi
daha netti. Cümle uzundu ama dağılmıyordu; aksine, adım adım üzerine geliyordu.
“Evimize” derken özellikle durdu. Alanını çizdi. Sınır koydu. Veysi’nin
yıllardır yapamadığını, bir yabancının karşısında yapıyordu.
Bu cesur
uyarıyla tek kaşı havalanan Orhan, bulunduğu yerden bir milim bile geri
çekilmedi. Bakışlarını kaçırmadı. Tam tersine, İncilâ’yı daha dikkatli süzer
gibi oldu.
“Saygıyla
sözlerimin ne alakası var?”
Cümle kısa
ama keskindi. Sanki tartışmayı duygusal bir zeminden çekip, kendi oyun alanına
taşıyordu. İncilâ’nın sinirini asıl bozan da buydu, onu yükseltmiyor, ona
bağırmıyor, sadece yerini değiştirmeye zorluyordu, o yüzden geri adım atmadı.
“Şu an
yaptığınız saygısızlık.”
Orhan, bir an
durdu. “Saygısızlık,” dedi kelimeyi tartarak. “Bu kelimeyi çok cömert
kullanıyorsun.”
“Hayır,” dedi
İncilâ, sesi sakin ama sertti. “Gayet yerinde kullanıyorum. İnsanların özel
alanına bu şekilde girip, konuşmalarını kesip, sonra da bunu doğal bir hakmış
gibi savunmak… buna başka bir isim bulamıyorum.”
“Ben izin
istemem,” dedi Orhan. “İhtiyaç duyarım.”
“İhtiyaçlarınız,
başkalarının sınırlarını ihlal etmenize gerekçe olamaz.”
Orhan’ın
kaşları çok hafif kalktı. Bu, şaşırdığını değil; karşısındakinin düşündüğünden
daha dirençli çıktığını gösteren bir işaretti. “Bu evde misafir değilim,” dedi.
“Davet edildim.”
“Davet
edilmek, hükmetme hakkı vermez,” diye karşılık verdi İncilâ. “Hele ki bir
ailenin iç meselesine bu kadar rahat girme hakkını hiç vermez. Üstelik misafir
değilim ne demek, mülk sizinmiş gibi cömertçe söylemeniz de nasıl bir
münasebetsizliktir. Bu ev bizim, siz ise konuksunuz.”
“Sadece
sohbetinize dahil oldum diye bu kadar savunmacı olman ilginç,” dedi Orhan.
“Sanki bir şeyleri kaybetmekten korkuyormuşsun gibi.”
“Hayır,” dedi
İncilâ, çenesini kaldırarak. “Sahip olduğum tek şeyi, kendime ait olma halimi
koruyorum.”
“On beş
yaşında biri için iddialı bir cümle.”
“Yaşım, neyi
anlayıp neyi savunabileceğimi sizin belirleyeceğiniz bir ölçü değil. Ayrıca
yirmi dört yaşındayım. Gözleriniz iyi görmüyorsa abimin gözlükçüsünü size
tavsiye edebilirim.”
Orhan kısa
bir nefes verdi, gülümsedi ama bu gülümsemede yumuşaklık yoktu. “Çoğu insan
benimle bu tonda konuşmaz.”
“Ben de çoğu
insan değilim.”
“Cesur
olduğunu mu sanıyorsun?”
“Hayır,” dedi
İncilâ. “Sadece susmayı seçmiyorum. Üstelik siz kendinizi Tanrı mı sanıyorsunuz
sizinle konuşacak kişilerde cesaret arıyorsunuz.”
Veysi araya
girmek ister gibi oldu ama Orhan’ın elini çok hafif kaldırmasıyla durdu.
Gözlerini İncilâ’dan ayırmadan konuştu. “Bu üslup, sana pahalıya patlayabilir.”
“Tehdit mi
bu?”
“Uyarı.”
“Neyin
uyarısı?”
“Dikkatimi
çekmenin.”
“Uyarılarınız
beni ilgilendirmiyor,” dedi İncilâ. “Saygı görmediğim yerde, sonuçları da
umursamam.”
Orhan’ın
bakışı bir anlığına sertleşti, sonra garip bir şekilde derinleşti.
“İnsanlar genelde beni kızdırmaktan kaçınır.”
“Ben de
genelde kibirli adamlara mesafemi korurum,” dedi İncilâ. “Ama siz mesafeyi
tanımadığınız için, konuşmak zorunda kaldım.”
Kısa bir
sessizlik oldu.
“İlginç,”
dedi Orhan sonunda. “Gerçekten ilginç.”
“Neymiş
ilginç olan?”
“Bana kızgın
olman değil,” dedi. “Bana rağmen geri adım atmaman.”
“Bunu bir
iltifat sanmamı mı bekliyorsunuz?”
“Hayır,” dedi
Orhan. “Bir tespit.”
“Ben de bir
tespit yapayım o zaman,” dedi İncilâ. “Gücünüz, sizi dokunulmaz kılmıyor.
Sadece etrafınızda itiraz etmeye cesaret edemeyen insanlar olduğu anlamına
geliyor.”
Orhan’ın
dudakları çok hafif yukarı kıvrıldı. “Belki de,” dedi yavaşça, “itiraz
edenlerin çoğu sonuçlarına katlanmak istemiyordur.”
“Ben
hazırım,” dedi İncilâ hiç tereddüt etmeden. “Ne yapacaksın? Cezam ne yüce
İmparator?”
“Düşünüyorum.”
“Küstah!”
dedi kadın, “Beni böyle susturamazsınız.”
Orhan başını
hafifçe eğdi. “Göreceğiz,”
Veysi,
Orhan’ın bu iğneleyici ama destekleyici tavrından güç alarak omuz silkti.
Serenay’ın beline elini koyarken İncilâ’ya son bir emir fırlattı. “Pekâlâ. Biz
yüzerken siz burada 'medeni' bir şekilde vakit geçirin. İncilâ, misafirimizle
ilgilen ve sakın o sınırları zorlama.” Uyarısı netti. Üstelik neden onunla
ilgileniyordu. Hızla abisinin yanına gitti.
“Bana bak, bu
adamla neden ben ilgileniyormuşum? Çık sudan kendin ilgilen.”
Yüzündeki
suyu silerek, ilerideki duran sevgilisine baktı. “Serenay’ın kalbini kırdım,
gönlünü alayım birazdan geleceğim. Sakın adamın damarına basıp kaçırma, birkaç
dakika dilini tutabilirsin diye umuyorum.”
“Sadece
dilimin değil, elimin çalışacağının da garantisini vermem.”
“Eğer canımı
sıkarsan, canını sıkarım.”
“İyi,
şimdiden sıkılmaya başla çünkü bu küstah adamın karşısında asla geri adım
atmam.”
Onlar havuzun
masmavi sularında neşeli çığlıklarla kaybolurken, bahçenin üzerine devasa bir
gölge gibi Orhan’ın varlığı çöktü. İncilâ için zaman o anda donmuş, mekân
daralmıştı. Veysi’nin onu bir mülk gibi, bir eşya gibi bu adamın önüne bırakıp
gitmesi içindeki o hırçın aslanı uyandırmıştı. Adeta bir kurban gibi
sunulmuştu; bakımlı, süslenmiş ve savunmasızdı. Bunu bilinçli yaptığına dair
içinde garip bir fısıltı vardı.
Derhal
yerinden kalktı. Hareketleri artık on sekizindeki o sakar kızın titrekliği
değil, bir kadının kontrollü öfkesiyle şekillenmişti. Ancak tam adım atacakken,
Orhan’ın bakışlarını teninde hissetti. Bu, sıradan bir bakış değildi; bir
dokunuş kadar somut, bir bıçak kadar keskindi.
Orhan Sencer,
oturduğu yerden kalkma gereği bile duymadan, bakışlarını İncilâ’nın üzerinde
bir harita çizer gibi gezdiriyordu. Gözlerini kaçırma gereği duymuyor, bu
izleyişi bir suçlulukla değil, mutlak bir hak sahipliğiyle yapıyordu. İncilâ,
adamın bakışlarının elbisesinin cömert göğüs dekoltesinden sızıp göğüslerine
çivilendiğini fark ettiğinde nefesi boğazında düğümlendi. Orhan, bakışlarını
oradan ayırıp yavaşça aşağıya, mini elbisesinin açıkta bıraktığı uzun, pürüzsüz
bacaklarına indirdi. Bu izleyişte en küçük bir saklama çabası yoktu. Onu sadece
bir kadın olarak değil, her zerresini fethetmek istediği bir coğrafya olarak
izliyordu. Bakışlarındaki o açık seçik, çiğ arzu; İncilâ’nın hem ürpermesine
hem de damarlarındaki kanın bir yangına dönüşmesine neden oldu.
“Neden?” diye
fısıldadı İncilâ, sesi hırçın bir rüzgar gibi çıktı. “Neden bana bir teşhir
ürünüymüşüm gibi bakıyorsunuz? Veysi’nin beni buraya, sizin insafınıza
bırakması size bu hakkı mı veriyor?”
Orhan,
elindeki viski bardağını masaya bırakırken yavaşça ayağa kalktı. Uzun boyuyla
güneş ışığını tamamen kestiğinde, İncilâ onun karanlık aurasının içinde kaldı.
“Hakkı
kimseden almam İncilâ, ben hakkı yaratırım,” dedi, sesi beş yıl öncesinden daha
derin ve tehlikeliydi. Bir insan onca zamanda hiç mi değişmezdi. Aynı
küstahlık, aynı kibir, aynı ego, adam resmen dünyanın kurucusu gibi özgür
davranıyordu ve bu cüretine kimse karşı gelemiyordu. Bir adım yaklaştı;
aralarındaki mesafe o kadar azaldı ki, İncilâ adamın pahalı tütün ve kehribar
karışımı kokusunu ciğerlerinde hissetti.
Orhan’ın
bakışları tekrar İncilâ’nın dudaklarına, oradan da kalkıp inen göğüslerine
kaydı. “Veysi seni sakladığını sanıyor ama aslında seni sadece daha iştah açıcı
bir hale getiriyor. O, senin kardeşin olduğunu gizleyerek seni herkese karşı
savunmasız bıraktı. Ama ben... Ben senin ne olduğunu, kimin olduğunu ve o kızıl
saçlarının altındaki o vahşi ruhu görüyorum. Bakışlarımdan rahatsız oluyorsan,
bu onlarda bir yanlışlık olduğu için değil, onların sana söylemek istediği
gerçeklerden korktuğun içindir.”
İncilâ’nın
omuzları gerildi, bacakları hafifçe titredi ama geri adım atmadı. “Sizin
gerçekleriniz benim kâbusum bile olamaz Orhan Bey,” dedi, gözlerinin içine
dimdik bakarak. “Siz sadece kontrol edebildiğiniz kadınları seversiniz. Ben ise
sizin o karanlık dünyanızda ancak bir enkaz yaratırım.”
Orhan hafifçe
eğildi, dudakları İncilâ’nın kulağına o kadar yakındı ki, sıcak nefesi genç
kızın tüm vücuduna bir elektrik akımı gibi yayıldı. “O enkazın altında kalmaya
can atacak kadar çok adam var İncilâ. Ama sadece bir tanesi o harabeden bir
imparatorluk kurabilir. Ve o adam, şu an tam karşında duruyor.”
“İzninizle...”
dedi buz gibi bir sesle.
“Böyle hızlı
kaçacağını düşünmemiştim,”
“Kimseden
kaçtığım yok.”
“Benden
kaçıyorsun, hep kaçıyorsun.”
“Sizi
tanımıyorum bile, neden kaçayım?”
“Geçen sene
doğum gününde benim geldiğimi duyunca gitmedin mi?”
“Hayır, sizin
geleceğiniz bilgisine sahip bile değildim.”
“Öyleyse
neden gittin?”
“Açıklama
yapacağım kişiler listesinde yoksun.”
“Ama o
partiye senin için gelmiştim!”
“Neden benim
için?”
“Doğum günü
kızı sensin, yoksa bu da mı bir tuzaktı.”
“Bendim ve
inanın şu anda mutlu olduğum şeylerden biri de o partide sizinle karşılaşıp
keyfimi bozmamak olmuş. İyi ki abime rest çekip gitmişim.”
“Yani yine
asilik… Hiç şaşırmadım.”
“Size eşlik
etmesi için bir yardımcı yolluyorum, iyi günler Yüce İmparator.” dedi abartılı
bir reverans yaparak, resmen onunla alay ediyordu.
“Korkak.” dedi
Orhan, tüm alanı kaplayan o devasa karizmasıyla. “Veysi seni bir biblo gibi
sergilemeyi seviyor olabilir ama görüyorum ki sen artık o rafa sığmıyorsun
İncilâ. Kıvırcık saçların bile bu evdeki düzene fazla geliyor. O kadar asisin
ki, Veysi seni zapt etmek için yakında ayaklarına pranga vurursa
şaşırmayacağım.”
İncilâ gitmek
üzereyken durdu. Arkasına döndüğünde, kıvırcık saçları bir fırtına gibi sırtına
ve geriye savruldu. “Veysi’nin prangaları beni sadece daha fazla hırslandırıyor
Orhan Bey,” dedi, gözlerinin içindeki sarı benekler ateş saçarak. “Peki ya siz?
Siz de mi beni satın alınacak bir parça olarak görüyorsunuz?”
“Sen hiçbir
paranın karşılamayacağı kadar değerlisin.”
“Sağ ol ya,
Allah razı olsun. Nasıl da cömert bir iltifat, bak yelkenleri suya indirdim.”
Alaycı ifadesi anında sert bir kayaya dönüştü. “Belli ki başka bir bedel uygun
görülmüş, alacağınız ürünü incelemeye gelmişsiniz. Ama unuttuğunuz şey, ben
Veysi’nin malı değilim, kuklası değilim. Beni istediği yere koyamaz, istediğine
hediye edemez, istediğiyle takat edemez. Karşıma da olur olmaz yerlerde çek
senetleri çıkaramaz. Ben bir mülk ya da obje değilim, insanın ve tüm haklarımı
kullanıp satanı da almaya kalkanı da yerle bir ederim.”
“Biliyorum.”
“Bilemezsin,
kimse ne yapacağımı bilemez. Yoksa Veysi’nin üzerimdeki bu hastalıklı
hakimiyeti sizin de mi hoşunuza gidiyor?”
Orhan Sencer
yavaşça başını salladı. İncilâ’nın beş yılda serpilen vücuduna, o dik duruşuna
ve yüzündeki o 'gel beni yık' diyen ifadeye baktı. “Ben satın alınabilecek
şeylerle ilgilenmem İncilâ. Ben sadece, kendi rızasıyla ama tüm dünyayı
karşısına alarak bana gelen şeylerin peşindeyim. Ve senin o asiliğin... Benim
için en lezzetli sınav kâğıdı bu.”
“Ben sana
gelmem.”
Orhan’ın
dudak kenarında beliren o belirsiz ifade silindi. “Bundan emin misin?” dedi
sakin ama bastıran bir tonla. “Hayat, insanı bazen ‘gitmem’ dediği yerlere
sürükler.”
“Hayatla beni
karıştırma,” diye karşılık verdi İncilâ. “Ben sürüklenmem. En fazla itilirsem
geri ittiririm.”
“İşte bu
yüzden ilgimi çekiyorsun.”
“İlgi
duymanız beni bağlamıyor.”
“Bağlamadığını
sanıyorsun.”
“Hayır,” dedi
İncilâ net bir şekilde. “Biliyorum.”
Orhan bir
adım attı ama mesafeyi kapatmadı; bilerek arada o ince, gerilimli boşluğu
bıraktı. “Bana böyle konuşan çok az insan oldu,” dedi. “Çoğu ya susmayı seçti
ya da bedelini ödedi.”
“Demek
seçenekler bunlar,” dedi İncilâ. “Susmak ya da bedel ödemek.”
“Evet.”
“Ben üçüncü
yolu seçiyorum.”
Orhan
kaşlarını hafifçe çattı. “Nedir o?”
“Yüzleşmek,”
dedi İncilâ. “Ve ne olacağını göze almak.”
“Cesaret mi
bu, yoksa cahil bir özgüven mi?”
“Hangisi
olursa olsun,” dedi İncilâ, “beni küçültmüyor.”
“Ama benim
seçeneklerimi büyütüyor, zekana şapka çıkarılır. Duruşun, hazır cevaplığın,
insana seninle savaşması için gaz veriyor gibi.” Kısa bir sessizlik oldu.
Rüzgâr havuzun yüzeyini hafifçe titretti. “Veysi seni koruduğunu sanıyor ama
bence zekanla ve dilinle başa çıkamıyor.”
“Bunu ondan
dinlemek zorunda kalıyorum zaten. Bu yüzden beni saklıyordur, sizin gibi Yüce
insanlarla arası bozulmasın diye. Tırnaklarım ve dilim varsa ve biri onları hak
ediyorsa, kullanmaktan çekinmem.”
“Benim olsaydın
seni saklamazdım,” dedi Orhan. “Ben ortaya çıkarırdım.”
“İnsanları
vitrine koymakla, ortaya çıkarmak arasında fark var.”
“Ben vitrinle
ilgilenmem,” dedi Orhan. “Ateşle ilgilenirim.”
“Yakarsınız.”
“Evet.”
“Yakılan şey
küle döner.”
“Ya da
çeliğe,” dedi Orhan. “Hangisi olduğunu ateş belirlemez. İçindeki madde
belirler.”
İncilâ
gözlerini kısmadan baktı. “Ben sizin dart tahtanız değilim.”
“Hayır,” dedi
Orhan. “Ama kendini kanıtlamak isteyen bir ihtimalsin.”
“İhtimal
olmak istemiyorum.”
“Kaçınılmazsın.
Olacaksın.”
İlk defa biri
onunla başa çıkıyordu ve bu İncilâ’yı kamçılıyordu. Başını iki yana salladı. “Yanılıyorsunuz.
Ben kader değilim, fırsat değilim, yatırım hiç değilim. Ben sadece kendimim.”
Orhan ilk kez
açıkça gülümsedi; gülümsemesinde ne yumuşama oluştu ne de sıcaklık. “En
tehlikelisi de bu zaten.”
“Beni
korkutamazsınız.”
“Henüz
korkutmuyorum,” dedi Orhan. “Sadece dikkatini çekiyorum.”
“Yanlış
kişiye zahmet etmişsiniz.”
“Göreceğiz,”
dedi Orhan. “Hayat genelde son sözü bana bıraktırır.”
İncilâ tek
kaşını kaldırdı. “Bu sefer,” dedi o çok bilmiş tavrıyla, “hayatla aranıza
girmeye niyetliyim Orhan Bey. Ne size adım atarım ne de geriye…” Arkasını
döndü, saçlarını savurdu.
Orhan’ın o
hafif genizden gelen alaycı kıkırtısı, İncilâ’nın mermer zeminde yankılanan
kararlı adımlarını bıçak gibi kesti. Bu ses tonu, bir avcının avının köşeye
sıkıştığını bildiği o anki güveni taşıyordu.
“Kaçıyor
musun İncilâ? Korkak.” Sesi bir fısıltı kadar yakın olmasına rağmen, genç kızın
sırtında bir kamçı izi bırakacak kadar etkiliydi. “Beş yıl geçmiş... Saçların
beline inmiş, boyun uzamış, bakışların sanki bir dünyayı devirecekmiş gibi
keskinleşmiş. Ama görüyorum ki, o muazzam kabuğun altında titreyen korkuların,
hâlâ o on sekiz yaşındaki savunmasız küçük kızınkiyle aynı.”
İncilâ, bu
iğneleyici sözlerin yarattığı infialle yavaşça arkasına döndü. Kızıl-kestane
buklelerini, sanki bir savaşa hazırlanıyormuşçasına sert bir hareketle omzunun
arkasına savurdu. Geçen yılların vücuduna kattığı o dolgun hatların ve
duruşundaki vakur özgüvenle Orhan’ın tam karşısında durdu. Gözlerindeki sarı
benekler, batmakta olan güneşin ışığıyla birer kor parçasına dönüşmüştü.
Havuzun
turkuaz ışığı, adamın karanlığına zıt bir parlaklıkla titriyor; suyun
yüzeyindeki yansımalar İncilâ’nın öfkeli yüzünde oynaşıyordu. Birkaç metre
ötede abisi Veysi ve Serenay, ellerindeki kristal kadehlerle havuzun içindeki
bar taburelerine tünemiş, kahkahalar eşliğinde gelecek planlarından
bahsediyorlardı. Onların bu gamsız mutluluğu, İncilâ’nın sinir uçlarını daha da
tırmalıyordu.
“Beş yıl mı?”
diye sordu İncilâ, sesini abisinin duyamayacağı ama Orhan’ın ruhuna işleyecek
bir tonda tutarak. “Beş yıl önce ne oldu ki?”
Hırsla
Orhan’ın omzunu sarstı, parmak uçları adamın sert etine gömülürken gözlerinde
şimşekler çakıyordu. “Yoksa yaranıza tırnak mı bastım, unutulmaz mı oldum? Hırs
mı oldum? Egonuz beni kazanınca tatmin mi olacak? Yoksa öfkeniz ve her ne
yaptıysam tetiklediğim nefretiniz size diz çöktüğümde son mu bulacak!”
Orhan’ın
bakışları, havuzun klorlu kokusuna karışan pahalı tütün kokusuyla birlikte
sertleşti. Durduğu yerdeki o devasa gölgesi, İncilâ’yı neredeyse tamamen
yutuyordu. “Bu kadar çok ihtimali aynı anda sıralayabilmen etkileyici,” dedi
sakinlikle. “Ama yanılıyorsun. Mesele senin diz çöküp çökmemen değil.”
“Öyleyse ne?”
“Hatırlamaman,”
dedi Orhan, kelimeyi suyun durgunluğunu bozan bir taş gibi ortaya bırakarak.
“Hatırlamamam
mı?” İncilâ kısa bir kahkaha attı, içinde zerre eğlence yoktu. Havuzun karşı
tarafındaki abisine kısa bir bakış atıp tekrar Orhan’a döndü. “Neyi hatırlamam
gerekiyor ki? Ben gereksiz ayrıntıları pek kafama takmam. Zihnim, senin gibi
kibriyle yaşayan adamların hatıralarıyla dolu değil.”
“İnsanlar
genelde kırdıkları şeyleri unuturlar,” dedi Orhan, sesi şimdi havuzun
derinliklerindeki o karanlık su kadar soğuktu. “Kırılanlar ise asla unutmaz.”
İncilâ,
adamın bu sözlerini bir hakaret gibi göğsünde hissetti. “Beni kıramazsınız…
Beni biri kırdıysa, emin olun bunun siz olduğuna dair tek bir anım yok.”
“Çünkü o gün
seni kırmadım,” dedi Orhan, bir adım daha yaklaşarak İncilâ’yı havuzun mermer
kenarıyla kendi gövdesi arasına sıkıştırdı. “Sen beni görmezden geldin. O gün o
baloda, herkesin gözü senin üzerindeyken ve benim gözüm senden başkasını
görmezken... Sen, sanki ben orada hiç yokmuşum gibi yanından geçip gittin. O
asiliğin, o 'kimseyle ilgilenmiyorum' tavrın... Sadece bir saniyeliğine
bakışını bana çevirebilirdin.”
“Ne büyük
suç!” dedi İncilâ alayla, sesi titrese de geri adım atmıyordu. “Dünyada
milyonlarca insan her gün görmezden geliniyor. Abimin arkasındaki bir gölgeydim
belki o zamanlar, ya da sadece kaçmak istiyordum. Sizi tanımıyordum bile, neden
bakışlarımı size feda edeyim ki? Bu ne saçma bir sohbet oldu.”
“Tanımak için
konuşmak gerekmez İncilâ. Ruhlar birbirini kalabalıkta seçer. Sen beni
seçmedin, sorun burada.”
“Cidden bu
kadar duygusal olamazsınız!” İncilâ elini alnına götürdü, bu adamın saplantısı
onu korkutmaya başlıyordu. “Benimle sohbeti uzatmak için saçma bir konuşma mı
uyduruyorsunuz? Bu kadar alçalacağınızı sanmam ama bir bakışın peşine beş yıl
düşmek... Bu ancak bir takıntı olur.”
“Ben kimsenin
önünde alçalmam,” dedi Orhan, İncilâ yavaşça havuzun kenarına doğru, suyun
serinliğinin hissedildiği o sınıra geçti. “Ben sadece bana ait olanı, benden
çalınanı geri almaya geldim. O gün o bakışı benden esirgedin, bugün ise tüm
hayatını benim masama sürdün. Hatırlamıyor olabilirsin, ama bu gece
bittiğinde... sadece beni hatırlayacaksın.”
Abisi Veysi
havuzun içinden seslendi: “Orhan! Bir kadeh daha alır mısın?”
Orhan,
bakışlarını bir an bile İncilâ’dan ayırmadan buz gibi bir sesle cevap verdi:
“Benim kadehim zaten dolu Veysi. Tadını çıkarıyorum.”
“Uffff… dilim
yandı.” Adamın ifadesini görünce, “Demek bana bakıp hüküm verdiniz.”
“Hayır,” dedi
Orhan yavaşça. “Bakıp durmam gerektiğini fark ettim. Ve yapmadım.”
İncilâ’nın
alayı bir anlığına sendeledi. “Bu mu travmanız?”
“Bu,” dedi
Orhan, “ilk kez kendime ihanet edişimdi.”
“Beni
abartıyorsunuz.”
“Hayır,”
dedi. “Beni küçümsedin.”
“Eee ne
yapayım, geçmişe dönemem. Ve bu tür küçük oyunları telafi etmeyi sevmem.”
“Telafi
etmeyi sevmem mi?” Adamın kendi kendine mırıldanan sesi kızın gözlerinde
parladı. “Ben yarım kalan hiçbir şeyi sevmem,” dedi Orhan. “İş, savaş, insan…
Özellikle insan.”
“Ben bir iş
değilim.”
“Biliyorum.”
“O zaman
neden bana böyle bakıyorsunuz?”
“Çünkü beş
yıl önce fark etmediğim şeyi şimdi fazlasıyla görüyorum.”
“Ve?”
“Ve geç
kalmayı sevmem.”
İncilâ’nın
sesi soğudu. “Ben sizin gecikmiş hesaplaşmanız değilim.”
“Hayır,” dedi
Orhan. “Ama benim en dürüst hatırlatıcım olabilirsin.”
“Neye?”
“Kendime,”
dedi. “Gücün yettiği her şeyi almaman gerektiğine.”
“Beni almak
istiyorsunuz.”
“Hayır,” dedi
Orhan kesin bir tonla. “Ben seni istemiyorum.”
“İstemediğiniz
biri ile neden böyle sohbet ediyorsunuz.”
“Herkes
tarafından istenmekten mi hoşlanıyorsun.”
“Senin
tarafından istenmekten hoşlanmayacağımı anladım.” Tek kaşını kaldırdı. “Hem, ne
farkı var?”
“İstemek
sahip olma arzusudur,” dedi Orhan. “Ben senin ne yapacağını görmek istiyorum.”
“Ben kimsenin
merakı değilim.”
“İşte bu
yüzden,” dedi Orhan, “beş yıl sonra bile buradayız.”
İncilâ derin
bir nefes aldı. “Şunu bilin,” dedi. “Eğer sorun ailemse, geçmişten kalan bir yaranız
kanıyorsa, benim üzerimden kabuk bağlatamazsınız.”
Orhan başını
hafifçe eğdi. “Ben yaralarımı kapatmam. Onlarla yaşamayı öğrenirim.”
“Ben de,”
dedi İncilâ. “Ama kimseye taşıtmam.”
Bir anlık
sessizlik oldu. “Yine de,” dedi Orhan, “yollarımız kesişecek.”
“Zorunlu
değil.”
“Hayatta
zorunlu olmayan çok az şey vardır,” dedi. “Ama bazı karşılaşmalar
kaçınılmazdır.”
“Ben
kaçınılmaz değilim.”
“Henüz
değilsin,” dedi Orhan. “Ama olmaya çok yakınsın.”
“Korkmuyorum
Orhan Bey,” dedi, adamın adını her hecesini bir meydan okuma gibi telaffuz
ederek. “Sadece, geçen beş yıl bana zamanın ne kadar kıymetli olduğunu öğretti.”
derken aslında onu hatırladığını zeki şekilde dillendirmişti, sadece görmezden
geldiğini de yüzüne asilce vurmuştu. “Artık vaktimi kime harcayacağım konusunda
seçiciyim ve sizin o listenin dışında olduğunuzu söylemiştim. Siz kimsiniz ki
ben sizden korkacağım?”
Adam kızı
baştan ayağı memnun şekilde süzerek kadehinden yudum aldı.
Bundan
hoşlanmayan kadın bir adım daha atarak mesafeyi tehlikeli bir noktaya çekti.
“Öyle ansızın hayatıma girip, karşımda sanki her şeyin sahibiymişsiniz gibi
konuşma cüretini nereden buluyorsunuz? Üstelik o bilmiş, her şeyi mülkü sanan
gözlerinizi de... oramda buramda dolaştırmaktan vazgeçin artık! Karşınızda
seçmeyi düşündüğünüz o uysal yarış atları yok. Sizi hiç beklemediğiniz bir anda
çifteye boğarım, neye uğradığınızı şaşırırsınız.”
Orhan Sencer,
bu hırçın çıkış karşısında geri adım atmak şöyle dursun, heybetli boyuyla genç
kızın üzerindeki tüm ışığı keserek onu kendi gölgesinin içine hapsetti.
Gözlerindeki karanlık ve dizginlenemeyen otorite, İncilâ’nın öfkesini adeta
emiyordu. Her sözü, bir öncekinin üzerine basıp geçen bir güçle dudaklarından
döküldü.
“Çifte atmak
mı?” diye sordu Orhan, sesi şimdi daha alçak ama daha baskındı. “Vahşi
kısrakları dizginlemek en sevdiğim uğraştır İncilâ. Cüretimi nereden mi
alıyorum? Kendimden. Senin o hırçınlığın, aslında sadece fark edilmek isteyen
bir ruhun feryadı. Gözlerime gelince...” Gözlerini İncilâ’nın gözlerinden bir
an bile ayırmadan, bakışlarını yavaşça ve bilinçli bir meydan okumayla tekrar
dekoltesine, oradan da bacaklarına indirdi. Bu izleyişte en ufak bir geri adım
yoktu; aksine, onun bu öfkesini bir lezzetmiş gibi tadıyordu. “Gözlerimi nerede
dolaştıracağımı bana sen söyleyemezsin. Çünkü sen, her ne kadar asilik taslasan
da, bakışlarımın yarattığı o yangını teninde hissetmekten gizli bir zevk
alıyorsun. Ben senin o 'yarış atı' dediğin uysallarla vakit kaybetmem. Ben,
binilmesi imkânsız denilen fırtınaların peşindeyim. Ve inan bana, sen tam da o
fırtınanın merkezisin.”
Bileğini bir
anda kavradı. Tutuşu demir bir kelepçe kadar sağlam ama bir o kadar da
sahipleniciydi. “Şimdi söyle bana, o çifteyi ne zaman atacaksın? Yoksa bu öfke,
sana dokunmam için uydurduğun bir bahane mi?”
İncilâ’nın
bileği Orhan’ın avucunda bir kuş gibi çırpınırken, genç kızın içindeki o kadim
öfke patlama noktasına ulaştı. Orhan’ın her sözü, her pervasız bakışı,
İncilâ’nın ruhuna atılmış birer kırbaç darbesiydi. Ama o, kırbaçlanacak bir
köle olmayı çoktan reddetmişti.
Bileğini bir
anda, eklemlerini zorlayacak kadar sert bir manevrayla adamın demir pençesinden
kurtardı. O anki hızı ve hırsı, Orhan’ın o sarsılmaz özgüveninde bir anlık
gedik açmıştı. İncilâ, hiçbir şey düşünmeden, içindeki tüm nefreti ve
aşağılanmışlık hissini sağ eline yükleyerek havaya kaldırdı. Amacı, o kibirli
ve kusursuz suratta beş parmağının izini bırakmaktı.
Ancak Orhan
Sencer, refleksleriyle bir avcı kadar tetikte olan bir adamdı. İncilâ’nın eli
daha hedefine yaklaşamadan, Orhan’ın diğer eli havada asılı kalan o narin ama
öfkeli bileği bir kelepçe gibi yakaladı. Orhan’ın dudaklarında, bu başarısız
saldırının tadını çıkaran karanlık bir gülümseme belirdi.
“Bunu yapmanı
önermem,” diye fısıldadı Orhan, sesi şimdi daha da boğuk ve baskındı. “Benim
dünyamda her eylemin bir karşılığı—”
Cümlesini
tamamlayamadı. Çünkü karşısında o beş yıl önceki "uslu dur" denilen
küçük kızı bulacağını sanan Orhan, hayatının en büyük stratejik hatasını
yapmıştı. İncilâ, iki bileği de adamın ellerinde tutsakken, gözlerini hırsla
sıktı. Bütün gücünü ve ağırlığını tek bir noktaya topladı. Hiç beklemediği bir
anda, mini elbisesinin altından fırlayan dizini, Orhan’ın en savunmasız
noktasına, hayalarına doğru var gücüyle geçirdi.
Sert ve net
bir darbeydi.
Orhan’ın az
önceki o muzaffer ifadesi, aniden yerini tarif edilemez bir acıya ve şaşkınlığa
bıraktı. Ciğerlerindeki nefes bir anda boşalmış, o devasa gövdesi acının
şiddetiyle sarsılmıştı. İncilâ’nın bileklerini tutan o demir eller, istemsizce
gevşedi.
İncilâ, özgür
kalan ellerini hızla geri çekti ve bir adım gerileyerek, acı içinde iki büklüm
olmamak için direnen ama rengi atan adama nefretle baktı. Kızıl-kestane saçları
omuzlarında hırçın bir dalga gibi kabarıyordu.
“Sana
söylemiştim Bay Sencer,” dedi İncilâ, sesi şimdi buz gibi bir zaferin tınısını
taşıyordu. “Ben senin o ehlileştirebileceğin yarış atlarına benzemem. Çifteyi
ne zaman atacağımı sormuştun ya... İşte tam da canın yandığında öğrenmiş
oldun.”
Orhan,
dişlerini sıkarak bir eliyle masadan destek aldı. Alnında bir ter damlası
belirdi ama o, bu fiziksel yıkıma rağmen bakışlarındaki o ürkütücü otoriteyi
kaybetmemişti. Aksine, acının içinden süzülen bakışları şimdi daha karanlık,
daha takıntılı ve daha tehlikeli bir hal almıştı.
“Bu...” dedi
Orhan, sesi acıdan kısılmış olsa da her kelimesi bir yemin gibiydi. “Bu
yaptığının bedelini... çok ağır ödeteceğim sana İncilâ. Ama itiraf etmeliyim
ki; beklediğimden çok daha sert bir darbeydi.”
İncilâ,
adamın bu haldeyken bile sergilediği o korkunç özgüvenden ürkse de geri adım
atmadı. Çenesini dikleştirerek havuzun o tarafına, Veysi’nin olduğu yöne doğru
bir bakış fırlattı.
“Bedelini
mi?” diye sordu alaycı bir gülüşle. “Bedel ödemeye alışık olan senmişsin gibi
geldi Orhan Sencer. Ben sadece borcumu kapattım. Bundan sonra birine
dokunurken, ikinci kez düşünmeni öneririm.”
Abisinin ve
Serenay’ın arkasının dönük sohbet ettiğini gören İncilâ, yaptığı darbenin
ardından geri çekilip kaçmak yerine, tam aksine adamın üzerine doğru yürüdü.
Aralarındaki o birkaç adımlık mesafeyi, bir avcının alanını daraltması gibi
sert ve otoriter bir tavırla kapattı. Orhan hâlâ yediği darbenin sarsıntısıyla
hafifçe öne eğilmiş, dişlerini sıkarak nefesini düzene sokmaya çalışıyordu.
Elini bacak
arasına koymadan sancının geçmesini bekleyen adamın şu anda işemek için her
şeyi vereceğini ama sırf gururundan bunu yapmayacağını bilen İncilâ, adamın tam
karşısında durdu. Omuzlarını dikleştirdi; kıvırcık saçları da soluğu gibi
omuzlarından aşağı öfkeli bir şelale gibi dökülüyordu. Eğilip, adamın acıyla
kavrulan yüzüne, o karanlık gözlerinin tam içine dik dik baktı. Bakışlarında en
ufak bir pişmanlık ya da korku yoktu; sadece saf, bilenmiş bir hırs vardı.
“Bana bak,”
dedi sesi alçak ama buz gibi bir tınıyla. “Bir daha sakın... Sakın ama sakın
benim iznim olmadan bana dokunmaya cüret etme.”
İşaret
parmağını, adamın göğsüne neredeyse bir bıçak saplar gibi sertçe vurdu. Orhan,
acısına rağmen bakışlarını bir saniye bile kızın üzerinden çekmiyordu.
“Kimse bana
dokunamaz,” diye devam etti İncilâ, kelimeleri tane tane, birer yemin gibi
sıralayarak. “Ne sen, ne Veysi, ne de bir başkası! Ben sizin üzerinde hak iddia
edebileceğiniz, canınız istediğinde vitrine koyup canınız istediğinde
dokunabileceğiniz o kadınlardan değilim. Sınırlarımı bir kez daha ihlal
edersen, bu kez dizimle yetinmem; senin o muazzam dünyanı başına yıkarım.”
Orhan, aldığı
darbenin yarattığı soğuk ter damlalarına rağmen, İncilâ’nın bu kontrolsüz gücü
karşısında garip bir şekilde gülümsedi. Bu, bir canavarın kendine denk bir
rakip bulduğunda attığı o uğursuz, hayranlık dolu gülümsemeydi. Doğrulmaya
çalışırken, “Dokunulmaz olduğunu mu sanıyorsun İncilâ?” dedi, acısını bastıran
o ezici otoritesiyle. “Dokunulmaz değilsin. Sadece henüz kimse o duvarları
yıkmak için yeterince ileri gitmedi. Ama bugün... Bugün o duvarlara ilk çatlağı
sen kendin açtın.”
İncilâ,
adamın bu pes etmeyen, daha da hırslanan tavrı karşısında tiksintiyle karışık
bir öfkeyle yüzünü buruşturdu. Bir adım geri çekildi, üzerindeki mini elbiseyi
sanki kirlenmiş gibi hırsla düzeltti.
“Seninle olan
bu saçma sınavım bitti Sencer,” dedi, arkasını dönüp vakur adımlarla malikaneye
doğru yürümeye başlarken. “Bundan sonra sadece gölgemi izleyeceksin. Tabii ona
yetişebilirsen.”
“İncilâ,”
diye seslendi abisi havuzun içinden. Sesi, suyun yüzeyinde yankılanarak bahçeye
ulaştığında, genç kızın zihnindeki tüm kılıçlar çoktan çekilmişti.
“Ne var?”
dedi İncilâ, hırsla arkasına dönerek. Bakışlarındaki o kor ateşi gören Veysi,
bir anlığına ne diyeceğini unutarak şaşkınlıkla kardeşinin yüzüne baktı.
“Bir şey mi
oldu?”
“Çok
şakacısın Veysi,” dedi İncilâ, sesi bir fısıltıdan farksız olsa da öfkesi
havayı yakıyordu. “Seçe seçe o muazzam rehberinden bana bunu mu layık gördün
de, beş yıl sonra keçinin sevmediği ot gibi burnumun dibinde bitirdin?
Gerçekten benim karakterimi bilmeyecek kadar mı körsün, yoksa beni sadece bir
yem olarak mı kullanıyorsun?”
Veysi’nin
şaşkın bakışlarını ve Serenay’ın meraklı yüzünü arkasında bırakarak tekrar
Orhan’a döndü. Ama Orhan, sanki az önce orada değilmiş gibi, çoktan yanına
sokulmuştu.
“Seçilmek
mi?” diye sordu Orhan, sesi bir fırtına öncesi sessizliği kadar ürkütücüydü.
Bir adım daha yaklaştığında, İncilâ onun göğsünden yayılan o yakıcı sıcaklığı
hissetti.
“Ot yine
burnumun dibinde.”
“Bazı otlar
güzel kokar, kafa yapar.” dedi adam. “Yoksa Veysi’nin senin etrafına ördüğü o
görünmez duvarların dışına çıkma korkusu mu bu hırçınlık? Bence sen hâlâ o beş yıl
önceki sınav kâğıdının başında, boş satırlara bakıp titriyorsun. Ve ben,
sabırlı bir adamım İncilâ... Hâlâ o kâğıdı kendi el yazınla, kendi tutkunla
doldurmanı bekliyorum.”
İncilâ’nın
göğsü hırsla inip kalkıyordu, tam ağzını açıp bu kibirli adamın yüzüne tüm
nefretini kusacaktı ki; sıcak ve güçlü bir el, bileğini bir kelepçe gibi sıkıca
kavradı. Orhan’ın tutuşu bir zorbalık değil, kaçınılmaz bir kaderin mührü
gibiydi. Parmaklarının derisine değdiği o ilk saniyede, İncilâ’nın tüm vücuduna
sanki bir şok dalgası yayıldı; kanı çekilirken kalbi damarlarını parçalamak
istercesine çarpmaya başladı. Gözleri anında adamın eline kaydı.
“Herhâlde
beni burada, bu ıssız sessizliğin ve yarım kalmış cümlelerin ortasında tek
başıma bırakıp gitmeyeceksiniz, İncilâ Hanım,” dedi Orhan, ona hem temasıyla
hem de gitmesine izin vermeyerek meydan okuyordu. “Kal.” Sesi artık daha boğuk,
daha derin ve ruhun en kuytu köşelerine sızan bir davetkârlıktı.
Gözlerini
genç kızın gözlerinden ayırmadan hafifçe eğildi. Yüzü saçlarının arasından
boynuna yaklaştı, dudakları İncilâ’nın şah damarına o kadar yakındı ki, sıcak
nefesi kızın tenini yakıp geçerken soluğunu kesiyordu. “Hadi yanlış anlaşılmayı
bitirip barış yapalım.”
“Barıştım,
hadi gidin.”
Adam enfes
bir kahkaha attı. “Size sadece İncilâ diyebilir miyim? Zira aramızdaki bu
elektrik, resmiyetin sınırlarını çoktan küle çevirdi. Sanırım abin Veysi, tek
başına bıraktığın misafirinin böyle erkenden çekip gitmesinden, o muazzam
planının bozulmasından pek hoşlanmayacaktır. Onun kurallarına, onun 'uslu kız'
imajına bu kadar bağlıyken, bu isyanın riskini gerçekten göze alabilir misin?”
İncilâ,
bileğindeki o sarsılmaz baskıyı ve adamın gözlerindeki o pervasız, adeta tenini
soyan izleyişi hissettikçe ciğerlerine oksijen girmediğini fark etti. Orhan,
bakışlarını saklama gereği duymadan bir kez daha kızın göğüs dekoltesine,
ardından mini elbisesinin açıkta bıraktığı o gergin bacaklarına indirdi. Bu
artık bir seyir değildi; bu, vahşi bir fetih ilanıydı.
“Bileğimi
bırakın,” diye fısıldadı İncilâ. Sesi, içindeki o kontrol edilemez arzuyu ve
her zerresini kavuran öfkeyi ele verircesine titriyordu. “Veysi’nin ne isteyip
istemediği umurumda değil! Onun onayına ya da senin vizyonuna sığınmıyorum
ben.”
“Öyle mi?”
dedi Orhan. Sesi, bir uçurumun kenarında yürümek kadar tehlikeli bir tınıya
bürünmüştü. Tutuşunu milimetrik bir farkla sıkılaştırıp kızı kendine, o
mühürlenmiş karanlığına doğru biraz daha çekti. “O zaman neden hâlâ buradasın
İncilâ? Neden nefesin, sanki tek bir kaynaktan çıkıyormuşuz gibi benimkine
karışırken kaçmıyorsun? Neden o asi gözlerin, dudaklarımın arasından süzülecek
bir sonraki yasak kelimeyi bu kadar aç bir merakla, bu kadar tutkuyla bekliyor?
Neden ellerimin arasında bu kadar gevşek duran bileğin hala geri çekilmiyor?”
İncilâ,
adamın bu dizginlenemeyen otoritesi ve tene değen baskın kokusu altında ezilmek
yerine, tüm hırsıyla onun gözlerinin içine baktı. “Çünkü,” dedi sesi hırıltılı,
vahşi bir meydan okumayla. “Sen bir sınav başlattın, Orhan Sencer. Bende o
kâğıdı küle çevirmek, o salonu yakmak gerektiğine karar verdim. Şimdi o ateşi
başlatmaya dünden hazırım.” Bakışlarını hırsla bileğindeki eline indirdi, sanki
o temas noktası bir suç mahalliymiş gibi baktı. “Sana bana dokunma demiştim.
İznim olmadan, sınırımı ihlal etmeden bana yaklaşma demiştim ve sen... Sen yine
bildiğini okudun. Bana dokundun.”
Bileğini,
eklemlerinden bir "çıt" sesi gelecek kadar sert bir hamleyle adamdan
kopardı. Bir adım geri çekildi ama bu bir geri çekilme değil, saldırı için
mesafe ayarlamaydı.
“Seni öyle
bir yakacağım ki,” diye tısladı, saçlarını geriye savurarak. “Sönmek için
benden bir damla su diye yalvaracaksın ama o gün geldiğinde ben sadece
küllerini izliyor olacağım.”
Orhan, kızın
bu hırçınlığı karşısında bir kez daha ona uzanmaya yeltendiğinde, İncilâ bu kez
hazırlıklıydı.
“Aynı nehirde
ikinci kez yıkanmam.”
Orhan’ın
hamlesini bir gölge gibi sezdi ve bacak arasını korumak için bir adım geriledi
ama kız inatçıydı, ayağını hızla, bir kamçı gibi yana savurarak adamın bacağına
sert bir tekme attı. Orhan, beklemediği bu fiziksel karşılıkla hafifçe
sarsıldı; bakışlarında acıdan çok, bu kadının evrildiği vahşiliğe duyduğu
karanlık bir hayranlık belirdi.
“Hani aynı
nehirde iki kez yıkanılmazdı?” dedi İncilâ, dişlerinin arasından sızan bir
gülüşle, “Aynı nehirde iki kez yıkanılmaz Sencer, doğru ama bu benim gibiler
için geçerli bir kuraldır. Senin gibi adamlar o nehri o kadar bulandırıyor
ki... Söylesene, ikinci kez girenlerden kirlettikleri için ekstra para mı
alıyorlar yoksa bunu senin o 'şanlı' İmparatorluk kariyerine bir lütuf mu
sayıyorlar?”
Orhan’ın
yüzündeki alaycı ifade bir anlığına dondu. İncilâ, adamın gururunun en hassas
noktasına, profesyonel kibiri ve parayla pulla ölçülemeyecek egosuna
dokunmuştu.
“Beni
kirletemezsin,” dedi İncilâ, ona doğru bir adım daha yaklaşıp parmağını göğsüne
bastırarak. “Beni yönlendiremezsin. Veysi’nin koleksiyon parçası olabilirim
belki ama senin kurbanın olmayacak kadar pahalıyım. Şimdi çekil yolumdan, çünkü
bu nehrin suları senin gibi birini boğacak kadar derinleşti.”
Orhan,
parmağının göğsünde bıraktığı baskıya baktı, sonra tekrar İncilâ’nın gözlerine.
“Derin suları severim İncilâ,” diye mırıldandı, sesi bir yemin kadar ağırdı.
“Özellikle de içinde boğulmaya değecek kadar güzel olanları.”
BİR HAFTA
SONRA
Zaman aktı.
Müzik değişti; daha ağır, daha derinden vuran bir bas sarsmaya başladı yeri.
Işıklar bir an parladı, sonra tekrar karardı; her karanlıkta yüzler siliniyor,
her aydınlıkta maskeler düşüyordu. Gençler dizginlenemeyen bir coşkuya kapıldı.
Kahkahalar yükseldi, kadehler havada birer cam çığlığıyla çarpıştı, bedenler
ritme teslim oldu.
İncilâ, bu
taşkın neşenin ortasında kendini her zamanki gibi biraz kenarda hissediyordu.
Oldum olası insanların neden bu kadar abartılı, neden kendilerini kaybederek
eğlendiklerini anlamazdı. Dili keskin, zihni berraktı; ruhu gürültüyü
sevmiyordu. O, sakin durmayı, ağır başlı hareket etmeyi, kalabalığın içinde
parlamadan ama varlığını hissettirerek var olmayı tercih eden bir kadındı.
İlk genç,
elinde kadehle yanına sokuldu. Yüzünde fazla tanıdık, hatta biraz küstah bir
özgüven; sesinde müziği bastırmaya çalışan aceleci bir heves vardı.
“Dans edelim
mi?” dedi, kelimeleri ritme yetişememiş, dudaklarından dökülürken havada asılı
kalmıştı.
İncilâ
gülümsedi. Kısa, mesafeli ama kırıcı olmayan, bir o kadar da geçit vermeyen bir
gülümseme. “Teşekkür ederim,” dedi, başını hafifçe yana eğerek. “Sahne sizin,
ben bu gürültüyü sadece izlemeyi tercih ediyorum.”
Genç ısrarcı
olmadı, İncilâ’nın gözlerindeki o görünmez sınırı fark edip kalabalığın içine
karışıp gitti.
Bir süre
sonra bir diğeri geldi. Bu kez müzik daha yüksekti, baslar göğüs kafesini
dövüyordu. Söylenenleri duymak zordu. Genç, İncilâ’nın sessizliğini bir davet
sanıp daha fazla eğildi. Sesi neredeyse kulağının dibindeydi, alkolün sıcak
kokusu İncilâ’nın yüzüne çarptı.
“Hadi ama,
sadece bir şarkı,” dedi, elini hafifçe kadının dirseğine doğru uzattı.
İncilâ’nın
omuzları anında bir yay gibi gerildi. Ensesi irkildi; derisi, bu davetsiz temas
girişimiyle ürpermişti. O yakınlık, o tanıdık ama bir o kadar da hadsiz temas
alanı onu rahatsız etmişti. Refleksle bir adım geri çekildi, dokunmasına izin
vermeden aralarına aşılması imkânsız bir boşluk koydu. Yüzündeki ifade hâlâ
sakindi ama gözlerindeki o sarı benekler sertleşmiş, birer kor parçasına
dönüşmüştü.
“Lütfen,”
dedi net, buz gibi ama bağırmayan bir tonla. “Bu kadar yaklaşmanı ve sınırları
zorlamanı istemiyorum. Nefes alacak alanım benimdir, orayı ihlal etme.”
“Bir dans
edecektik, ne kadar abarttın.”
“Abartan ben
değilim, sizin herkese temas etme özgürlüğünde bulunmanız.” Sonra aynı
sakinlikle, kelimeleri tane tane vura vura ekledi: “Dans etmeyeceğim. Ne bir
şarkı, ne bir saniye. Şimdi uza yoksa seni yere iki seksen uzatmaları için
güvenliği çağırırım.”
Genç,
İncilâ’nın sesindeki o sarsılmaz otorite karşısında bir an duraksadı. Özür
diler gibi başını salladı ve sanki bir kayaya çarpmış gibi geri çekildi.
Üçüncüsü daha
neşeli, daha pervasızdı. Arkadaşlarının gazıyla, kazanılacak bir kupa gibi
bakıyordu İncilâ’ya. Elini uzattı, müziğe tempo tutarak ritmik hareketlerle
yaklaştı. “Yine sinek savar gibisin İncili güzel…”
“Sen de bugün
yine yılışarak bana asılıyor gibisin, tok evin aç kedisi.”
“Kızım senin
şu sivri dilin var, yemin ediyorum dört öğün yesem doymam.”
“Belki
tokadımı görünce fikrin değişir arkadaşım, bilirsin ben yamulanı düzeltmekte
ustayım.”
“Bilirim ama
söz sana yılışmayacağım. Hadi itibarımı kurtar benimle dans et. Desinler Cengiz
buzlar kraliçesini dansa kaldırmış.”
“Şapşal.”
dedi İncilâ gülümserken. “Hayır, uza.”
“Kızım ne
soğuk nevalesin lan, seninle sevişelim demedim.”
“Deseydin
yerde ayakkabımın numarasını ezberliyor olurdun.”
“Bir şarkıdan bir şey olmaz!” diye bağırdı,
sesi müziğin yüksek perdesinden geliyordu. “Doğum günü kızı bu kadar somurtkan
olmamalı, değil mi?”
“Bana ne onun
gülen yüzünden.”
“İşte seni
sahnede görünce başarıma gülecek. Gel, seni bu köşeden kurtarayım.”
İncilâ, bu
kez gülümsemedi bile. Bakışlarını ağır ağır gencin uzattığı ele, sonra da
gözlerinin içine çevirdi.
“Benim
somurtkanlığım senin neşenle tamir edilebilecek bir şey değil,” dedi İncilâ,
sesi müziği kesip atan bir bıçak gibiydi. “Ve emin ol, kurtarılmaya ihtiyacı
olan son kişi benim. Eğer birini bu kalabalıktan kurtarmak istiyorsan, git ve
kendinden başla.”
Genç, aldığı
bu sert cevapla bir an ne yapacağını bilemedi. İncilâ’nın karizması, o küçük
VIP köşesini bir taht odasına çevirmişti. Ona dik dik bakarken ısrardan
hoşlanmadığını yeniledi. Elini uzatmadı. Kadehini iki eliyle tutup göğsüne
yakın bir yerde sabitledi. Bu, onun dış dünyaya karşı ördüğü şeffaf ama
çelikten duvarıydı, görünmez sınırıydı.
“Kızım benim
lan, senin kaç yıllık arkadaşın. Ne olacak.”
“Olur,” dedi
sakin bir dürüstlükle. “Benim için çok şey olur, sınırlarımın ilk ihlalinin
sonu olmaz. O yüzden hayır.”
Gülümsemesi
bu kez daha kısaydı; kararsızlığa, pazarlığa ya da yeni bir atağa yer
bırakmıyordu. Genç adam omuz silkti; içinde kötü bir niyet yoktu, sadece bir
reddedilme vardı ama sınır çoktan çizilmişti. Kalabalığa, o isimsiz ve ritmik
denize geri döndü.
İncilâ derin
bir nefes aldı. Ne kaba olmuştu ne de davetkâr. Tam olması gerektiği kadar
mesafeli, tam olması gerektiği kadar kendindeydi. Etrafındaki coşku tüm hızıyla
devam ederken, o kendi sessizliğini bir zırh gibi kuşanıp korumuştu. Gürültünün
en şiddetli, en sağır edici noktasında bile kendine ait küçük, huzurlu bir ada
yaratmayı başarmıştı.
Ve tam o
anda, ensesi ürperdi.
Bu, kulübün
havalandırmasından gelen soğukla açıklanacak bir his değildi. Daha çok,
görünmez bir elin omurgasına dokunması ya da keskin bir bakışın tenine değip
orada iz bırakması gibiydi. İncilâ, tamamen savunma amaçlı bir refleksle
omzunun üzerinden başını çevirdi.
Onu gördü.
Kadife kaplı,
yarı karanlık, VIP bölmenin en stratejik noktasındaki masadaydı. Çevresinde
hararetle bir şeyler anlatan iki adam vardı; biri durmadan konuşuyor, diğeri
ise abartılı kahkahalar atıyordu ama o, ne anlatılan hikayeyle ne de
etrafındaki sahte neşeyle ilgileniyordu. Sırtı koltuğa rahatça yaslanmıştı,
duruşu tehlikeli bir aslanın gevşekliği gibiydi; rahattı ama her an avına
atılacakmış gibi tetikte, alanın mutlak hakimiydi.
Elindeki
kadehi, İncilâ ile göz göze geldiği an çok hafif, neredeyse fark edilmeyecek
bir hareketle yukarı kaldırdı. Bu ne bir davet ne de sıradan bir selamdı… Daha
çok, “Burada olduğunu gördüm ve seni izliyorum” demenin o kibirli ve zarif yoluydu.
Dudaklarının kenarında beliren o silik, neredeyse hayaletimsi gülümseme,
İncilâ’nın midesinde küçük ama net bir düğüm bıraktı. O gülümseme, İncilâ’nın
tüm savunma mekanizmalarını tek hamlede felç eden bir anahtar gibiydi.
Bir saniye
sürdü. Belki iki.
İncilâ, sanki
sıcak bir metale dokunmuş gibi hızla bakışını çekti. Görmezden geldi. Kendini
buna, bu kayıtsızlığa zorladı. “Saçmalama,” diye geçirdi içinden, kalbi
hileli bir zar gibi göğsünde titredi. “Onun burada olması hiçbir şeyi
değiştirmez. Buradayım diye hayat duracak değil. Üstelik o kim ki senin
üzerinde böyle bir etkisi olsun?”
Gruba döndü.
Dağılan dikkatini toplamak için sohbetin içine bilinçli, sert bir giriş yaptı.
Masadakilerden biri, sanki az önceki bakışma hiç yaşanmamış gibi neşeliydi.
Üstelik nereye geldiğini bilmeyecek kadar da kafası iyiydi. “Doğum günü kimin
anlamadım?”
“Defne’nin! Yirmi dokuz oldu kız, yaşlanıyoruz
resmen.”
“Yirmi dokuz
yaşlanmaksa, biz fosiliz,” dedi biri, masada büyük bir kahkaha patladı.
“Bu DJ geçen hafta Berlin’deydi, duydunuz mu?”
“Berlin mi? O
yüzden mi set bu kadar karanlık ve ağır?”
İncilâ her
ağızdan farklı çıkan sohbetlere anlamadığı için güldü. Yerinde, zekice bir
espri yaptı. Kadehini havaya kaldırdı ve büyük bir yudum aldı. Alkolün boğazını
yakarak inmesi ona bir anlık bir gerçeklik hissi verdi.
Ama kulağı ve
duyuları, gözünden bağımsız çalışıyordu sanki. Kalabalığın, kahkahaların ve bas
vuruşlarının içinde, o az önceki bakışın yarattığı tanıdık olmayan o ağır
boşluğu dinliyordu. Müzik ne kadar yükselirse yükselsin, arkasındaki o masada
oturan adamın varlığı bir sessizlik bombası gibi zihninde patlıyordu.
Bir an sonra…
Direndi, tırnaklarını avuç içine geçirdi ama başaramadı. Bakmak istemeden,
ruhunun bir parçası kopup o yöne gitmek istercesine tekrar baktı.
Orhan hâlâ
oradaydı. Hiç kımıldamamıştı. Ama bu kez bakmıyordu; yanındaki adamlara bir
şeyler fısıldıyordu. Ancak İncilâ biliyordu; o bakış oradaydı, ensesinde,
saçlarının arasında, nefesinde saklıydı. Orhan Sencer, sadece varlığıyla bile
İncilâ'nın kurduğu o muazzam kaleyi sarsmaya yetmişti. Serenay koluna dokunarak
bir şey sordu, İncila cevap vermek için masanın üzerine eğildi. Gülümseyerek
aldığı cevaba başını salladı. Tekrar gözlerinin kıyısından masaya baktı ama kadife
masa boştu. Kalbi, ritmi bir anlığına şaşırdı; göğüs kafesinde düzensiz bir
davul sesi yükseldi. Gözleri masayı, çevresini, arkadaki loş koridoru hızla
taradı. Yoktu. Sanki hiç orada olmamış, o bakışları İncilâ’nın zihni uydurmuş
gibiydi. Bu belirsizlik, varlığından daha rahatsız ediciydi. Umursamayarak omuz
silkti, elindeki kadehi sıktı. “Umursama,” dedi kendine, sesi içinden
bir emir gibi yankılandı. “Bir bakıştan anlam çıkarma, kendini bu kadar
merkeze koyma.”
Tekrar
arkadaşlarına döndü. Tam biri saçını savurup yüksek sesle, kahkahalarla bir şey
anlatırken, tam ortamın gürültüsü zirveye ulaşmışken, arkasından… çok yakından…
nefesine karışan o ses duyuldu.
Düşük,
kadifemsi, müziğin vahşi temposunun içine bir yılan gibi sızan o ton, “Beni mi
arıyorsun?” diye soluğunu tam kulağının bitimine üfledi.
İncilâ’nın
bedeni, zihninden önce tepki verdi. Omuzları bir yay gibi gerildi, sırtı
dikleşti. Nefesi bir anlığına boğazında, buzdan bir yumru gibi asılı kaldı. O
ses… ne yüksek ne de iddialıydı. Ama mesafesi yanlıştı. Fazla yakındı.
İnsanların birbirine yalnızca en mahrem anlarında, ya da bir savaşa başlamadan
hemen önce bu kadar yaklaşabildiği bir aralıktaydı.
Yavaşça
döndü.
Orhan Sencer,
tam arkasındaydı.
Işık tam
yüzüne düşmüyordu. Kulübün mor ve amber renkli yarı karanlığı, hatlarını daha
keskin, bakışlarını daha derin ve anlamlı kılıyordu. Gözlerinde ne ucuz bir
zafer ne de bir acele vardı. Sanki bu an, yıllar önce yazılmış bir senaryonun
kaçınılmaz sahnesiydi. Bir adım bile geri durmamıştı; yine de üzerlerine
abanmış kaba bir tehdit gibi değildi. Tam tersine, varlığını sessizce geri
çekerek ama ruhunu ileri sürerek hissettiren türden bir baskı kuruyordu.
İncilâ’nın
sesi, içindeki fırtınaya inat düşündüğünden daha sakindi. “Aramıyordum. Sadece
kalabalığın gürültüsü bazen yanıltıcı oluyor.”
“Öyle mi?”
dedi Orhan, kaşlarının kenarı belli belirsiz kıpırdayarak. “Gözlerin başka bir
şey söylüyordu. Kaçan bir şeyi yakalamaya çalışan bir avcı telaşı vardı o
bakışlarda.”
“Her şeyden
senaryo yazmanız kötü bir huy olsa gerek.” Adam tek kaşını kaldırdığında insanı
açıklamaya iten o küstah yüzü parlıyordu. “Gözlerim kalabalığı tarıyordu,” diye
karşılık verdi İncilâ, sesindeki mesafeyi koruyarak. “Tanıdığım birinin masadan
bu kadar çabuk kalkması dikkatimi çekmiş olabilir. Bu mekânda olağan bir
refleks, fazlası değil.”
“Tanıdığın…”
“Tanışmıyor
muyuz, dün iki yüzünüzü de hayli yakından göstermiştiniz. Üstelik bakışlarımın
sizdeki etkisi ne kadar büyükmüş, şaşırdım.”
“Büyük…” dedi
Orhan yumuşak ama net bir tonla, aralarındaki havayı elektriklendirerek. “Ama
cevap bu değildi. Bakışların, bir şeyi kaybettiğinde bakılan türden bir
arayıştı. Sahip olduğunu sandığın bir gücün elinden kayıp gitmesinden korkar
gibiydin.”
İncilâ bir an
sustu. Adamın kelimeleri ruhunun en korunaklı köşelerine dokunuyordu. Sonra
çenesini hafifçe, meydan okurcasına kaldırdı. “Kendinizi fazla önemsiyorsunuz
Orhan Bey. Görünmezlik pelerininizden etkilenmedim.”
“Bunu bana
daha önce de söylemişlerdi.” Dudaklarının kenarındaki o silik gülümseme
derinleşmedi ama geçen seferki konuşmalarını harfi harfine hatırlıyor olması,
İncilâ’yı içten içe sarsmıştı. “Ama genelde haklı çıkıyorum. Ben hafızamda
hiçbir detayı tesadüfe bırakmam. Özellikle de sizinle ilgiliyse.”
Serenay,
ortamın aniden ağırlaşan havasını fark etmişti. Gözleri bir an ikisi arasında
gidip geldi, korkuyla soluğunu tuttu ve sevgilisinin uyarısını hatırlayarak bir
adım geride durmayı başardı. Orhan’ın devasa karizması karşısında bir an
duraksadı. “İncilâ?” dedi temkinli bir neşeyle. “Bir şey mi oldu?”
“Hayır,” dedi
İncilâ hemen, sesi bir kalkan gibi araya girdi. “Sadece—” Cümlesini
tamamlamadı. Orhan’ın varlığı, zihnindeki kelimeleri yerinden oynatıyor,
cümleleri deviriyordu.
“Hoş geldiniz
Orhan Bey, nasılsınız?”
Orhan, Serenay’a kısa bir bakış attı. Ne bir
selam ne de bir sohbet girişimine alan açtı. Sanki o an dünyadaki tek ses ve
tek görüntü hakkını sadece İncilâ için saklıyordu.
“Masamız
dolu.” dedi İncila, onun gitmesi gerektiğini belirtti.
“Sohbetinizi
bölmek istemem,” dedi Orhan, ama tonu tam tersini söylüyordu; bu bir
müdahaleydi. “Sadece bir cümlelik merakımı gidermek istedim. Beş yılın tozunu
üzerimizden atmış mısınız, yoksa hala o asilliğin arkasına mı saklanıyorsunuz?”
“Merak
tehlikeli bir alışkanlık,” dedi İncilâ, gözlerini Orhan’ın gözlerine
sabitleyerek. “Hele ki haddini aşıp başkasının güvenli alanına taşarsa. Benim
saklandığım yer asillik değil, mesafe.”
“Alan,” diye
tekrarladı Orhan, kelimeyi bir şarabın tadına bakar gibi tarttı. “Sınırlarını
bu kadar net çizen biri olduğunuzu bilmiyordum. Ama unutmayın, bazı sınırlar
sadece daha büyük bir fırtınayı davet etmek için çizilir.”
“Bilmediğiniz
çok detaya giriş yapmanız da sizin karakterinizin sınır tanımadığını, kural
çiğnemeyi sevdiğini gösteriyor,” dedi İncilâ, sesi şimdi bir bıçak kadar
keskindi. “Ve emin olun, bunları bilmek zorunda da değilsiniz. Hayatımdaki
hiçbir detay sizin ilginize amade değil.”
Orhan başını
hafifçe yana eğdi. Bu, geri çekilmek değil; daha çok dişli bir rakibin
hamlesini takdir etmek, oyunun kurallarını kendi lehine çevirmekti.
“Geçen sefer
yarım kalan bir konuşmamız vardı İncilâ. Kaçarak bitirdiğiniz o konuşma...”
“Ben yarım
bırakmadım,” dedi İncilâ, kelimelerin üzerine basa basa. “Ben davetsiz
misafirimize söyleyeceklerimi söyledim ve konuyu bitirdim. Sizin bunu bir
saplantı haline getirip sürdürmeniz sadece sizin sorununuz.”
Orhan bir
adım daha yaklaştı; şimdi aralarındaki mesafe sadece bir fısıltı kadardı.
“Sence bitti mi?” dedi, sesi müziğin ritmini bastıran bir derinlikle. “Ben
bitti demeden hiçbir hikâye son bulmaz İncilâ. Sadece yeni bölüme hazırlık
yapılır. Ve inan bana, bu bölüm çok daha gürültülü olacak.”
Bu sözle
adamın dudakları yavaşça büküldü; Orhan, karşısındaki kadının dik başlılığında
kendine ne kadar benzediğini bir kez daha, bu kez daha sarsıcı bir netlikle
gördü. Aralarındaki çekim, iki sert metalin birbirine sürtünürken çıkardığı
kıvılcımlar gibi yakıcıydı.
“Bitişler,”
dedi Orhan, sesi kulübün gürültüsünü delen, sadece İncilâ’nın ruhuna ulaşan
alçak bir frekanstaydı. “Her zaman iki taraflı değildir İncilâ. Bir tarafın
noktayı koyması, diğer tarafın cümleyi bitirdiği anlamına gelmez. Bazı
hikâyeler, sen bittiğini sandığın an aslında yeni başlıyordur.”
Müzik bir
anda yükseldi. DJ, ritmi aniden değiştirerek seti daha karanlık ve sert bir
tona taşımıştı. Baslar artık sadece zemini değil, doğrudan göğüs kafesini
titretiyordu. Kalabalık, bu yeni enerjiyle yeniden coştu; bedenler birbirine
daha çok yaklaştı, sesler birbirine karıştı. O anlık gürültü patlaması,
aralarındaki gerilimi dış dünyaya karşı görünmez kıldı ama etkisini yok etmedi;
aksine, onları bu kaotik evrenin içinde iki kişilik bir mahşere hapsetti.
İncilâ bir
adım geri attı. Bu sadece fiziksel bir mesafe değildi; zihinsel olarak da
kendini bu adamın kurduğu manyetik alandan çekip çıkarmaya çalışıyordu.
“İzninizle,”
dedi. Bu kez sesinde en ufak bir alay, bir meydan okuma ya da çocuksu bir hırs
yoktu. Sadece çelik gibi soğuk bir nezaket kalmıştı. “Arkadaşlarım ve bu gece
kutlamam gereken bir hayatım var. Sizinle bu anlamsız kelime oyunlarını
sürdüremeyecek kadar meşgulüm.”
Orhan yolunu
kesmedi. Beklenmedik bir şekilde, yarım adım geri çekilerek yolu ona tamamen
açtı. Ama bakışlarını bir an bile çekmedi.
“Elbette,”
dedi Orhan, sesi müziğin altına sızan uğursuz bir kehanet gibiydi. “Git ve o
sahte neşenin tadını çıkar. Ama şunu bil; ben beklemeyi bilirim. Sabırla
bekleyen bir adam için bir gece, sadece bir saniyedir.”
“Buna gerek
yok,” dedi İncilâ, sesi titremesin diye dişlerini sıkarak. “Çünkü beklediğiniz
kapı çoktan mühürlendi.”
“Benim için
var,” diye fısıldadı Orhan, bakışlarıyla onu kilitledi. “Mühürleri kırmak, en
sevdiğim oyunlardan biridir.”
İncilâ dönüp
grubuna doğru yürüdü. Adımları düzgün, başı dikti. Omuzları bir santim bile
düşmemişti. Dışarıdan bakıldığında hala o ulaşılmaz, asil kadındı. Ama kalbinin
ritmi, kulübün o vahşi müziğine ayak uyduramıyordu; kendi içinde, Orhan’ın
sesinin tonunda bambaşka bir ritim tutturmuştu.
Arada bir şey
olmuştu; adı konmamış, kanıtlanamaz ama inkâr da edilemeyecek kadar ağır bir
şey. Havada asılı kalan o yoğunluk, İncilâ’nın tenine bir mühür gibi
kazınmıştı. Arkasından gelen o kadifemsi sesi bir daha duymadı. Ama bakışının,
iki kürek kemiğinin tam ortasında, sıcak bir kurşun gibi asılı kaldığını
hissetti.
Gecenin geri
kalanı, İncilâ için bir sis perdesinin arkasında geçti. Ne içtiği pahalı
içkinin tadını alabildi, ne Serenay’ın abartılı kahkahalarındaki rahatlığı
hissedebildi, ne de müziğin gürültüsünde kaybolabildi. Kulübün parıltılı
ışıkları bile artık ona sönük geliyordu.
Çünkü bazı
bakışlar ve bazı sesler, bir kez ruha değdi mi; ne kadar uzağa kaçarsan kaç, ne
kadar kalabalığa karışırsan karış, asla geri çekilmezdi. İncilâ o gece anladı
ki; Orhan Sencer onun hayatına sadece girmemişti, hayatının tüm koordinatlarını
yeniden belirlemişti. Bunu kabul etmek istemediği için kulübün o boğucu ve
gürültülü atmosferinden kendini dışarı attığında, gecenin serin havası yüzüne
çarptı. Ciğerlerine derin bir nefes çekti ama ferahlayamadı; zihni hâlâ
içerideki o kadifemsi sesin ve karanlık bakışların kıskacındaydı.
Tam aracını
beklemek için kaldırıma yönelecekti ki, onu gördü.
Orhan Sencer,
kulübün girişinde, loş sokak lambalarının altında bir grup takım elbiseli, sert
çehreli erkekle ayakta duruyordu. Aralarında ciddi bir şeyler konuşuyor
gibiydiler; Orhan’ın duruşu, o grubun tartışmasız lideri olduğunu her halinden
belli ediyordu. Adamlardan biri hararetli bir şeyler anlatırken, Orhan sanki
görünmez bir radarla İncilâ’nın çıkışını sezmiş gibi başını yavaşça o yöne
çevirdi.
Bakışları
havada çarpıştı.
İncilâ’nın
ona baktığını fark ettiği an, Orhan’ın yüzündeki o ciddi ifade yerini sinsi,
insanın kanını donduran ama bir o kadar da davetkâr bir gülüşe bıraktı. Bu, "Gidebilirsin
ama benden kaçamazsın" diyen bir gülüştü. Gözlerini İncilâ’nın
gözlerinden ayırmadan, çok hafif, neredeyse alaycı bir baş selamı verdi. Bu
selam, sadece bir veda değil, gelecekteki bir karşılaşmanın sessiz
randevusuydu.
Tam o
saniyede, siyah, camları zifiri karanlık devasa bir sedan araç adamın önünde
durdu. Şoför hızla inip arka kapıyı açtı. Orhan, bakışlarını son bir kez
İncilâ’nın üzerinde gezdirdikten sonra, arkasına bile bakmadan o karanlık gövdeli
zırhın içinde kaybolup gitti. Araba, gecenin içinde sessiz bir yırtıcı gibi
süzülerek uzaklaştı.
Aynı anda
İncilâ’nın kendi aracı da tam önlerinde durdu. Serenay, içerideki neşesini hâlâ
üzerinde taşıyarak, "Harika bir geceydi, değil mi?" diye cıvıldayarak
şoförün açtığı kapıya yöneldi.
İncilâ,
Orhan’ın gidişini izlerken kalbinin kulaklarında attığını hissediyordu.
Serenay’ın sorusuna cevap vermedi; sadece donuk bir ifadeyle arabaya bindi.
Kapı kapandığında, dışarıdaki gürültü kesildi ama İncilâ’nın içindeki fırtına
daha yeni başlıyordu. Araba hareket ederken dikiz aynasından sokağın köşesine
baktı; Orhan gitmişti ama bıraktığı o sinsi gülüş, arabanın içindeki o karanlık
boşlukta asılı kalmıştı.
Serenay yan
tarafta telefonunu kurcalayıp gecenin fotoğraflarına bakarken, İncilâ camdan
dışarıdaki akıp giden ışıklara bakıyordu. Ama gördüğü tek şey, o sinsi gülüş ve
"Ben beklemeyi bilirim" diyen o kadifemsi sesti.
Ertesi gün
öğleden sonra, malikânenin bahçesi yine kalabalıktı. Havuz başı, bir önceki
gecenin o kaotik ve gürültülü izlerini bir illüzyon gibi örtmüş, yerini sahte
bir sükunete bırakmıştı. Şezlonglar yarım daireler halinde dizilmiş, beyaz
keten örtüler öğle güneşinin altında göz alıcı bir parlaklıkla titriyor;
kristal bardaklar gümüş tepsilerde buzların melodik tınısıyla birbirine
çarpıyordu. Müzik vardı ama dün geceki kulüp sesleri gibi saldırgan değildi;
daha çok rüzgârın taşıdığı, varlığı ancak sessizlikte fark edilen bir uğultu
gibiydi.
İnsanlar
konuşuyor, yapay kahkahalar savuruyor, suya ayaklarını sokup hayatın o sığ ve
pırıltılı yüzeyinde kulaç atıyordu. Ama Veysi, bu tablonun bir parçası değil,
içine yanlışlıkla çizilmiş bir leke gibiydi.
İncilâ, eve
dış kapıdan adım attığında malikânenin soğuk taş duvarları üzerine bir kâbus
gibi çöktü. Çantasını omzundan indirirken bahçeye açılan camlardan süzülen
sesler, birer uyarı sinyali gibi kulaklarını doldurdu. Bir an durdu; kalbi
sanki dün geceki kulüp köşesinde kalmış gibi düzensizce çarptı. Nefesini
topladı, yüzüne o aşılmaz mermer maskesini yerleştirdi. Dün geceden kalma,
Orhan’ın o kadifemsi sesinin bıraktığı ağırlık hâlâ omuzlarındaydı ama bunu bu
evdeki yırtıcılara göstermeye niyeti yoktu.
Bahçeye
çıktığında, Veysi’yi havuzun hemen kenarında gördü. Takım elbisesizdi.
Gömleğinin en üst iki düğmesi açılmış, kollarını hırsla dirseklerine kadar
sıvamıştı. Normalde kusursuzluğa tapan Veysi için bu, kontrolü kaybetmenin
görsel bir ilanıydı. Elindeki kadehi sıkıyordu ama içmiyordu; buzlar kadehin
içinde eriyip gitmişti. Kendi kendine bir şeyler fısıldıyor, eliyle saçlarını
sertçe geriye itiyor, ardından cebindeki telefonu çıkarıp ekranına sanki bir
idam kararı bekler gibi bakıyordu.
İncilâ’yı
gördüğü an, Veysi’nin yüzündeki o dağınık ifade bir anlığına dondu. Gözlerinde,
bir yangını söndüremeyeceğini anlayan birinin çaresiz parıltısı vardı. Hızla
yanına geldi; adımları toprağı döver gibiydi.
“Geç kaldın,”
Sesindeki tını bir sitem değil, sığınacak bir bahane arayan adamın huzursuzluğu
gibiydi.
“Neye geç
kaldım Veysi?”
“Eve, erken
gelirsin sanmıştım.”
“Bir şey mi
kaçırıyorum!” dedi etrafa bakarak, “Hem bu kalabalığın sebebi ne?”
“Arkadaşlar
ziyarete gelmek istedi, kıramadım.”
“Bir sorun mu
var?”
“Yok, ne
olsun. Sen etrafımda olmayınca huzursuz oluyorum, evden de haber vermeden
çıkmışsın. Bir planın olduğundan da bahsetmemiştin, evden çıkmazsın sanmıştım.”
“Planım
yoktu,” dedi İncilâ sakince. “Kitapçıya uğradım, birkaç kitap aldım.” Gözlerini
ağabeyinin kanlanmış göz bebeklerinden ayırmıyordu. “Sen ne çeviriyorsun?”
“Abi olan
benim ve ben bir şey çevirmem.”
“Huzursuzsun.”
“Sıcaktan.”
dedi Veysi, bir şey söyleyecek gibi oldu, dudakları titredi ama kelimeler
boğazında düğümlendi. Bunun yerine, beklenmedik, neredeyse ürkütücü bir
hamleyle İncilâ’nın elini tuttu. Bu, Veysi için bir sevgi gösterisi değil,
uçurumdan düşmemek için bir dala tutunma refleksiydi. Parmakları İncilâ’nın
tenini canını yakacak kadar sıkıyordu.
“Gel,” dedi
kısa, emir kipiyle. “Şurada, kimsenin bizi duyamayacağı bir yerde oturalım.”
Onu bahçenin
en ücra, gölgede kalan köşesine doğru çekerken İncilâ, Melis’i gördü. Melis,
bir şezlongun kenarına tünemiş, bacak bacak üstüne atmış, avını izleyen bir
leopar gibi onları süzüyordu. Güneş gözlüklerinin koyu camları ardında
sakladığı bakışları, Veysi’nin İncilâ’nın elini tuttuğu o noktaya
kilitlenmişti.
“İncilâ,”
dedi Melis, sesi neşeli ama bir o kadar da keskin bir tondaydı. “Dün gece bir
anda kayboldun, seni göremedik. Gece gerçekten nasıldı? Yoksa bizim
bilmediğimiz bir sürprizle mi karşılaştın?”
“Normal,”
dedi İncilâ, kadının sorusundaki iğneyi sezerek. “Sen her zamanki gibi
kalabalığın içindeydin, beni fark etmemen doğal.”
“Ah,
kalabalık, gürültü ve biraz da tehlikeli dedikodular,” dedi Melis omuz
silkerek. Bakışlarını Veysi’nin İncilâ’nın elini bırakmayan parmaklarına dikti.
“Abinin acelesi var sanırım, sizi tutmayayım.”
Serenay o
anda yanlarına geldi. “Kuzum hoş geldin.”
“Hoş
görmedim.”
“Bugün ortam
daha sakin olsun, fırtınadan önce biraz nefes alalım istedik.”
“Fırtına?”
“Biraz
tartıştık ta…” diyen Veysi başını salladı ama gözleri hala etrafta, sanki bir
baskın bekliyormuş gibi tur atıyordu. “Evet… şimdi iyiyiz,” dedi ama sesi buz
gibi titriyordu.
İncilâ,
ağabeyinin yüzüne baktı. Veysi tedirgin değildi; o, dehşet içindeydi. Bir
şeyler olmuştu ya da olmak üzereydi. “Bir sorun mu var Veysi? Ellerinin bu
kadar titremesi iş meseleleriyle açıklanacak bir şey değil.”
Veysi hemen
başını çevirdi, yüzüne yapay bir ciddiyet takınmaya çalıştı. “Yok,” dedi fazla
hızlı, fazla yüksek bir sesle. “Neden olsun? Sadece yorgunum.”
Kardeşini
çekiştirmeye devam ederken, Serenay henüz oturduğu yerden ayağa kalkıp
yanlarına geldi, elini Veysi’nin omzuna koydu; bu bir sahiplenme hareketiydi.
“Veysi sabahtan beri biraz gergin,” dedi, durumu yumuşatmaya çalışarak ama
gözleriyle İncilâ’ya başka bir mesaj veriyordu. “Biliyorsun, piyasalar bu
aralar hareketli. Bazı 'beklenmedik' isimler masaya oturdu.”
İncilâ’nın
zihninde Orhan’ın o masada kadehi kaldırışı canlandı. Beklenmedik isimler.
Veysi nihayet
İncilâ’nın elini bıraktı ama avuç içindeki sıcaklık, bir ateş lekesi gibi
kalmıştı. “Biraz bizimle otur,” dedi Veysi, sesi bir yalvarış gibi kısıldı.
“Sonra… sonra konuşuruz.”
“Neyi
konuşacağız Veysi? Beni neyin içine çekiyorsun?”
Veysi bir an
sustu, havuzun sakin suyuna baktı; suyun yüzeyindeki yansımalar sanki bir devin
ayak sesleriyle titreşiyordu. “Sonra,” dedi tekrar. “Şimdi sadece yanımızda
dur. Senin varlığın… bazı dengeleri değiştiriyor.”
Serenay,
kadehini havaya kaldırarak aradaki gerginliği dağıtmak için sahte bir kahkaha
attı. “Bugün kavga yok, dedikodu yok. Sadece güneş ve biz. Söz verdik değil mi
Veysi?”
İncilâ
hafifçe gülümsedi ama içindeki o karanlık his buz gibi büyüyordu. Bakışları
bahçe kapısına kaydı. Orada olmayan birinin gölgesini arıyordu. Bir şey vardı;
dünden kalma bir kalıntı değil, bugün tüm şiddetiyle başlayacak olan bir
yıkımdı bu. Ve Veysi, bu yıkımın altında kalmamak için kardeşini bir kalkan
gibi önüne sürdüğünü henüz itiraf edemiyordu.
Veysi’nin
gözü bir noktaya takılı kaldı. İncilâ bunu önce fark etmedi; ta ki ağabeyinin
dizinin sabırsızca, ritmik bir öfkeyle sallanmaya başladığını görene kadar. Bu,
Veysi’nin maskesinin altındaki çatlağı ele veren en büyük zayıflığıydı. Ne
zaman kontrol duygusu avuçlarından kaysa, bedeni böyle isyan ederdi.
İncilâ
refleksle başını çevirerek onun baktığı yere baktı.
Tam o sırada,
evin girişinden bir korumanın hızlı adımlarla yaklaştığı görüldü. Veysi
kadehini masaya öyle bir çarptı ki, kristalden küçük bir çatlama sesi geldi. Adrenalin,
bahçedeki kuş seslerini bir anda susturdu. Yeni bir oyun, dün geceden çok daha
kanlı bir hamleyle başlıyordu.
Bahçenin o
ağır ve yapay sükuneti, Orhan Sencer’in girişte belirmesiyle birlikte cam bir
vazonun yere çakılması gibi tuzla buz oldu. Güneş hâlâ tepedeydi ama İncilâ
için gökyüzü bir anda kararmış, tüm ışıklar sadece o noktaya, o adamın üzerine
odaklanmıştı. Yine o kusursuz, üzerine dikilmiş bir zırh gibi duran koyu renk
takım elbisesiyle fit bedenini sergiliyordu. Ama bu kez kravatsızdı; gömleğinin
açık yakası, ona vahşi bir rahatlık ve ürkütücü bir özgüven katıyordu. Buraya
bir misafir gibi değil, mülkünü denetlemeye gelmiş bir mal sahibi gibi,
kendinden emin adımlarla girdi. Korumaları geri çekilerek çevreyi gözlemlerken,
o içeri adımını attığı an, kalabalığın içinde hiç duraksamadan, bir pusula
iğnesi gibi gözleri doğrudan hedefi buldu. İncilâ’nınkilerle çarpıştı.
Bu bir
tesadüf değildi. Bakışlarını kalabalıkta dolaştırmamıştı bile. Orhan, buraya
sadece tek bir şey için gelmişti ve o şey tam karşısında duruyordu.
“Şaka mı ya…
Yine mi?” diye geçirdi içinden İncilâ. Dudakları belli belirsiz aralandı,
öfkesi midesinden boğazına doğru yakıcı bir asit gibi yükseldi. Başını sertçe
Veysi’ye çevirdi; gözlerinde ağabeyini yerle bir edecek bir nefret vardı.
“Pes artık,”
dedi alçak ama bıçak kadar keskin bir sesle. “Ben baktığım her yerde, aldığım
her nefeste bu adamı görmek zorunda mıyım Veysi? Bu ev benim sığınağım mı yoksa
onun av sahası mı?”
Serenay,
durumu yatıştırmak istercesine elini İncilâ’nın bileğine uzattı. Dokunuşu
yumuşaktı ama İncilâ’nın içi çoktan gerilmiş bir yay gibi titriyordu. Elini
çekmedi ama Serenay’ın bu "her şeyi kontrol altındaymış" gibi
davranan tavrı, yangına körükle gitmekten başka bir işe yaramıyordu.
İncilâ,
gözlerini Veysi’nin üzerinden bir an bile çekmeden konuştu. “Bu iş artık midemi
bulandırıyor. Senin derdin ne Veysi? Bu yaşadığımız şey berbat bir tesadüf mü,
yoksa sen bu adamı bile isteye hayatımın orta yerine mi davet ediyorsun? Çünkü
eğer sen çağırıyorsan bu ihanettir, o kendisi geliyorsa bu senin acizliğindir.
İkisi de birbirinden korkunç!”
Veysi ağzını
açtı ama tek bir kelime bile dudaklarından dökülmedi. İlk kez, kelimelerin
efendisi olan o adam, bir dilsiz gibi kalakalmıştı. Bakışları çaresizce
Orhan’ın duruşuyla İncilâ’nın öfkesi arasında mekik dokudu. Ne kendini
savunabildi ne de bu durumu inkâr edebilecek bir yalan bulabildi.
Bu sessizlik,
İncilâ için bir itiraftan daha fazlasıydı.
Çantasını
şezlongun yanından tek bir hamlede aldı. Hareketi aceleci değildi ama o kadar
kesindi ki, bir daha geri dönmeyeceği hissediliyordu. Serenay’a dönmedi, yüzüne
bile bakmadı. Sadece omzunun üzerinden, havayı donduran soğuk bir cümle bıraktı.
“Boş ver,” dedi. “Oyununuz bittiğinde ya da bu adamı kapı dışarı edecek
cesareti bulduğunda haber verin. O zamana kadar beni yok sayın.”
Ve arkasına
bakmadan, topuklarını taş zemine birer mühür gibi vurarak eve doğru yürüdü.
Tok, tok, tok... Bahçedeki fısıldaşmalar kesildi, müzik sanki İncilâ’nın
öfkesiyle bastırılmış gibi daha derinden gelmeye başladı. Kimse "Dur"
diyemedi. Kimse arkasından gitmeye cesaret edemedi.
Orhan Sencer,
havuz başında, bir heykel kadar hareketsiz duruyordu. Bakışları, İncilâ’nın
kapıdan içeri girerken kaybolan siluetini saniye saniye takip etti. İncilâ’nın
öfkesi, Orhan’ın karanlık dünyasında bir besin kaynağı gibiydi. Dudaklarının
kenarında, zafer kazanmış bir komutanın değil, oyunun en eğlenceli kısmına yeni
geçen bir oyuncunun o belli belirsiz, sinsi kıvrımı belirdi.
İncilâ içeri
girdiğinde, koridorun serinliği bile onu sakinleştiremedi. Merdivenlere
yöneldiğinde, bahçeden Orhan’ın o derin ve otoriter sesinin yükseldiğini duydu:
“Zor bir
misafir,” demişti Orhan, Veysi’ye hitaben. “Ama asıl değer, her zaman zor
kazanılanın içindedir.”
İncilâ
ellerini kulaklarına kapadı ve odasına doğru koştu. Kapıyı arkasından
kilitlediğinde, bu savaşın artık sadece bir kaçışla bitmeyeceğini, Orhan
Sencer’in o mühürlü kapıları kırmak için çoktan balyozunu hazırladığını en
derinden hissetti.
Odasının
mahremiyetine sığınmasına rağmen kalbi hâlâ göğüs kafesini dövüyordu. Aynadaki
aksine baktı; yanakları öfkeden ve o tuhaf, adını koyamadığı heyecandan al al
olmuştu. "Bitti, istemediğimi gördü." diye mırıldandı kendi kendine.
"Ona haddini bildirmesi lazım. Bir daha bu kapıdan içeri girmeye cesaret
edemez."
Saçlarını
hırsla taradı, üzerindeki o yeşil elbiseyi çıkarıp atmak istese de vazgeçti; bu
bir kaçış gibi görünsün istemiyordu. Yaklaşık iki saat boyunca odasında kendi
iç savaşını verdi. Veysi’nin dırdırını, Orhan’ın o küstah bakışlarını zihninden
kovmaya çalıştı. Sonunda, Orhan’ın çoktan gitmiş olduğunu, Veysi’nin de çalışma
odasına çekildiğini umarak, bir bardak buz gibi su içmek için aşağı inmeye
karar verdi.
Merdivenleri
sessizce, parmak uçlarında indi. Ev sessizdi, herkesin gitmiş olduğunu
duyumsamamıştı. Mutfağa geçip suyunu içti, serinliğin boğazından aşağı
süzülüşüyle biraz olsun rahatladığını hissetti. Bahçeye açılan cam kapıya doğru
yaklaştı. Madem misafirleri gitmişti, dışarıdaki akşam esintisini teninde
hissetmek istiyordu.
Ancak kapıyı
araladığı anda nefesi boğazında düğümlendi.
Gitmemişti.
Herkes gitmiş ama asıl gitmesi gereken gitmemişti.
Orhan Sencer,
az önce fırtınaların koptuğu o aynı şezlongda, sanki onun tarafından ciddi bir darbe
alan ve o ağır sözleri işiten adam o değilmiş gibi büyük bir sükunetle
oturuyordu. Başkası olsa yüzüne bakmazdı ama adam gözbebeklerinin içine
bakıyordu. Ceketini çıkarmış, üzerindeki gömleğin kollarını hafifçe
dirseklerine kadar katlamış, bacak bacak üstüne atmıştı. Ama asıl şaşırtıcı
olan, elindeki kitaba tamamen gömülmüş olmasıydı.
İncilâ olduğu
yerde donup kaldı. Onun çoktan o siyah lüks arabasına binip bu malikaneyi terk
ettiğini hayal etmişti. Oysa o, akşamın loş ışığında, havuz başındaki lambanın
sarı aydınlığı altında, sanki dünyanın en huzurlu yerindeymiş gibi kitap
okuyordu.
Orhan, başını
kitaptan kaldırmadan, İncilâ’nın orada olduğunu, onu izlediğini her zerresiyle hissederek
konuştu. “Geri geleceğini biliyordum İncilâ. Kaçışların bile bir ritmi vardır
ve senin ritmin her zaman meraka geri döner.”
İncilâ
şaşkınlığını gizleyemeyerek bir adım öne çıktı. "Siz... Siz hâlâ
gitmediniz mi? Veysi nerede?"
Orhan yavaşça
başını kaldırdı. Gözlüklerini kitabın arasına ayraç gibi koyup kapattı.
Bakışları, az önceki o vahşi arzuyla değil, bu kez daha derin, daha stratejik
bir sakinlikle kızın üzerinde gezindi.
“Veysi,
Serenay’ı bir köşeye çekiyordu az evvel. Yarım saate döner, işinin uzun
süreceğini sanmıyorum.” dedi sesi evin sessizliğinde yankılanarak. “Gitmemi mi
bekliyordun? Yarım bıraktığım hikayeleri sevmem ben. Ne kitaplarda, ne de
hayatta.”
İncila adamın
elindeki kitaba baktı. Kahretsin, onu bugün almıştı ve şimdi ellerindeydi.
“Benim kitabım.”
“Evet, ilginç
bir kitap. Senin zekanı anlamak için ne okuduğuna bakmak istedim ama uzay
bilimi okuyacağını hiç tahmin etmemiştim.”
İncilâ,
adamın bu sarsılmaz rahatlığı karşısında ne yapacağını şaşırdı. Geçenlerde ona
ona diz atmış, hakaret etmiş, gece görmezden gelmiş, az önce yok saymıştı ve o
hala karşısındaydı. Üstelik karşısında onun kitabını okuyacak kadar da
cüretkardı. Bu adamın zihni, İncilâ’nın bildiği hiçbir kurala uymuyordu.
"Neden
gitmediniz Orhan Bey?" diye sordu, sesi bu kez daha kısık ama hâlâ
savunmadaydı.
Orhan ayağa
kalktı, kitabı yanındaki sehpaya bıraktı. "Çünkü," dedi ona doğru
ağır adımlarla yürürken, "ayni nehirde ikinci kez yıkanıp
yıkanmayacağımızı merak ediyordum. Ve görüyorum ki, su hâlâ çok soğuk ama sen
girmeye hazırsın."
İncilâ, bu
sarsıcı sorunun altında ezilmemek için derin bir nefes aldı. Orhan Sencer’in
bakışları, bir yönetmenin vizöründen bakıyormuşçasına keskin ve ayıklayıcıydı;
sanki üzerindeki o yeşil elbiseyi, takındığı o mesafeli tavrı ve Veysi’nin ona
biçtiği "korunan küçük kardeş" rolünü tek hamlede soyup çıkarıyordu.
“Beni ikinci
defa görmezden geldin.”
“Ne büyük
suç, cezam sizi sonsuza kadar görmemek olsun.”
“Buna
dayanamam, böylesi bir ceza sana ödül bana kahır olur.”
“Ne mutlu,
doğru yoldayım.”
Orhan,
havuzdan gelen su seslerini ve Veysi’nin arka bahçeden gelen öfkeli
solumalarını tamamen yok sayarak gövdesini İncilâ’ya doğru hafifçe eğdi. Sesi,
gecenin karanlığına karışan kadife bir zehir gibiydi.
“Size Buzlar
Kraliçesi diyorlar.”
“Size de
Pabucumun İmparatoru diyorlar.”
“Sadece
İmparator dediklerini duymuştum, ikincisi sizin katkılarınızla oldu sanırım.”
Kız konuşmadı. “İyi misin dün geceden sonra?”
“Fena
sayılmaz.”
"Fena
sayılmaz mı?" dedi Orhan, kelimeyi dudaklarında alaycı bir tatmış gibi
evirip çevirerek. "Bu cevap, ruhu olan bir kadının değil, bir dekorun
cevabı İncilâ. Fena sayılmayan şey bu havuzun suyu ya da akşamki yemeğin tuzu
olabilir. Ama senin hayatın... Senin gibi gözlerinden ateş sıçrayan bir kadın
için bu 'fena sayılmaz' cevabı, aslında yavaş yavaş ölmekte olduğunun
itirafıdır."
İncilâ,
tırnaklarını avucuna daha sert geçirdi. "Kendi hayatımı nasıl yaşadığım
sizi neden bu kadar ilgilendiriyor?" diye terslendi.
“Seninle
alakalı birçok şey dikkatimi çekti diyelim, belki bir miktar seni korumaya
gönüllü olmak istiyorumdur.”
"Ben
burada güvendeyim. Ama sizin yanınızda tehdit altında hissediyorum.”
“Sana asla
zarar vermem. ama Veysi sana zarar veriyor, bu da hoşuma gitmiyor.”
“Size ne
bundan.”
“İlgi alanım
diyelim.”
“Veysi beni
seviyor ve koruyor, bana asla zarar vermez."
Orhan, bu kez
sahici bir kıkırtıyla karşılık verdi; sesi otoriteyle bilenmişti. "Koruyor
mu? Hayır, o seni sadece rafa kaldırmış. Değerli bir vazo gibi, kırılmasın diye
karanlık bir köşeye hapsetmiş. Ama o vazo toz tutuyor İncilâ, farkında değil
misin? Bu yaşam dediğin şey, aslında bir başkasının başarısının gölgesinde
serinlemekten başka bir şey değil. Sen bu hayatın öznesi değil, sadece dolaylı
tümleçisin."
Bir saniye
durdu, bakışlarını kızın kışkırtıcı saçlarından çekip doğrudan göz bebeklerine
çiviledi.
"Havuz
başında başkalarının hayatlarını izleyerek yaşlanmak, senin o hırçın ruhuna
hakarettir. Veysi seni severek değil, seni kendine muhtaç ederek büyütüyor.
Seni yönlendirmek istedikçe asileşiyorsun, biliyorum. Çünkü içindeki o vahşi
kısrak bu dar çitlerin arasından atlamak istiyor. Ama o çitlerin dışı uçurum
değil İncilâ; o çitlerin dışı gerçek dünya. Senin dünyan."
İncilâ’nın
savunma duvarları, adamın her bir mantıklı darbesiyle sarsılıyordu. Haklı
olduğunu bilmek, ona karşı duyduğu nefreti daha da körüklüyordu.
"Git
kendine ait bir savaş bul," dedi Orhan, sesi şimdi bir emir kadar netti.
"Veysi’nin barışında sığıntı olacağına, kendi savaşında komutan ol. İş
kur, hayat kur, uzak dur. Git, kendi hayatını yaşa; çünkü bu şekilde devam
edersen, on yıl sonra aynaya baktığında göreceğin tek şey, hiç yazılmamış bir
senaryonun hiç çekilmemiş başrolü olacak. Ve o zaman, sönmek için yalvaracak
bir damla suyun bile olmayacak."
İncilâ,
ağabeyinin onlara doğru geldiğini görürken, Orhan’ın bu "hakikatle
döven" sözlerinin ruhunda açtığı gediği kapatamıyordu. Bu adam, sadece
bedenine dokunmamış; yedi yıldır kimsenin ulaşamadığı o gizli isyan odasının
anahtarını bulup içeri girmişti. Okulunu bile bitirmemiş biri olarak kabul
etmese bile bu hatasından sonra nerede iş bulabilirdi ki.
Orhan başını
yavaşça iki yana salladı; bu, bir hayal kırıklığından ziyade, elindeki cevherin
nasıl heba edildiğini gören bir ustanın esef dolu onayıydı. Bakışları bu kez
sadece süzmüyor, İncilâ’nın ruhuna bir mühür gibi basılan o ağır hükmü
veriyordu.
“Vaktini
sadece boşa harcamıyorsun İncilâ, onu intihar ettiriyorsun. Büyük bir
potansiyeli, bir başkasının parlak gölgesinde solmaya, silinmeye terk
ediyorsun. Üstelik bunu hırsın yüzünden, öfken yüzünden yapıyorsun. Bu senin
suçun değil, senin trajedin.”
Eğildi;
aralarındaki mesafe yine o nefes kesen, rahatsız edici ama bir o kadar da
kışkırtıcı sınıra dayandı. İncilâ, adamın teninden yayılan o baskın kokuyu ve
otoritenin sıcaklığını artık kaçamayacağı kadar yakından hissediyordu.
“Veysi ve
onun unvanlarından başka hiçbir şeyi olmayan, içi boş birer vitrin mankenini
andıran zengin dostlarının yanına sığınmak, onların sana sunduğu o altın
kafeste bir süs eşyası gibi yaşlanmak yerine; neden kendi imzanı hayata atmıyorsun?
Bir başkasının senaryosunda, figüran bile olamayacak kadar silik bir yan rol
olacağına, kendi hikâyenin kanlı canlı başrolü ol. Git, kendi hayatını yaşa.
Tabii eğer o kafesin kapısı açıldığında uçmaya cesaretin varsa.”
“Sığınmak”
kelimesi, İncilâ’nın kalbinde paslı bir bıçak gibi döndü. İçindeki minnet
duygusu ile özgürlük açlığı birbirine girdi. Hem canı acımış hem de bu adamın
hayatını bu kadar çıplak bir şekilde özetlemesine öfkelenmişti. Gerçekleri
bilse ona acırdı. Abisi olmadan bir hiç olduğunu duysa kesin onu alt etmek için
bunu da kullanırdı.
“Nelerden söz
ettiğinizi, bu eve hangi bedellerle girdiğimi bilmediğinize göre,
hakaretlerinize aldırmayacağım Orhan Bey,” dedi sesi titremesine rağmen sert
bir tonda. “Ama kullandığınız kelimelerin ağırlığına dikkat etmenizi öneririm.
Karşınızda, mevkinizden azarladığınız çalışanlarınızdan biri yok.”
Orhan bu
uyarıya zerre aldırış etmedi; aksine, kızın bu hırçınlığı onu daha da
iştahlandırıyor gibiydi.
“Aslında
sözlerimi ciddiye alsan iyi olur,” dedi, sesi bir kehanet kadar sakin ve
derinden geliyordu. “Oyuncu olmak istemiyor muydun? Sırf okulunu bu aşk
yüzünden bırakmadın mı? Veysi sana engel oldu diye onun kuklası olmadın mı? Yüz
hatların kusursuz bir asimetriye sahip, bedenin ise bir ilah kadar kusursuz.
Işık kemiklerini seviyor, kamera ise sana âşık olur. Daha önce bir deneme filmi
çektin mi?”
“Hayır,” dedi
İncilâ. Bir an duraksadı, boğazındaki o düğümü yutkunarak ekledi: “Veysi izin
vermez. Onun dünyasında sadece bir tane güneş olabilir.”
Orhan’ın
dudaklarında, içinde hem acıma hem de derin bir alay barındıran o hoş olmayan
gülüş belirdi.
“Anlıyorum...
Klasik bir narsisizm vakası. İyi bir imaj-makerin elinde, kendisinden çok daha
parlak, çok daha sarsıcı bir aktris olmandan; senin onun gölgesini bile
karartmandan korkuyordur. En kötüsü de çok para kazanıp ona olan muhtaçlığının
bitmesine izin vermez.”
İncilâ
kaşlarını kaldırdı, içinde uyanan o tehlikeli isteği bastırmaya çalışarak, “Sanırım
sözünü ettiğiniz o vizyon sahibi ‘iyi imaj’ uzmanı da sizsiniz?” diye sordu.
“Olabilir,”
dedi Orhan, kendinden emin bir rahatlıkla ellerini cebine koydu. “Hatta
muhtemelen öyleyim.”
“Ben de öyle
düşünmüştüm,” dedi İncilâ, sesi bir kılıç kadar keskindi. “Siz de tanıştığım o
aç kurtlardan yalnızca birisiniz. Tek farkınız, dişlerinizin daha parlak
olması.”
Genç kız, son
birkaç yıl içinde Veysi’nin çevresinde bu tür adamların yüzlercesiyle
karşılaşmıştı. Hepsi farklı entelektüel cümleler kurar, hepsi ruhuna
dokunuyormuş gibi yapar ama aslında aynı avcı niyetini taşırdı. Hepsinin niyeti
onu elde etmek olurdu ama İncila bu oyunu hep bozardı.
Orhan
gülümsedi. Bu kez gülüşü, bir sırrı paylaşıyormuş gibi samimi ama bir o kadar
da karanlıktı.
“Hiç olmazsa
koyun postuna bürünüp vaktini çalmıyorum. Ben sana gerçeği sunuyorum,” dedi ve
sesini, sadece İncilâ’nın duyabileceği o mahrem frekansa indirdi. “Pazartesi
günü stüdyoya gel. Senin o hırçınlığını, o bastırılmış yangınını filme çekelim.
Veysi’den daha ünlü, daha derin bir iş kadını olacağına inanmıyorum; bunu
biliyorum. Eğer o kafesten çıkacak kadar yüreğin varsa, gel ve kendi
zincirlerini kendin kır.”
İncilâ’nın
dudakları sertçe kıvrıldı. İçinde bir yanı bu teklife koşmak, o stüdyonun
ışıkları altında kendini bulmak için yanıp tutuşurken; diğer yanı bu adamın
kurduğu tuzağın ne kadar derin olduğunu görüyordu. Ancak Orhan Sencer, sadece
bir iş teklif etmemişti; İncilâ’nın yıllardır kendine itiraf edemediği o büyük
arzuyu, o karanlık tutkuyu masaya bir bomba gibi bırakmıştı. Dudaklarında
zehirli, bir o kadar da acı dolu bir gülümseme belirdi. Bu adamın her kelimesi,
bir önceki savunma duvarını yıkan bir balyoz gibi iniyordu; pervasızlığı sadece
bir karakter özelliği değil, bir silah gibiydi.
“Kanalında
benim gibi asabi, her an hırçınlaşabilecek, elinde patlamaya hazır bir bombayı
andıran birine mi iş teklif ediyorsun gerçekten?”
Orhan,
bakışlarını kızın titreyen dudaklarından çekip doğrudan gözlerinin en derinine,
o asıl yangının olduğu yere dikti. Kelimelerin üzerine sanki onları birer mühür
gibi basarak konuştu. “Kanalımda sana değil İncilâ... Kanalımda senin gibi
zeki, potansiyeli bu evin steril duvarları arasında çürümeye bırakılmış bir
kadına hak ettiği o görkemli sahneyi teklif ediyorum. Senin o asabiyetin, o
dizginlenemez hırçınlığın benim için sadece bir malzeme değil; o, bir başrolün
doğuş sancısı. Ben o sancıyı ekrana yansıtmak istiyorum.”
İncilâ, son
beş yılın kendisine öğrettiği o soğuk, hissiz sığınaklardan birine; alaycılığa
sığındı. İçindeki fırtınayı bastırmanın tek yolu, her şeyi bir komediymiş gibi
izlemekti.
Abisi Veysi,
sanki bir suç mahaline yaklaşıyormuşçasına tedirgin adımlarla yanlarına geldi.
“Orhan Bey, hoş geldiniz,” dedi, sesindeki titremeyi gizlemeye çalışarak.
Tokalaşmak için elini uzattı; ancak Orhan, uzatılan o ele bakmak yerine
Veysi’nin gözlerine öyle sert, öyle delici bir bakış attı ki, Veysi bir
anlığına soluğunu tuttu. Uzatılan el havada asılı kaldı, sonra yavaşça yana
düştü.
Orhan, tek
bir kelime etmeden arkasını döndü ve bahçenin daha kuytu, ağaçların gölgelediği
yan tarafına doğru yürümeye başladı. Veysi, sanki görünmez bir iple adama
bağlanmış bir kuyruk gibi, sessizce ve boynu bükük bir halde onu takip etti.
Gitmeden hemen önce İncilâ’ya döndü: “Birazdan geliyorum, görüşme bitince...
Bir yere kaybolmayın...”
İncilâ, peş
peşe giden iki adama şaşkınlıkla baktı. “Bu neydi şimdi?” diye mırıldandı.
İkisi de yan bahçenin köşesinde, sarmaşıkların arkasında gözden kaybolmuştu.
“Bunların derdi ne? Ne çeviriyorlar?”
Serenay da en
az onun kadar şaşkın, gözlerini o yöne dikmişti. “Bilmem,” dedi sesi
titreyerek. “Bir sorun var sanırım. Veysi’yi hiç böyle görmemiştim.”
“Orhan denen
adam evvel benimle didişiyordu, Veysi ile tek kelime konuşmadılar ama aynı yere
gittiler.”
Serenay, “Ne
sorunu olacak?” diye içini çekti. “Sabahtan beri beni azarlayıp duruyor.” İncilâ,
kollarını göğsünde kavuşturarak sorgulayan bir ifade sergileyince kıvrandı. “Veysi
ne karıştırıyor bilmiyorum ama bildiğim kadarıyla Orhan Bey sorunlarını
başkasına yansıtmaz ve asla ortalıkta açmaz.” diye fısıldadı, sanki adam
duyacakmış gibi korkuyla geriye baktı. İkisi de meraktan yerinden kıpırdandı.
Dakikalar
geçmek bilmedi. Beş dakika kadar sonra, yan bahçeden ilk görünen Veysi oldu.
Ama gidişindeki o otoriter tavırdan eser yoktu. Elini yüzüne siper etmiş,
burnunu tutarak, adeta kaçarcasına eve doğru koşturdu. İncilâ, abisinin
parmaklarının arasından sızan kırmızılığı fark ettiğinde donup kaldı. Eve
koşmak istediğinde Serenay kolundan yakaladı. “Dur, gidersen gururu incinir.”
Hemen
ardından Orhan Sencer belirdi.
Sanki az önce
birini darp eden o değilmiş gibi, adımları son derece sakin ve ölçülüydü. Ancak
bakışlarındaki o sert, ödün vermez ifade, etrafındaki havayı buz kestiriyordu.
Yanlarına yaklaştığında, Serenay adamın yüzündeki o korkunç sükuneti görünce
korkuyla yutkunup geri çekildi.
“Biz… biz
birazdan geliriz,” dedi Serenay, sevgilisinin peşinden gitmek için aceleyle
arkasına bile bakmadan uzaklaştı.
İncilâ,
kapıdan içeri süzülen abisinin arkasından bakarak, “Ne oluyor ya?” diye
söylendi. Tam adım atacaktı ki kolunu tutan elle olduğu yerde kaldı. Hızla
kolunu çekerken adam teslim oluyormuşçasına ellerini kaldırdı.
“Sıkıntı yok,
ayağı takıldı.”
“Burnu da
sizin elinize doğru vurdu sanırım.”
“Erkekler
arasında olur öyle şeyler.”
“Siz… Siz az
evvel abimin burnunu kırdınız belki de…”
“Dediğim gibi
ayağı takıldı, ben kırmak isteseydim burnunu değil bacaklarını kırardım ki bir
daha hareket etmesin.”
“Neden?” Kendi kendine sorduğu bu soruya
cevap, tam karşısında dikilen adamdan geldi.
“Eceli gelen
köpek cami duvarına işermiş.”
İncilâ,
adamın gömleğinin manşetlerini düzelttiğini gördü. “Abime bir şey yaparsan…”
“Yapmam, o
kendi kendine benim yapacaklarımın fazlasını yapma kapasitesine sahip. Üstelik
senin gözlerinde bu korkuyu görmemek için onun canını da almam.”
“O zaman… Ne
konuştunuz?” diye sordu İncilâ, sesi şüphe doluydu.
“İş güç,”
dedi Orhan. Sesi, sanki sıradan bir hava durumundan bahseder gibi düz ve
ifadesizdi.
“İş güç mü?
Abim neden burnunu tutarak, hızla eve girdi o zaman?”
Orhan,
İncilâ’nın gözlerinin içine, ruhunun en derinini tararcasına baktı.
Aralarındaki mesafe azaldığında, adamın o baskın parfümüne karışan hafif
metalik koku—taze kan kokusu—İncilâ’nın burnuna çalındı.
“Acil bir
görüşmesi varmış, onu hatırladı,” dedi Orhan, dudaklarının kenarında beliren o
ürkütücü, rahat gülümsemeyle. “Görüşmesini bitirsin, gelecek. Sorularını ona
yöneltirsin.”
İncilâ, bu
adamın sergilediği sınır tanımaz rahatlık karşısında şaşkınlıktan donakalmıştı.
Orhan’ın bu kadar pervasız olması, kendi evinde abisine el kaldıracak kadar
ileri gitmesi onu ürkütmüştü. Ama asıl korkutucu olan, Orhan’ın hiçbir şey
olmamış gibi elini sildiği havluyu masaya bırakıp İncilâ’ya doğru bir adım daha
atmasıydı.
“Eee
teklifime ne diyorsun?”
“Abime de
ikna gezisi mi düzenledin?”
“Yok, o
mesele başka. Ben şimdi bizim meselemize dönmek istiyorum. Teklifimi düşündün
mü?”
“Abimi merak
etmeden aklıma gelmedi.”
“Sözleşmeyi
imzalayalım, süreç senin adına hızlansın.”
Tekrar
gözleri kesişti, “Hiç kuşkusuz kontratı da büronuzdaki o meşhur, deri kanepede
imzalayacağız, değil mi?” dedi, sesine iğrenme dolu bir ton katarak. “Sizin
parıltılı dünyanızın imza törenleri genelde o karanlık odalarda, o malum
sahnelerle başlar sanıyordum.”
Orhan’ın
gülümsemesi, bir avcının avının zekasına duyduğu hayranlıkla genişledi ama
gözlerindeki o karanlık, sabit ışık sönmedi. “Yoo, hayır,” dedi, sesi şimdi
daha derin, daha hipnotik bir tona bürünmüştü. “Artık bu işleri çok daha ileri,
çok daha sofistike bir seviyeye taşıyoruz. Ucuz sahneler benim tarzım değil.
İmzalarımı daha resmi yöntemlerle imzalıyorum.”
Gövdesini
yavaşça İncilâ’ya doğru yaklaştırdı. Aralarındaki mesafe artık bir sırrı
fısıldayacak kadar azdı. Gün ışığının altında, sadece onun duyabileceği bir
frekansta devam etti: “Akşam seni evime davet edeceğim. Orada ne o küçümsediğin
deri kanepeler olacak ne de basmakalıp, önceden yazılmış bayat senaryolar.
Sadece gerçek bir irade savaşı olacak.”
“Reddedileceğinizi
bilin o zaman.”
“Yok, bu
sefer kabul edileceğimi biliyorum.” Sesinde, İncilâ’nın sinir uçlarına ince bir
iğne gibi batan açık bir alay vardı. “Rol yapmayı becerebilir misin? Bugün
seninle bir tiyatro oynasak mesela… Aslında çok da önemli değil... Duyguların o
işlenmemiş, çiğ hali bazen sahte bir profesyonellikten çok daha fazla sarsar
izleyiciyi. Ama yapabilirsen, ortaya bir sanat eseri çıkarırız. Gerçi burada,
bu malikanenin içinde, her gün Veysi’nin ve o sığ dostlarının arasında hayatta
kalmak için sürekli rol yaptığına göre, bunu sormam ne kadar yersiz, değil mi?”
“Rol falan
yaptığım yok! Tiyatro falan da olmayacak.” dedi İncilâ, hırsla yerinde
dikleşerek. “Sizden ilk günde dahil, hiç hoşlanmadım Orhan Bey. Bunu da en az
sizin o küstah teklifiniz kadar açık ve net bir şekilde yüzünüze söylüyorum.
Sizin gibi adamlar dürüstlüğe alışık değildir, belki bu yüzden bende bir 'rol'
arıyorsunuz.”
“Benden
hoşlanmanı değil, pazartesi sabahı stüdyoya gelmeni bekliyorum, seni kanalımın yeni
ana haber bülteni spikeri yapıyorum.” dedi Orhan. Sesindeki mutlak otorite,
reddedilme ihtimalini bir seçenek olarak bile görmediğini kanıtlıyordu.
Arkasına
yaslandı, kollarını genişçe açıp şezlongun rahatlığına bıraktı kendini; sanki
tüm bahçe, hatta İncilâ’nın geleceği bile onun mülküydü.
“Bu ne cüret,
benim yerime karar verecek cesareti kimden aldın?”
“Kendimden… Üstelik
Veysi sana taparcasına, sanki tek kurtuluşu, tek yaşama sebebi senmişsin gibi
âşık olduğunu her haliyle, her zehirli bakışıyla bu kadar açıkça ilan ederken,
benden hoşlanmak zorunda değilsin zaten. İkinci bir hayrana, yeni bir tapınma
seansına ihtiyacın yok.”
İncilâ’nın
beyninde bir şimşek çaktı. Âşık mı? Kelime zihninde yankılandıkça midesi
bulandı, nefesi daraldı. Veysi onun sığınağıydı, fırtınada sığındığı limandı;
Orhan’ın bu çarpık, karanlık iması bir anda limanı ateşe vermişti.
“Sen... Sen
ne dediğini bilmiyorsun!” diye fısıldadı İncilâ, sesi titriyordu. “Zihnindeki o
kirli senaryoları bizim hayatımıza bulaştırma.”
Orhan tepesinden
bakan dönerken, gözlerindeki alaycı parıltı yerini bıçak gibi keskin bir
gerçeğe bıraktı. “Bilmiyor muyum? Kendini kandırma İncilâ. Sen ona 'Ağabey'
dememeye bu kadar titizlikle dikkat ederken, o seni her ortamda 'kız kardeşim'
diye değil de bir 'besleme', bir 'üvey kardeş' gibi lanse ederken insanların
bunu gözden kaçırdığını mı sanıyorsun? O bakışlardaki mülkiyet hırsını, seni
başkalarından sakınırken duyduğu o marazi tutkuyu görmeyecek kadar saf
olamazsın. O seni korumuyor; o seni biriktiriyor.”
İncilâ’nın
yüzü kireç gibi bembeyaz oldu. Yumruklarını sıktı. “Beni tehdit ediyorsun. Bu
imalarla beni köşeye sıkıştırabileceğini mi sanıyorsun?”
“Ben asla
tehdit etmem İncilâ,” dedi Orhan, sesi şimdi bir mahkeme ilamı kadar soğuk ve
netti. “Ben sadece direkt söylerim. Gerçekleri senin yüzüne çarpıyorum çünkü
sen o altın kafesin tellerini boyamakla o kadar meşgulsün ki, kapının kilitli
olduğunu görmüyorsun. Veysi’nin sana olan borcu ya da senin ona olan
minnetin... Bunlar birer prangadır. Ben sana bu prangaları kırıp kendi sahnende
parlamayı teklif ediyorum. O ise seni sadece kendi galerisindeki en nadide, ama
dili koparılmış bir eser olarak tutmak istiyor.”
İncilâ,
adamın her kelimesinin ruhunda açtığı yarayla sarsıldı. Orhan, onun en büyük
korkusunu, Veysi ile olan o tanımlanamayan bağın karanlık yüzünü bir cerrah
titizliğiyle deşip önüne koymuştu. Abisi onu dışarı atmıyordu ama kafesinin
kapısını açmıyordu. Bir kukla gibi iplerini sımsıkı tutuyor, biraz uzaklaşsa
hızla kendine çekerek kontrolü altında tutuyordu.
“Benim
özelime, hayatıma karışamazsın. Benim ne olacağım seni ne ilgilendirir,” dedi
İncilâ hırsla. “Ruhumu bu kirli oyunlarına alet edemezsin.”
Orhan
ayaklandı, boyuyla İncilâ’nın üzerine bir gölge gibi çöktü. “Ruhun zaten bir
savaş alanı İncilâ. Ben sadece tarafımı seçtim. Şimdi git ve o 'sevgili' abinle
bu partiye gelip gelmeyeceğini konuş. Bakalım seni korumak için mi 'hayır'
diyecek, yoksa benim kanalımdaki o rol için seni bana elleriyle mi teslim
edecek?”
“Onun
üzerindeki söz hakkından eminsin. Ne biliyorsun? Hangi ayıbının hükmü bu?”
“Ben
gerçekleri söyledim.” diyerek konuyu saptıran Orhan durmadı, zehrini damla
damla akıtmaya devam etti. “Ondan daha zengin, daha otoriter biri karşına
çıkana kadar seni bu altın kafeste besleyecek, masraflarını bir lütuf gibi
karşılayacak kadar parası var. Korkma, standartların düşmez. Kimsesiz bir kız
için fena bir anlaşma değil.” Kısa bir duraksamadan sonra, İncilâ’nın
gözlerinin içine, o en savunmasız noktasına bakarak ekledi: “Bu arada...
Merakını gidereyim; ben Veysi’den çok daha zengin ve çok daha acımasızım. Bu da
sana sunabileceğim imkanların bir sınırı olmadığını gösterir.”
“Sizden
nefret ettiğime göre, mali durumunuzun ya da gücünüzün beni hiç
ilgilendirmeyeceğini anlamış olmalısınız!” Öfkeli sesi artık bahçenin öbür
ucundaki su seslerini bastıracak kadar yükselmişti. Allah’ım, diye
düşündü, ne kadar kendini beğenmiş, ne kadar tehlikeli bir adam.
Orhan bu
öfkeyi sanki bir zafer nişanı gibi göğsünde taşıyordu. Gözlerini İncilâ’dan
çekip evin içine açılan geniş camlı salona çevirdi. Serenay ile Veysi
tartışıyordu.
“Seni
başkalarıyla paylaşmaya alışkınsındır herhalde,” dedi, sesi bir fırtına öncesi
sessizliği kadar kayıtsızdı. “Gördüğün gibi Veysi, tek bir kadınla, tek bir
hayatla ya da tek bir gerçekle yetinecek biri değil. Onun sana olan o
saplantılı tutkusu bile, başka hayatlarda nefes almasına engel değil. Senin bu
'minnet' dediğin şey, onun için sadece vitrindeki en değerli parçasının tozunu
almak gibi bir şey. Seni korumuyor İncilâ, seni sadece başkalarının görmesi
için sergiliyor çünkü zamanı gelince en ulaşılmaz pahayı biçene seni teslim
edecek. Sadece zamanını kolluyor. Sen de artık onun değerli hazinesinin bir
parçasısın.”
Yüzüne güneş
vuran adam gözlüklerini taktı. İncilâ, Orhan’ın güneş gözlüklerinin ardındaki o
karanlık labirentte neler gizlendiğini, o camların arkasında nasıl bir hüküm
verildiğini okumayı her şeyden çok istiyordu. Bakışları o siyah zırha
çarptıkça, içindeki savunma içgüdüsü daha da bileniyordu.
“Sen ne demek
istiyorsun?”
“Seni açık
arttırmaya çıkarması gittikçe yaklaşıyor, sakın fark etmediğini söyleme.”
“Ne
biliyorsun? Böyle bir imada mı bulundu?”
Adam bahçeyi
turlayan yüzünü ona çevirdi. “Ona güvenmiyorsun, beni sorgulamaya başladın
bile.”
“Ben
kendimden başka kimseye güvenmem.”
Orhan, sanki
bir kadavra üzerinde çalışıyormuşçasına soğukkanlı ve mesafeli bir tonla
konuşmasını sürdürdü:
“Sen her
şeyin farkındasın, sadece o an geldiğinde elinde neyin var ona bakıyorsun.
Anladım.”
“Hiçbir şey
anlamadın.”
“Sanırım seni
sahneye sürmesi, bu 'sessiz anlaşma' birkaç yıldır böyle tıkır tıkır işliyor
olmalı. Veysi sahnede alkış toplarken, sen kuliste onun dönüşünü bekleyen o
sadık gölgeye dönüşmüşsün.” Sonra aniden, sanki bir çocuğun boyunu ölçüyormuş
gibi ona döndü. “Artık yirmi dört yaşındasın.”
“Ne olmuş?”
“Zirve
yaşındasın, iki senesi var sonra sen geri sayıma başlayacaksın o da değerli
elmasının artık istediği parayı etmemesini görecek o yüzden bu riski göze
almaz. İki yılın var İncila… Abinin hangi kötü yanının ürünü olacaksın?”
“Beni iğrenç tehditlerinle dindirebileceğini
düşünecek kadar alçak ve aptalsın.”
“Yok, ben
Medya İmparatoruyum… insanlar ne doğru demez, ben ne dersem onu doğru sanır.
Benimle kötü olmak istemezsin.”
“Kim senin
magazin yalanlarına inanır ki?”
“Herkes.”
“O zaman ilk
önce beni yayınla, istediğin iftirayı, çamuru at. Ben buradayım. Veysi umurumda
değil, ben başkasının düşüncesini de umursamam. Beni buradan kıstıramazsın,
sindiremezsin. Bana ne kimin zihninden geçenden, ben kendime bakarım. Benim bir
yetimhanede, hiçbir şeyim olmadan büyüdüğümü unutmayın, bu dünyayı altı senedir
tanıyorum. Zengin doğmadım, olmazsa da ölmem. Başımın çaresine bakarım.”
Orhan Sencer,
son modaya uygun olarak yana taranmış, ışığı bir mücevher gibi yansıtan dalgalı
saçlarını eliyle düzeltti. Bu hareket o kadar rahat, o kadar hesaplıydı ki;
İncilâ onun her jestinin bir provadan geçtiğinden emin oldu.
“Tahmin
etmiştim. Demek on altı yaşından beri Veysi Sencer’la beraber yaşıyorsun. O
yüzden ona karşı bu kadar asisin, seni görmezden geldiği için nefret dolusun.”
“Ondan nefret
etmiyorum ama senden ediyorum.”
“Seni babanın
tüm mirasınsan yoksun bırakan adamı sevmek mi? On altı yaşına kadar görmezden
gelen kişiyi bağrına basmak mı? Aynı çatı altında, onun nefesiyle, onun
kurallarıyla yaşamaya hangi tehdidi mecbur ediyor, meram ettim.” Bir an durdu,
sesine jilet gibi keskin ve ince bir alay yerleştirerek ekledi: “Annen ne diyor
buna? Yoksa... Bu kadar konforlu bir hayat karşılığında sessiz kalmayı mı
tercih ediyor? Hiç aldırış etmiyor mu?”
“Benim tek
ailem Veysi… İkisi de öldü!”
Söz ağzından
bir patlama gibi, kontrolsüz ve sertçe çıkmıştı. İncilâ’nın zihninde bir anda
annesinin solgun yüzü canlandı. Gayrimeşru bir çocuk doğurmanın o ağır, küflü
utancını ömrü boyunca bir pranga gibi sırtında taşımış; üvey babasının her
bakışında o günahın bedelini ödemiş annesi... İncilâ on dört yaşındayken o kaza
her şeyi bitirmişti. Öz babasının ölmeden önce bu günahı tek oğlu Veysi’nin
omuzlarına bir vasiyet olarak yüklediğini öğrendiğinde, kurtarıldığını
sanmıştı. Ama şimdi Orhan, on altı yaşına kadar onu umursamamış Veysi’nin
sırrını çözmüştü ve meşhur kurtarılma hikâyesini kirli bir pazarlığa
dönüştürüyordu.
“Hayatta olup
da ne hale geldiğini, bu altın kafesin içinde nasıl bir süs kuşuna dönüştüğünü
görmemeleri iyi olmuş o zaman,” dedi Orhan, çok vicdansız görmüştü de onun gibi
saf kötülük görmemişti. Düşüncelerini bir bıçak gibi acımasızca kesti.
“Utanılacak
bir şey yapmadım ben!” diye karşı çıktı İncilâ, öfkesi artık damarlarından taşıyordu.
“Kimseye bir kuruş borcum yok, ruhumu da kimseye satmadım!”
Orhan
dudaklarını kibirle büktü, bakışları İncilâ’nın üzerinde şüpheyle dolaştı.
“Öyle mi? Demek hiçbir şey yapmadan, sadece varlığınla bu hayatı hak ettiğini
düşünüyorsun. Demek Veysi Sencer’ın çevresindeki kişileri, o aç gözlü zümreyi,
ancak bu 'masumiyet' maskesiyle elinde tutabiliyorsun. Zekice bir taktik. Seni
oltanın ucuna takmış, ulaşılması zor bir av durumunda, milleti avlıyor. Seni
pazarlamıyor ama senin görselini, zekanı, inadını satışa sunuyor.” Bakışları
aniden kıştan kalma bir ayaz gibi sertleşti. “Ama dikkat et İncilâ... Ben aynı
kurallarla oynamam. Ben maskelerin arkasını görürüm ve senin o masumiyet
dediğin şeyin altında yatan o vahşi, o hayatta kalmaya aç ruhu çoktan
keşfettim.”
İncilâ’nın
sesi, buz tutmuş bir nehir kadar soğudu. Artık bu adamla yapılan zeka oyunu,
yerini açık bir savaşa bırakmıştı.
“Anlıyorum,”
dedi, gözlerini Orhan’ın gözlüklerine dikerek. “Bir beyefendi değilsiniz siz.
Hatta bir beyefendinin ne demek olduğunu, nezaketin hangi sözcüklerle
başladığını bile unutacak kadar güç sarhoşusunuz. Siz sadece, herkesin bir
fiyatı olduğuna inanan ama kendi değerinden bihaber o kurnaz tüccarlardan
birisiniz.”
Orhan hafifçe
öne eğildi, dudakları İncilâ’nın kulağına bir sır fısıldayacak kadar yaklaştı:
“Beyefendilik, senin gibi bir kadını sadece uzaktan izlemeyi gerektirir İncilâ.
Bense seni izlemeyi değil, bu senaryonun sonunu bizzat seninle yazmayı tercih
ediyorum. Kurtlar nezaketle değil, açlıkla hareket ederler. Ve inan bana, ben
çok açım.”
“Piç kurusu.”
Bu sözler
üzerine Orhan’ın, gecenin sessizliğini yırtan o derin ve özgüvenli kahkahası
yükseldi. İncilâ şaşkınlıkla duraksadı; bu kahkaha ne bir kırılmışlık
barındırıyordu ne de savunmaya geçmiş bir adamın cılız tepkisiydi. Bilakis,
Orhan az önce yediği hakaretin tadını çıkarıyor, İncilâ’nın hırçınlığını bir
sanat eseriymiş gibi keyifle izliyordu.
“Haklısın,”
dedi, gülümsemesi yüzüne yavaşça ve tehlikeli bir çekicilikle yayılırken.
“Kibar bir beyefendi olmadığımı, hatta nezaketin yanından bile geçmediğimi
biliyorum. Ama senin de o 'uslu kız' maskesinin altında, benimki kadar karanlık
bir ruh sakladığını da biliyorum.” Sonra, sanki havadan sudan
bahsediyormuşçasına bir doğallıkla ekledi: “Bu yüzden bu akşam seni bir partiye
davet edeceğim. Oraya benimle geleceksin.”
“Bu akşam
mı?”
İncilâ
irkildi; vücudu görünmez bir tehlikeye karşı anında savunma pozisyonu almıştı. “Veysi
ile mi karar verdiniz buna? Bu yüzden mi öyle aniden buraya geldin? Beni
akşamki partine götürmen için izin mi verdi?”
“Bu kararı
sana bırakacaktır.”
“Yani henüz
onunda mı haberi yok.”
“Olabilir.”
Orhan geniş omuzlarını umursamazca silkti.
“Hani
gidecektiniz siz.”
“Gideceğim, İstanbul
da kısa süre kalacağım.” Kızın bu detayı unutmamasına mutlu olarak yüzünü
süzdü. “İmparatorluğumu kurduğum adaya dönmeden önce, dünyayı avucumda tutmamı
sağlayacak çok sayıda insanla görüşmem gerekiyor.”
“Ben o
insanlardan biri değilim, olmayacağım da,” diyerek bu kıskacın arasından
sıyrılmaya çalıştı İncilâ. Sesi, kendi ayakları üzerinde durmaya çalışan
birinin o kırılgan ama inatçı tınısını taşıyordu.
Orhan ona
öyle bir baktı ki, İncilâ bir an için ruhunun röntgeninin çekildiğini hissetti.
“Sen onlardan biri değilsin İncilâ. Sen, bu tozlu yolculuğun ortasında karşıma
çıkan, beklenmedik ve sarsıcı bir armağansın.” Sesini bir ton daha alçaltarak,
arzuyla harmanlanmış bir hırsla ekledi: “Ve ben, önüme çıkan hiçbir armağanı
geri çevirmem; aksine, ondan sonuna kadar yararlanmak niyetindeyim.”
“Ben senin
yararlanabileceğin bir nesne değilim! Aynı fikirde değiliz, hiçbir zaman da
olmayacağız!”
“Fark etmez,”
dedi Orhan. Sesi artık tartışmaya, itiraza ya da müzakereye tamamen kapalı bir
granit sertliğindeydi. “Bir saat sonra buradan beraber çıkacağız.”
“Hayır.”
“Eğer
hazırlanmazsan seni ben giydirmek zorunda kalabilirim. Sen ne olur ne olmaz, yanına
partide giymek için o çarpıcı parçalarından birkaçını al, her şekilde o partiye
geleceksin. Gerekirse, hazırlıklarını benim evimde tamamlarsın. Partiye
girdiğinde, kimin armağanı olduğunu herkes görecek.”
“Hayır,
gelmeyeceğim dedim duymadınız mı?” dedi İncilâ kararlılıkla. Gözlerindeki
korkuyu, yıllardır herkesi kendinden uzak tutarak oluşturduğu o kalın duvarın
arkasına saklamaya çalışıyordu. “Ne senin o gürültülü partilerin ne de o
karanlık evin beni zerre kadar ilgilendiriyor. Beni zorlayamazsın.”
Orhan ağır
ağır ayağa kalktı. Uzun boyuyla genç kızın üzerindeki tüm kaçış yollarını
kapattı, gölgesi İncilâ’yı yuttu. “Hemen böyle büyük ve geri dönülemez kararlar
verme küçük kız,” dedi, parmağını İncilâ’nın çenesine doğru yaklaştırıp
dokunmadan durarak. “Gidip önce Veysi’yle konuşsan iyi olur. Akşamki partiyi Türkiye’nin
İmparatoru veriyor ve kraliçesini yanında götürmeye kararlı.”
Anlamlı, bir
o kadar da ürkütücü bir duraksamadan sonra, asıl darbeyi vurdu: “Biliyorsun,
hem Veysi hem de o çok sevdiği çevresi, yeni firmasında küçük bir hisse kapabilmek
için bile kapımda can atıyor. Onların geleceği, senin bu akşamki 'nezaketine'
bağlı olabilir.”
İncilâ’nın
nefesi kesildi. Bu adamın kurnazlığı, dürüstlükten çok daha etkili bir silahtı.
“Buna şantaj derler!” diye fısıldadı nefretle.
“Yok canım,”
dedi Orhan, dudaklarında muzaffer bir gülümseme titredi. “Buna sadece 'sektörün
kuralları' diyoruz. Ve sen, bu kuralları bizzat yaşayarak öğrenmek üzeresin.
Bir saat sonra kapıdayım. Sakın beni bekletme; çünkü ben, bekletilmekten
hoşlandığımda bile çok tehlikeli olurum.”
“Gelmiyorum
diyorum!” diye diretti İncilâ, sesi öfkenin doruklarında keskinleşti.
“Geleceksin
diyorum, gelmezsen abinin gücünü, senin bu özgür yaşamını tek bir haberle yerle
bir ederim.” dedi Orhan, sesindeki mutlak hakimiyetle adeta havayı dondurarak.
“Benimle, tıpış tıpış geleceksin. Kaçışının bile bir sınırı var İncilâ.”
“Sen… sen…
Kibirli, kendini beğenmiş…”
İncilâ’nın
dudakları titriyor, öfkesi doğru kelimeyi seçmesine engel oluyordu.
Gözlerindeki nefret alevi, Orhan’ın buz gibi soğukkanlılığına çarpıp geri
dönüyordu. Orhan bir adım daha yaklaştı, aralarındaki mesafe artık bir tehdit
kadar azdı.
“Sakın,” dedi
Orhan, sesi bir fısıltı kadar alçak ama bir kırbaç kadar sertti. “Sakın tekrar
piç dersen o güzel dilini koparırım. Benim hakkımda ne düşündüğün umurumda
değil ama kelimelerini seçerken dikkat et.” Gözlerini İncilâ’nın gözlerine
kenetledi. Bakışlarında, kimsenin itiraz edemeyeceği cinsten karanlık bir
dürüstlük vardı. “Şunu o küçük kafana sok; ben kimseyle rızası dışında yatmam,
kimseyi de hayatıma zorla almam. Bana gelen, kendi ayağıyla, kendi isteğiyle
gelir. Sen de istiyorsan, geleceksin. Seni yalnızca bir partiye davet ettim,
bir infaza değil. Ama bu davet, senin sandığından çok daha fazlasını
değiştirebilir.”
Orhan saatine
baktı ve son uyarısını bir mühür gibi vurdu. “Bir saat sonra kapıda, hazır ol.
Odana saklanmış, kapını kilitlemiş olsan bile gelir seni oradan bizzat alırım.
Ve inan bana, seni oradan çekip çıkarmam, senin kendi rızanla inmen kadar
'kibarca' olmaz.”
İncilâ,
adamın bu pervasızlığı karşısında ne yapacağını bilemez halde kalakaldı.
Orhan, cevabı
bekleme gereği bile duymadan arkasını döndü. Havuzun öbür tarafındaki alana
doğru, sanki az önce bir ruhu darmadağın etmemiş gibi ağır ve vakur adımlarla
ilerleyip ağaçların arasına karıştı. Onun o sarsılmaz sırtını izlemek,
İncilâ’ya kendini hiç olmadığı kadar savunmasız hissettirmişti.
O sırada evden
çıkan ve yanına gelen Veysi, havlusuna sarılıp ıslak saçlarını geriye iterek
kurulanırken İncilâ’ya doğru yaklaştı. Burnuna pamuk tıkamıştı. Yüzünde,
kardeşinin içindeki fırtınayı fark edemeyecek kadar sığ, yarı alaycı bir ifade
vardı.
“Ooo,
bakıyorum da çok derinlere dalmışsın,” Burnundaki pamuktan dolayı sesi boğuktu.
“Yoksa o ulaşılmaz, yakışıklı İmparatorumuza daha ilk görüşte âşık mı oldun? Neden
arkasından uzun uzun bakıyorsun? Gözlerindeki bu dalgınlık, bu sabitlenmiş
bakışlar başka neyin nesi?”
Abisinin
kırılan burnuna baktı. “Gözünü de ben morartmak istiyorum.”
“İyiyim, beni
merak ettiğin için teşekkür ederim.”
“Ayağın
takılıp eline düşmüşsün…”
“Öyle mi
dedi?”
“Evet.”
Çenesini tutup abisinin burnunu inceledi. “İyi vurmuşsun eline, kırılmış
duruyor.”
Veysi
çenesini elinden çekti. “Canını sıkmamak lazım, sende sıkma. Ne diyorsa yap.”
“Hayır!”
İncilâ’nın sesi, sakin bahçenin ortasında bir kırbaç gibi şakladı.
“Sana ne
dediyse, yapacaksın.”
“Sen benimle
alay mı ediyorsun Veysi? O adamın bu evde ne işi var? Nereden buluyor bu
cüreti, bu küstahlığı? Bana emirler yağdıracak, hayatım hakkında hüküm verecek,
benimle sanki mülküymüşüm gibi konuşacak haddi ona kim verdi? Sen ne
karıştırıyorsun?”
Veysi’nin
yüzündeki o sahte, gevşek gülümseme yavaş yavaş soldu. Bakışlarını kaçırıp
elindeki havluyla saçlarını sertçe kurulamaya başladı. İncilâ, abisinin bu
alışılmadık sessizliğinin altında yatan o ağır, ezilmiş hali fark ettiğinde
içindeki öfke yerini soğuk bir şüpheye bıraktı. Veysi gibi kibriyle yaşayan bir
adam, neden Orhan Sencer’ın kendi evinde bir aslan gibi kükremesine izin
veriyordu?
“Tüm mal
varlığımızı ona mı kaybettin? Ona mı hibe ettin? Ona mı sattın? Ne yaptın da
bizim mülkümüzde bize kükrüyor!”
“Aklının
ermeyeceği şeylere…”
“Bana bak,
beni aptal sevgilinle karıştırma, sindirince susacağımı da düşünme. Senin
ayağının altındaki halıyı çekmek bana bağlıysa bana ne olduğunu söyleyeceksin.”
“Bir şey
yok.”
“Cevap
versene!” dedi İncilâ, üzerine doğru bir adım atarak. “Bu adam senin sadece
misafirin değil, sanki bu evin gizli sahibi gibi davranıyor. Sen neden
susuyorsun? Neden ağzını açıp da 'Haddini bil' diyemiyorsun?”
Veysi derin
bir nefes aldı, omuzları çökmüş gibiydi. “İncilâ, bazı insanlar vardır… Onlarla
köprüleri yakamazsın,” diye mırıldandı. Sesi o kadar kısık ve mecalsizdi ki,
İncilâ bir an abisinin yaşlandığını hissetti. “Orhan Sencer sadece bir Medya
Patronu değil. O bir sistem. O bir güç. Ve şu an o güce, senin sandığından çok
daha fazla ihtiyacımız var.”
İncilâ’nın
zihni bir anda Orhan’ın az önceki sözlerine gitti: “Senin bu sadakat dediğin
şey, onun için sadece bir aksesuar.” Abisinin neden sustuğunu düşündü. Bu
sadece işini yönetmek için bir rol müydü, yoksa Veysi’nin o parıltılı hayatının
arkasında İncilâ’nın bilmediği, Orhan’ın elinde tuttuğu karanlık bir senet mi
vardı? Veysi’nin bu sinmişliği, bir ağabeyin korumacılığından ziyade, borçlu
bir adamın mahcubiyetine benziyordu.
“Sen neyi
feda ettin Veysi?” diye sordu İncilâ, sesi titreyerek. “Beni mi? Bu akşamki o
partiye gidişim, senin hangi borcunun taksiti olacak?”
“Ne diyorsun
sen, ne partisi?”
“Haberin yok
mu?”
“Yok.”
Veysi başını
kaldırmadı. Havuzun suları klor kokusuyla burnunu sızlatırken, İncilâ abisinin
bu sessiz teslimiyetinin, Orhan Sencer’in en büyük zaferi olduğunu o an anladı.
Titreyen ellerini gizlemek için kollarını göğsünde kavuşturdu. “Ondan hiç
hoşlanmadım Veysi. Kibirli, kendini beğenmiş, nezaketin yanından bile geçmeyen
bir adam. Ve inanır mısın, az önce bana bu akşam onunla birlikte bir partiye
gitmemi emretti.”
“Demek öyle
dedi!”
“Beni de
yanında sürüklemek istediğine göre, sen de bunu biliyordun.” Sesi, abisinin bu
duruma ne tepki vereceğini ölçmek istercesine kısılmıştı. İçten içe, abisinin
“Gidemezsin, o adam tekinsiz” demesini, onu korumasını bekliyordu.
Veysi
duraksadı, derin bir nefes aldı. Bakışlarını havuzun başında şampanyasını
yudumlayan Orhan’a çevirdi.
“Pekâlâ
İncilâ… Sakin ol biraz,” dedi, sesi aniden yumuşamış ama bir o kadar da hesapçı
bir tona bürünmüştü. Sonra, kelimeleri ağzında çiğneyerek, neredeyse istemeden
itiraf eder gibi konuştu. “Bak, durum sandığın kadar basit değil. Yeni bir işte
ortaklığı sağlayabilmek için bu akşam onu birkaç yetenekli kızla tanıştırmayı,
onun gözüne girmeyi düşünüyordum. Planım buydu.”
İncilâ,
duyduklarıyla donup kaldı. Adamın “sığınmak” dediği şeyin ne kadar haklı
olduğunu hissettiği o sarsıcı anlardan biriydi bu. Dikkatle abisinin yüzüne
baktı. “Bir pezevenkliğin eksik.”
“Doğru
konuş.”
“Eğrilme o
zaman.” Kısa bir an düşündüğünde ikisinin bu işi çoktan anlaştığını hatırladı. “Ben
bu işi uzun zaman önce zaten almış olduğunu, her şeyin kesinleştiğini
sanıyordum Veysi. Bir sorun mu oldu? Bu kadar çaba neden?”
“Rakibimiz Metin
Saraç da aynı işin peşinde!”
Veysi’nin
sesi aniden sertleşti, gözlerinde hırslı bir rekabetin kıvılcımları çaktı.
Havlusunu sertçe şezlonga bıraktı. “O herif her yerde önüme çıkıyor. Ama ne
olursa olsun, bedeli neyse ödensin, ben bu işi almak zorundayım İncilâ. Bu ihale
benim batıştan çıkışımın bileti, anlıyor musun? Orhan seni istiyorsa... Belki
de bu, işleri kolaylaştırmanın bir yoludur.”
İncilâ,
abisinin sesindeki o pazarlıkçı tınıyı duyduğunda, Orhan’ın az önceki
şantajının aslında ne kadar sağlam bir zemine oturduğunu anladı. Abisi, onu
korumak yerine, kendi kariyerinin basamaklarından biri yapmaya dünden razıydı.
Onu satışa çıkarmıştı, gerçekten pazarlık konusu mu etmişti? Orhan haklı mıydı?
Onun gibi kibirli bir adam bile abisinin bir pezevenk gibi onu kullandığını
yüzüne vurmamış, kendi lisanıyla uyarmıştı. Git kendi dünyanı kur demişti.
Midesi bulandı.
Onun
düşüncelerinden habersiz olan Veysi, “Biraz tahammül etsen sorun olmaz, zaten
bağımlı olacak biri değildir.”
İncilâ,
ağabeyinin sesindeki hesapçı tınıyı duyduğunda sanki ayaklarının altındaki
zemin yarılmış da dipsiz bir karanlığa yuvarlanıyormuş gibi hissetti. Orhan
Sencer’ın az önce kulağına fısıldadığı o zehirli gerçek, şimdi ağabeyinin
dudaklarında somut bir ihanete dönüşmüştü.
“Beni ona
satıyor musun Veysi?” diye bağırdı İncilâ. Sesi, bahçedeki tüm o yapay neşeyi
bıçak gibi kesti. “Kendi kariyerin, o lanet olası zirveye biletin için beni o
kurdun önüne yem olarak mı atıyorsun? 'İşleri kolaylaştırmanın yolu' bu mu
gerçekten?”
Veysi, kardeşinin
sesinin içinde tiksintiden rahatsız olup yerinde huzursuzca kıpırdandı ama geri
adım atmadı. “Abartma İncilâ, sadece bir partiye gideceksin. Orhan seninle
vakit geçirmek istiyorsa bu bir onurdur, bunu fırsata çevirmeliyiz.”
İncilâ,
abisine nefret dolu son bir bakış fırlatıp hızla arkasını döndü. Gözyaşlarının
akmasına izin vermeyecekti; bu evde artık gözyaşı dökmek sadece zayıflıktı.
Havuzun diğer ucunda, bir elinde kadehi, diğer eli cebinde, sanki bir satranç
tahtasını izliyormuş gibi onları seyreden Orhan Sencer’e doğru yürüdü.
Her adımı bir
intikam yemini gibiydi. Orhan’ın tam karşısında durduğunda, adamın
dudaklarındaki o zafer kazanmış gülümsemeyi gördü.
“Kazandın,”
dedi İncilâ, sesi buz gibi bir kararlılıkla yankılanarak. “Hamlelerini sağlam
attın, tüm söylediklerinde haklı olduğunu fark etmemi sağladın. Abimin
zayıflığını, benim mecburiyetimi kullandın ve kazandın. Mutlu ol, keyiflen.
Seninle o partiye geleceğim.”
Orhan,
kadehinden bir yudum alıp ona doğru bir adım yaklaştı. “Akıllıca bir seçim,”
diye mırıldandı.
“Tehditkâr
bir seçim, beni tehdit ettin ve abimin iğrençliğiyle benim son umudumu da
yıktın. Bu geceden sonra benim için hiçbir şey eskisi gibi kalmayacak. Abimi
benim gözümde öldürerek…” dudaklarını ısırdı. Son umuduydu Veysi, tutunduğu son
daldı. Onu elinden almıştı. Yanağına süzülen yaşı hızla elinin tersiyle sildi.
Nemli gözleriyle, adamın gözlerinin en derinine, o karanlık boşluğa bakarak
devam etti: “Ama şunu sakın unutma Sencer; bu gecenin sonunda pişman olan, o
kibrinde boğulan sen olacaksın. Beni o kapıdan içeri soktuğun an, hayatının en
büyük hatasını yaptığını anlayacaksın. Ben senin yönetebileceğin bir oyuncu
değilim, ben senin setini yakacak olan o yangınım.”
Orhan’ın
bakışlarında ilk kez, saf arzuyla karışık bir merak çaktı. İncilâ, ona cevap
verme fırsatı bile tanımadan arkasını döndü ve vakur adımlarla malikaneye,
odasına doğru ilerledi. Şimdi hazırlanma vaktiydi; ama bir kurban gibi değil,
bir cellat gibi onun kibrinin kafasını uçuracaktı.
Odasına giden
İncilâ duştan henüz çıkmıştı; bornozunun içinde hapsolmuş bedeni, az önceki
tartışmanın ateşiyle hâlâ yanıyordu. Kapının sertçe vurulmasıyla irkildi.
“Girebilir
miyim?”
Bu ses
Veysi’nin değil, Serenay’ın o her zaman özgüvenli ve hafif alaycı tınısıydı.
“Hayır.”
“Çok kalmam
İncilâ, sadece konuşacağız.”
“Allah’ım,”
diye mırıldandı İncilâ, ıslak saçlarını havluyla sertçe ovuşturmaya başladı.
“Neden bu evde kimse benim cümlelerimi, 'hayır'larımı anlamıyor?”
Serenay,
cevabı beklemeden kapıyı aralayıp içeri süzüldü. Aynada kendine bakan
İncilâ’nın arkasında durdu; bir avcı gibi dikkatliydi. “Seni en iyi ben
anlıyorum tatlım. Ve inan bana, bu evdeki herkesin aksine ben senin
yanındayım.”
“Konuş
Serenay. Ne istiyorsun?”
İncilâ’nın
sesi bir cam kırığı kadar keskin ve soğuktu. Serenay yatağın kenarına ilişti,
bakışları odadaki her eşyada bir değer biçer gibi gezindi.
“Veysi’nin
halini görmüyor musun?” dedi Serenay. “Şirket sunacağı ihalenin fena
olmadığını, sadece eli yüzü düzgün bir iş çıkacağını söyleyerek seni uyutmaya
çalıştı. Ama gerçek bu değil. Orhan Sencer sadece bir iş insanı değil, o bir
medya imparatoru. Onun kanallarında dönmeyen haber, onun onaylamadığı yüz bu
sektörde nefes alamaz. Adam sana iş teklif etmiş, reddetmek haddin olmamalı. Bu
film senin için bir macera olabilir ama Veysi için bir kurtuluş reçetesi.”
“Farkındayım,”
dedi İncilâ kısaca. Aynadaki yansımasından Serenay’ın yüzüne dikti gözlerini,
orada kalan son dürüstlük kırıntısını, belki bir parça suçluluk duygusu
arıyordu. “Abimi de kendi kuklalarından biri yapmış ve benim şerefli abim son
insanlık kırıntısını da beni pazarlık konusu yaparak kaybetmiş.” Kadına döndü.
“Hala böylesi şerefsiz bir adamla evlenmeyi düşündüğüne göre sen de ahlaksız
olmayı kabul etmiş olmalısın.” Serenay’ın yüzü buz gibi dondu. “Kardeşini
pazarlık konusu yapan karısını zora girdiği an satışa çıkarmaz mı sanıyorsun? O
adam kendi çıkarları için inan bana kendi bedenini bile birine sunar. Ahlak
sıfır, adalet sıfır şimdi şerefi de sıfırlandı.”
“Herkes senin
gibi şanslı değil. Benim Veysi’den daha iyi bir seçeneğim yok, olmadı da.”
“Ben mi
şanslıyım?”
“Evet sen,
şansının farkında bile değilsin. Orhan senin şu hayatta kazanacağın en kaliteli
adam olur.”
“Abimi seçen
bir zevksizin düşüncesinden ne beklenir ki?”
“Kadınların
çoğu,” dedi Serenay onu umursamayarak, sesine yarı alaycı, yarı kıskanç bir ton
katarak, “ona daha ilk karşılaşmada bir ilah gibi, bir güç odağına tapınır gibi
hayran kalır. Senin bu buz gibi, duvarları örülmüş tavrın Orhan’ın iştahını
kabartıyor. Adam senin için yanıp tutuşmuyor olabilir ama bu gece seni o
partiye, kendi dünyasına bir mülk gibi götürmeyi planlıyor, değil mi?”
İncilâ’nın
gözleri, duyduğu bu pişkinlik karşısında büyüdü. Serenay’ın, Veysi’nin bu
pazarlığa sessiz kalışını bu kadar normalleştirmesini beklemiyordu. İçindeki o
hırçın kız, kapana kısılmış bir aslan gibi kükremek istiyordu.
“Hiçbir
yere,” dedi net, tartışılamaz bir tonla. “Gitmeyeceğimi, o medya patronunun
emirlerini de kendisini de zerre kadar umursamadığımı ona yüzüne karşı
söyledim.”
“Ama işe
yaramadı, sonuçta istediğini aldı. Tıpkı abini ikna ettiği gibi seni de etti.
Ama öyle ama böyle. Şerefsiz abinden senin de pek bir farkın kalmadı.”
Serenay’dan
böylesi cesur bir söz duymayı beklemeyen İncila, şaşkınlıkla ona döndü ve ilk
kez kaç gündür yorgun olan yüzünü fark etti.
Serenay bir
an duraksadı. “Sen çok şanslısın, bunu kaybetme.” Odanın içindeki ağır
sessizlikte, İncilâ’nın içindeki fırtınanın sesini duyar gibiydi. “Beni dinle
İncilâ,” dedi Serenay, sesi bir itirafın ağırlığıyla kısılarak. “Veysi bu
hayatı, bu malikaneyi, bu parıltılı dünyayı nasıl ayakta tutuyor sanıyorsun?
Eğer Orhan’ın desteğini, o dev medya grubunun reklam gücünü kaçırırsa, zirveden
aşağıya doğru o yavaş ve acılı düşüşümüz başlar. Orhan’ın her hamlesi bir
piyasa devrimidir. Ve Veysi artık yirmilerinde bir çocuk değil. Zaman onun iş
sektöründeki şöhretinden her gün bir parça daha koparıyor.”
“Otuz sekiz
yaş,” dedi İncilâ, sesi mesafeli bir cellat gibi soğuktu. “Bir erkek için
kariyerinin en verimli dönemi değil mi? Çükünü düşünmek yerine aklını düşünsün
de yerini sağlamlaştırsın o zaman.”
Serenay acı,
zehir gibi bir tebessümle güldü. “Normal insanlar için öyle. Ama abinin şirketi
o kanlı başrol savaşında yaralandı. Metin Saraç henüz yirmi yedisinde; taze
kan, yeni kurban... Yatırımcılar Veysi’ye yakında yalnızca babasının gölgesini layık
görecekler. Veysi zirvedeyken veda etmek istiyor. Şirketini Metin gibi gençlere
bırakmak, onun için diri diri gömülmekle aynı şey. Ve Orhan Sencer, ona o
mezardan çıkacak tek eli uzatan adam.”
“İflas mı
etti?”
Serenay
başını salladı, incila bunu bilmiyordu. İşin kötüsü şu ana kadar böyle bir
sinyal de almamıştı, her şey yolunda görünüyordu. Kısa sürede koca
imparatorluğu nasıl yerle bir edebilirdi ki, bu akıl karı değildi.
İncilâ,
Serenay’ın yüzündeki o ifadeyi fark etti. Devleşmiş bir hırsla, yerlerde
sürünen bir çaresizlik arasına sıkışmış bir kadının ifadesiydi bu. O an anladı
ki; ne Veysi için ne de Serenay için mesele iş ya da başarıydı; mesele o sahte,
parlak kalabalığın içinde kalma hırsıydı. Eğer Orhan’ın kameraları başka yöne
dönerse, bu evin sönük bir mezarlığa dönüşeceğini biliyorlardı.
“Anladım,”
dedi İncilâ, bornozunun kuşağını bir düğüm atıp sertçe sıktı. “Siz beni o medya
imparatorunun önüne bir kurbanlık olarak sunuyorsunuz ki, sizin ışıklarınız
sönmesin. Öyle mi?”
Serenay ayağa
kalktı, kapıya doğru yürürken son bir kez döndü. “Buna kurbanlık deme İncilâ.
Buna 'iş dünyasının kuralları' de. Bir saat sonra Orhan kapıda olacak. Eğer o
arabaya binmezsen, yarın sabah Veysi Sencer isminin o dev medya grubunun kara
listesine alınışını hep birlikte izleriz. Sonra da birlikte dilenmeye çıkarız.
Karar senin.”
Serenay’ın
zehirli sözleri odanın soğuk havasında asılı kalmışken, kapı bir kez daha, bu
sefer daha ağır ve kararsız bir şekilde açıldı. İçeri giren Veysi’ydi, az önce
havuzun başında duran o dev adamın sadece gölgesi gibi görünüyordu.
Gözlerindeki o mahcup ama talepkâr bakış, İncilâ’nın midesini bir kez daha
bulandırdı.
“Konuşmaları
duydum,” dedi Veysi, sesi odanın köşelerine sinmiş bir suçluluk gibi kısıktı.
“Sana
şerefsiz dediğim için hiç pişman değilim.”
“Biliyorum.”
“Beni
sattığını asla unutmayacağım.”
“Ne desen
hakkın…”
İncilâ
aynadaki yansımasından abisine baktı. “Neden odamdasın? Daha neyi duymam
gerekiyor Veysi? Serenay her şeyi o kadar güzel özetledi ki... Bir 'iş
birliği', bir 'sektör kuralı'... Beni Orhan Sencer’in imparatorluğuna giden
yolda bir köprü olarak kullandığınızı açıkça söyledi.”
Veysi,
Serenay’ın yanına, yatağın ucuna oturdu. İkisi şimdi karşı karşıya duran
İncilâ’ya karşı bir cephe oluşturmuş gibiydiler.
“Odamdan
çıkın.”
“Kalacağım ve
aklını başına alman için son kez konuşacağım.”
“Emin ol, son
kez olacak.”
“Bana bak
İncilâ,” dedi Veysi, sesine o eski, güven veren ağabey tonunu yerleştirmeye
çalışarak. “Orhan sadece bir medya patronu değil. O, bu ülkede kimin
devleşeceğine, kimin tarihin tozlu sayfalarına gömüleceğine karar veren adam.
Eğer bu gece onunla o partiye gidersen, sadece benim kariyerimi değil, kendi
geleceğini de garantiye alırsın. Sana teklif ettiği o rol... O sadece bir
başlangıç. Oyuncu olmak istemiyor muydun, al sana geleceğin oyunu. Dilediğin
gibi oyna.”
“Oynamayacağım,
merak etme. Öyle bir oynayacağım ki, bu gecenin sonunda o da sen de ayakta
alkışlayacaksınız beni.”
“Aklını
başına al, geleceğin diyorum… hepimizin geleceği senin elinde. Şu adama biraz
iyi davransan ölmezsin…”
“Gelecek mi?”
diye haykırdı İncilâ, elindeki fırçayı masaya sertçe bıraktı. “Hangi gelecekten
bahsediyorsun? Bir adamın rızasıyla var olan, onun kanallarında lütfedilen
dakikalarla ölçülen bir gelecekten mi? Abimin kendi çıkarlarıyla beni yok
saydığı gelecekten mi? Sıradaki kim olacak? Başın dara düştüğünde beni gözden
çıkarmanı mı izleyeceğim.”
“Böyle bir
şey olmayacak.”
“Ama oldu.”
Bu gece senin
iyiliğin içinde, gerçeği öğrendiğinde bana hak vereceksin.”
“Sen koskoca
Veysi! Nasıl olur da bu adamın önünde bu kadar küçülürsün?”
Veysi’nin
yüzü öfkeyle gerildi, gururu bir yara gibi sızlamıştı. “Çünkü o adamın elinde
sadece kameralar yok İncilâ! Finansal krizler, reklam anlaşmaları, bekleyen
borçlar... Hepsi onun masasında! Metin Saraç yirmili yaşlarının küstahlığıyla
ensemde solurken, ben bir darbe daha alamam. Orhan seni istiyor. Senin o vahşi,
boyun eğmez halin onun için bu yılın 'en büyük manşeti'. Eğer ona bu manşeti
verirsen, benim önümdeki tüm engelleri kaldıracak.”
Serenay,
Veysi’nin elini tutarak İncilâ’ya döndü. “Bak, ikimiz de biliyoruz ki Orhan
Sencer bir kadına zorla dokunmaz. O, avının ona gelmesini bekler. Sen sadece bu
gece onun yanında duracaksın. Onun gücünden bir parça koparacaksın. Bu bir
alışveriş İncilâ. Ruhunu satmıyorsun, sadece bir geceni kiralıyorsun.”
“Bir gecemi
kiralıyorum öyle mi?” İncilâ’nın sesi şimdi fırtına öncesi bir sessizliğe
bürünmüştü. “Siz ikiniz, bu parıltılı hayatın faturasını bana kestiniz. Sen şirketinin
zirvedeki rotasını kaybetme, sen de bu malikanedeki yerini koru diye... Peki ya
ben? Ben bu geceden sonra aynaya nasıl bakacağım?”
Veysi ayağa
kalktı, İncilâ’ya doğru bir adım attı ama kızın gözlerindeki o nefret dolu ateş
onu durdurdu. “Sadece bu gece İncilâ... Yarın sabah her şey farklı olacak. Söz
veriyorum, seni bir daha asla böyle bir şeye zorlamayacağım. Oyala onu, sen
insanları oyalamakta ustasındır. Zaten dilinin zehrinden bir süre sonra
sıkılır.”
İncilâ acı
bir kahkaha attı. “Söz mü? Senin sözlerin, Orhan’ın senetleri karşısında ne
kadar eder Veysi? Hiç.”
“Sen
istemedikçe sana dokunmaz, bir arkadaş gibi takıl ve geri dön.”
“Ama,” dedi
İncilâ tereddütle, sesi boğazında düğümlenerek. “Ne istediğini sormadın bile…
Çünkü işine gelmedi.”
“Ne
isteyebilir ki?”
“Önce onun
evine gitmemi, hazırlıklarımı orada yapmamı istiyordu. Bu sadece bir parti
teklifi değil, bir mülkiyet ilanıydı.”
“Ama burada
hazırlanıyorsun, bak ilk sınırını koydun. Böyle devam edersin, o konuşur sen de
haddini bildirirsin. Sana zaafı var.”
Bu cümleyi
kurarken, kaçış yollarının üzerine devasa kilitler vurulduğunu hissediyordu.
Ağabeyi için canını vermeye hazırdı ama ruhunu o kurdun sofrasına meze
yapmak... Bu başkaydı.
“Veysi!” dedi
İncilâ, sesi acıyla titreyerek. Gözleri yaşlarla dolmuştu ama bu yaşlar
zayıflıktan değil, hayal kırıklığındandı. “Ben bu adamdan nefret ediyorum! Ve
senin, benim onunla gitmemi, hatta onun her istediğini yapmamı içten içe nasıl
arzuladığını fark ediyorum. Kendi mesleğin, o sahte gücün uğruna beni bir
pazarlık masasına yatırıyorsun.”
Veysi hemen
karşı çıktı, sesi savunmacı bir hırçınlıkla yükseldi. “Bunu böyle düşünme! Bir
partiye gitmek için ona tapman gerekmez. Sadece bir gece, sadece bir görünme...
Bu bir ticaret, İncilâ. Duyguların bu işte yeri yok!”
İncilâ bir
adım geri çekildi, aralarına aşılması imkânsız bir uçurum açtı. “Peki,” dedi
alçak ama bir kılıç darbesi kadar keskin bir sesle. “Sen o ünlü
çapkınlıklarında, o 'parıltılı' partilerden sonra yanındaki kızı nereye
götürürsün Veysi? O gece nerede biter?”
Veysi’nin
yüzünün aniden, suçlulukla karışık bir öfkeyle kızardığını gördü. Bu sessiz
tepki, söylenmeyen tüm o kirli detayları, otel odalarını, gizli kontratları ele
veriyordu. İncilâ ekledi. “Anladın değil mi? Orhan’ın benden ne istediğini, o
partinin sadece bir başlangıç olduğunu bal gibi anladın. Ve buna rağmen beni o
kapıdan içeri sokmaya çalışıyorsun.”
“Hayır!” dedi
Veysi sertleşerek, kendi vicdanını susturmak istercesine sesini yükseltti. “İlk
buluşmada senden böyle bir şey isteyemez! Ben Veysi’yim, buna asla izin
vermem!”
Ama İncilâ,
bu sözlerin arkasındaki o kof belirsizliği, o titrek iradeyi iliklerine kadar
hissediyordu. Asıl trajedi de buydu zaten: Onu koruması gereken elin, onu
uçuruma iten el olmasıydı. Sınırlar, kimsenin gerçekten umursamadığı kadar ince
bir kâğıttan ibaretti ve Orhan Sencer o kâğıdı yakmak için kibritini çoktan
çakmıştı.
İncilâ,
abisinin yüzüne bakarken ilk kez onun içindeki o devasa boşluğu gördü.
Karşısında duran adam artık sığındığı o güçlü ağabeyi değil, parlak ışıklar
sönmesin diye ruhunu ve kardeşini pazarlık masasına yatıran bir zavallıydı.
“Gideceğim,”
dedi İncilâ, sesi o kadar alçak ama o kadar kesin çıkmıştı ki Veysi bir an
nefesini tuttu. “Ama sakın yanılma Veysi; bunu senin kariyerin kurtulsun diye
ya da o Metin Saraç’ı mahvetme hayallerin için yapmıyorum. Gideceğim, çünkü
senin bu zavallı halini, bir kadını basamak yaparak nasıl küçüldüğünü o kibirli
adamın yüzüne bizzat çarpmak istiyorum.”
Veysi bir şey
söylemek için dudaklarını araladı, belki bir özür, belki bir açıklama... Ama
İncilâ ona bu fırsatı tanımadı. “Bana sakın dokunma,” dedi, abisinin ona doğru
uzanan elini havada asılı bırakarak. “Bu andan itibaren benim üzerimdeki tüm
haklarını, o adamın gücüyle takas ettin. Artık sadece aynı çatıyı paylaşan iki
yabancıyız.”
Kapıya doğru
yürüdü ve sertçe açtı. “Çıkın dışarı. İkiniz de. Hazırlanacağım. Ama sakın
unutmayın; o arabaya bindiğim an, sizin için 'kız kardeş' ya da 'dost' olan
İncilâ ölmüş olacak. Orhan Sencer’in karşısına sizin gönderdiğiniz o uysal
kurban değil, sizin bu acizliğinizin intikamını alacak bir kadın olarak
çıkacağım.”
Veysi ve
Serenay, sessizce odadan çıkarken İncilâ kapıyı arkalarından çarparak kapattı.
Artık sadece Orhan Sencer ile değil, onu bu masaya meze yapan geçmişiyle de bir
savaşa giriyordu.
İncilâ
arkasını dönüp vakur adımlarla banyonun içine süzüldü, her adımda kalbindeki o
eski, şefkatli kız kardeş ölüyor; yerine öfkeyle bilenmiş, hiçbir kuralı
tanımayan bir kadın doğuyordu. Duştan çıktığında kapıyı kilitledi. Gardırobunun
karşısına geçtiğinde artık korkmuyordu. Orhan’ın beklediği o uysal, boyun eğmiş
kurban olmayacaktı. Eli, dolabın en karanlık köşesindeki o elbiseye gitti: Gece
mavisi ile kan kırmızısı arasında gidip gelen, her hareketinde tehlike saçan o
ipek zırha...
Hırsla
hazırlanmaya başladı. Saçlarını birer savaş bayrağı gibi serbest bıraktı,
dudaklarına sürdüğü o koyu bordo rujla kendi savaş boyasını tamamladı. Aynadaki
aksine baktı; gözlerindeki o masum parıltı sönmüş, yerini bir imparatorluğu
yıkabilecek kadar soğuk bir ışık almıştı. Merdivenlerden inişi, bir kadının
yürüyüşünden çok, bir fırtınanın yeryüzüne inişini andırıyordu. Her basamakta siyah
postal botlarının tok sesi malikanenin sessizliğinde yankılanıyor, bu ses
aşağıda bekleyen iki adamın zihninde farklı anlamlar buluyordu. Veysi için bu
ses bir kaybın, Orhan içinse vahşi bir keşfin ritmiydi.
Orhan Sencer,
elindeki kristal kadehi dudaklarına götürmek üzereyken durdu. Bakışları,
merdivenlerin başında beliren o aykırı siluete kilitlenmişti. İncilâ, klasik
bir "davet kadını" gibi inmiyordu. Üzerindeki o ipek zırhın
asaletini, ayaklarındaki kaba ve isyankâr postallarla paramparça etmişti. Bu,
bir "besleme"nin boyun eğmesi değil, bir celladın arenaya çıkışıydı.
İncilâ tam
önünde durduğunda, aralarındaki mesafe sadece bir nefes kadardı. Orhan,
kadehini yavaşça yanındaki sehpaya bıraktı. Gözleri, kızın yüzündeki o duru ama
kararlı ifadeyi, ardından dudaklarındaki o kan rengi bordo ruju ağır ağır
süzdü. En son bakışları, ipek gece elbisesinin altından sırıtan o kaba postal
botlara takıldı.
Orhan hafifçe
öne eğilerek İncilâ’nın gözlerinin en derinindeki o yangını izledi. Sesinde,
ilk kez planlanmamış bir hayranlık tınısı vardı. "Bana bir rest çekmeni
bekliyordum İncilâ," dedi, bakışlarını botlarından ayırıp tekrar gözlerine
dikerek. "Ama bu kadar... Bu kadar gürültülü bir sessizlik beklemiyordum.
Bu postallar, o ipek elbisenin altına giyilmiş bir küfür gibi duruyor. Ve inan
bana, hayatımda duyduğum en çekici küfür bu."
İncilâ geri
adım atmadı. "Seni o steril dünyandan, o her şeyi satın alabileceğini
sandığın huzurundan koparmaya geldim Sencer," dedi buz gibi bir sesle.
"Eğer yanındaki kadının sadece bir vitrin süsü olacağını sandıysan, bu
postallar sana gideceğimiz her adımda kimin kurban olduğunu hatırlatacak."
Orhan, elini
hafifçe havaya kaldırıp İncilâ’nın yüzüne dokunacakmış gibi yaptı ama durdu.
Parmakları arasındaki elektrik, havayı yakıyordu. "Kurban yok İncilâ.
Sadece kendi rollerini reddeden iki oyuncu var. Ve sen, bu akşam o partiye
girdiğinde, sektörün kurallarını değil, kendi vahşetini konuşturacaksın. Ben de
bunu, en ön sıradan, keyifle izleyeceğim."
Arkasını
dönüp kapıya yöneldiğinde, İncilâ’ya bakmadan ekledi: "Hadi. Bakalım senin
bu postalların, benim imparatorluğumun mermerlerini kırabilecek mi?"
Onlara
merakla bakan Veysi’ye elini uzattı. “Konukseverliğin için teşekkürler Veysi!
Yarın görüşürüz,”
“Pekâlâ! İyi
eğlenceler!” diyen Veysi, dikkatle kardeşine bakıp onun gözlerindeki o
fırtınayı, o sessiz haykırışı okumaya çalışıyordu. Ama artık çok geçti; İncilâ,
kurdun tehlikeli alanına girmişti.
Malikanenin
ağır kapıları arkalarından kapandığında, İncilâ artık eski İncilâ değildi. O,
abisinin borçlarından, geçmişin utancından ve yetimhanenin soğuk duvarlarından
sıyrılmış; Orhan Sencer’in en büyük zaferi olmaya değil, en muazzam yıkımı
olmaya ant içmişti.
Orhan,
kaşlarını çatarak ve o mutlak otoritesini adımlarına yükleyerek arabasına doğru
ilerlerken, İncilâ’nın bir gölge gibi kendisini izleyeceğinden adı kadar
emindi. Genç kız, omuzlarını asice silkip postal botlarının mermer zemindeki
tok sesini bir savaş tamtamı gibi yankılatarak, adamın en az kendisi kadar
gösterişli, siyah ve ürkütücü derecede lüks spor arabasına yaklaştı.
Şoför, gümüş
düğmeli üniformasıyla bir heykel gibi dikiliyor, İncilâ’nın postal botlarına ve
uçuşan kızıl saçlarına gizli bir şaşkınlıkla bakarak kapıyı açıyordu. İncilâ
içeri süzüldüğünde, arabanın içini kaplayan o pahalı deri ve Orhan’ın tenine
sinmiş odunsu parfüm kokusu genzini yaktı.
“Bir türlü
buradan, bu kasvetli atmosferden kurtulamayacağımı sanmaya başlamıştım,” dedi
Orhan, alçak ve vücudu bir eldiven gibi kavrayan rahat koltuğuna yerleşirken.
Spor arabanın daracık iç hacminde, birbirlerine o kadar yakın oturmak zorunda
kalmışlardı ki, İncilâ adamın her nefes alışını omuzlarında hissediyordu. Bu
tehlikeli yakınlıktan korunmak istercesine oldukça sert bir sesle sordu: “Eğer
böyle düşünüyorsanız, buraya niçin geldiniz? Sizi tutan mı vardı?”
“Veysi’yi
görmem gerekiyordu, bir imparatorluğun işleyişi duraksamaya gelmez. Ama dürüst
olmam gerekirse, eğer gelmeseydim senin bu büyümüş, bu fırtınalı halinle de
tanışamayacaktım.” Orhan başını çevirip İncilâ’nın yüzündeki o duru güzelliğe
baktı. “Büyüdükçe sadece serpilmemişsin, şarap gibi demlenmiş, tadı damağa ağır
gelecek bir rayihaya kavuşmuşsun.”
“Eminim bu
tanışma gerçekleşmeseydi yas tutar, büyük bir kederle sarsılırdınız,” diye alay
etti İncilâ. Sesi, arabanın içindeki o steril havayı bıçak gibi kesiyordu.
Orhan
neşeyle, içten gelen bir kahkahayla gülerek kızın yüzüne baktı. İncilâ o an,
ilk izlenimlerinin aksine, bu adamın aslında hiç de ruhsuz bir heykel
olmadığını, aksine canlı, enerjik ve bir o kadar da tehlikeli bir cazibeye
sahip olduğunu fark ederek içten içe irkildi.
“Evet, biraz
üzülürdüm,” dedi Orhan, sesi şimdi daha yumuşak ama daha derin çıkıyordu.
“Çünkü seni yirmi bir yaşından beri canlı görmedim. Sadece kâğıt üzerinde
görmüştüm. Veysi ile yan yana çekilmiş resimleriniz magazin sütunlarında çok
sık yayınlanır. Bu halinle kanlı canlı tanışmamış olmamız, benim gibi bir avcı
için büyük bir eksiklikmiş.”
İncilâ,
bakışlarını adamın o hipnotize edici gözlerinden kaçırıp pencereden dışarıdaki
karanlık ağaçları seyrederek ilgisiz bir sesle cevapladı: “Bence hiç de tuhaf
değil. Bazı insanlar birbirine teğet geçmek için yaratılmıştır.”
“Öyleyse buna
şans diyelim. Ya da kader...” Orhan, arkasına yaslanıp arabanın hızlanışını
hissetti. “Sevgili piyonunu benimle beraber gönderdiğine göre, Veysi bu işi
almayı gerçekten çok istiyor olmalı.”
“Ben onun piyonu
değilim!” İncilâ, bu yakıştırmayla sanki bir yılan tarafından sokulmuş gibi
irkildi.
“En fazla
yirmi dört yaşında olduğuna göre, onun yanında bir çocuk, bir kız evlat gibi
kalıyorsun. Ama görüyorum ki Metin Saraç gibi bir kurdu bile kendine aşık
etmeyi, peşinden koşturmayı başarmışsın.” Orhan’ın sesi şimdi daha karanlık bir
tona bürünmüştü. “Eğer seni sevindirecekse, açıkça söyleyeyim; uzun zamandır
hiçbir 'obje' veya hiç kimse ilgimi bu kadar çekmemişti.”
“Sevindirmiyor,
ilgilendirmiyor ve zerre kadar umurumda değil.”
“Bak kızım,”
dedi Orhan, sesi bir öğüt verir gibi ama altında bir tehdit saklayarak. “Metin gibi
züppeler seni kendi çıkarları, kendi parıltılı sahneleri için kullanıp bir
kenara atarlar. Senin gibi taze bir ruhun, yaşıtlarınla, kendi dengin olan bir
dünyada bulunması senin için çok daha hayırlı olur.”
“Anlaşılan
sadece benim iyiliğimi düşündüğünüz için beni bu partiye gitmeye zorladınız,
öyle mi? Ne kadar da müşfik bir patron!”
“Ben
zorlamadım İncilâ, yalnızca bir kapı açtım ve teklif ettim. Seni o kapıdan
içeri asıl iten, seni bir pazarlık malzemesi yapan Veysi idi.”
“Teklif etmek
ha! Siz buna teklif mi diyorsunuz? Resmen bana şantaj yaptınız!”
Orhan,
hafifçe gülümsedi. “Bunu nasıl yaptığımı, hangi yasal boşluktan yararlandığımı
açıklar mısın lütfen?”
“Beni tehdit
ettiniz! Daha doğrusu Veysi’yi benim üzerimden vurdunuz. Eğer sizinle
gelmezsem, o hayalini kurduğu büyüme olanağını Metin Saraç’a vereceğinizi
söylediniz ve hakkında ipe sapa gelmez şeyleri kanalınıza süreceğinizi en kaba
haliyle ima ettiniz.”
“Bak yavrum…”
“Ben yavrunuz
falan değilim!” diye haykırdı İncilâ, adamın bu korumacı ama aşağılayıcı
hitabını keserek.
“Bak
fıstığım,” diye devam etti Orhan, sözü hiç kesilmemiş, İncilâ’nın öfkesi havayı
hiç sarsmamış gibi sakin bir sesle. “Eğer bu işi gerçekten Metin’e verecek
olsaydım, Veysi’nin bana sunduğu hiçbir rüşvet, hiçbir yalvarma umurumda
olmazdı. Sunduğu rüşvet senin kadar güzel, senin kadar nadide olsa bile
profesyonelliğimden ödün vermezdim.”
İncilâ’nın
gözleri kısıldı. “Yani işi Metin Saraç’a vermeyeceksiniz, öyle mi?”
“Hayır, bu iş
tam Veysi’ye göre. Bu piyasanın kurallarını, o pis labirentleri ondan daha iyi
bilen biri yok. Bu işin altından ancak o kalkabilir, zirveye o bayrağı ancak o
dikebilir. Bunu ikimiz de, bu arabanın içindeki hava kadar net biliyoruz.”
“Öyleyse
niçin hâlâ o belirsizlik oyununu sürdürüyorsunuz? Neden bizi, sanki birer
figüranmışız gibi bu aşağılık oyuna alet ediyorsunuz?” diye sordu İncilâ. Sesi,
bir öfke patlamasının eşiğinde, cam kırıkları kadar keskindi.
“Şirket
ortaklarımın veya iş birliği yaptığım insanların kendilerine fazla
güvenmelerinden, başarıyı ‘çantada keklik’ görüp gevşemelerinden hiç
hoşlanmam,” dedi Orhan. Parmaklarıyla lüks deri koltuğun kenarına, sanki bir
savaş marşının temposunu tutar gibi ritmik bir şekilde vuruyordu. “Biraz
rekabet, biraz o ensesinde hissettiği kaybetme korkusu daima performansı
kamçılar, zekayı biler. Veysi’nin o belirsizlik içinde korkuyla titreyen
gözleri, bana zirveye giden yolda sadece sadakat değil, harika kazançlar ve
kusursuz bir hırs verecek.”
“Yani sonuçta
ne olursa olsun, bu ihaleyi Veysi’ye vereceksiniz,” diye tekrarladı İncilâ.
Sesi şimdi, uğradığı ihanetin ağırlığıyla, hayal kırıklığıyla karışık bir
öfkeyle titriyordu. Kendini bir hiç gibi hissediyordu.
“İyi bildin!”
dedi Orhan muzaffer bir edayla. Bakışlarında bir imparatorun fethettiği
topraklara bakışındaki o sarsılmaz kibir vardı.
“Yani benim
burada olmama, bu saçma partiye gelmeme aslında hiç gerek kalmadı! İş zaten
onundu, pazarlık çoktan bitmişti!” İncilâ, bir anda kapı koluna asıldı;
içindeki infial o kadar büyüktü ki, sanki araba son hızla giderken kendini
boşluğa atacakmış gibi bir cinnet anına kapılmıştı.
Orhan,
saniyelerle yarışan ani bir hareketle kızın bileğini kavradı. Pençe gibi sıkan
parmaklarının altındaki nabız atışını hissedebiliyordu. Yeşil gözleri, gecenin
karanlığından daha siyah, daha derin ve daha tehlikeliydi. “Bence var İncilâ.
İş Veysi’nin olabilir, o piyonlar yerini bulabilir ama bu gece… Bu gece ne işle
ne de Veysi’yle ilgili. Bu gece sadece benim.”
“Kendini
beğenmiş, kibirli bir adamsınız!” diye gürledi İncilâ. Arabanın o dar ve
boğucu, pahalı deri ve tütün kokan atmosferinde sesi yankılanıyordu. “Bir
kuklacı gibi herkesin iplerini elinizde tuttuğunuza, insanları sadece
parmağınızda oynatabileceğiniz birer oyuncak sanmanıza inanıyorsunuz. Ama şunu
o taş kalbinize, o dev aynasındaki aksinize kazıyın: Sizden hiç hoşlanmıyorum
Pabucumun İmparatoru Orhan! Sizin o sahte otoritenizden nefret ediyorum, bunu
çok iyi bilin.”
“Biliyorum,”
diye itiraf etti adam. Sesi o kadar rahattı, o kadar sarsılmazdı ki bu sükunet
İncilâ’nın sinir uçlarını açıkta bırakılmış teller gibi tırmalıyordu. “Zaten
tam da bu yüzden, o hırçınlığın ve bu katıksız nefretin yüzünden senden biraz
daha fazla hoşlandığımı söyleyebilirim. Direnç, ruhun en saf halidir ve
teslimiyetten çok daha çekicidir.”
“Benden
hoşlanmanızı istemiyorum! Ben sizin o sahte vitrininizde sergileyip sonra bir
kenara atacağınız herhangi bir parça...”
Sözlerini
tamamlayamadı. Arabanın o sarsılmaz, güven veren hızı bir anda kesilmiş,
motorun güçlü gürültüsü yerini vakur ve tehditkâr bir sessizliğe bırakmıştı.
İncilâ pencereden dışarı baktığında kalbi ağzına geldi. Burası gidecekleri o
ışıltılı parti binasının, bildiği şehrin o tanıdık sokağı değildi. Burası,
tepesinde devasa projektörlerin gökyüzünü yardığı, kapısında heykel gibi
dikilen silahlı korumaların beklediği, ormanlık bir tepenin ucuna bir kartal
yuvası gibi inşa edilmiş modern bir kaleydi ve onunla savaşırken nereye
geldiklerini anlamamıştı.
“Nereye
geldik? Burası neresi?” diye sordu. Sesi bu kez, kapana kısılmış bir avın
korkusu ve bastırılamayan öfkesi arasında gidip geliyordu.
“Evime,”
diyerek inmeye hazırlandı Orhan. Sanki dünyanın en doğal, en sıradan cümlesini
söylüyormuş gibi bir rahatlık içindeydi.
“Ama beni
partide bırakacağınıza, orada nefes almama izin vereceğinize dair söz
vermiştiniz! Beni resmen kaçırdınız, bu bir zorbalık!”
“Böyle
dediğimi ben de hatırlıyorum ama, gerçekten bir kurdun vaadine inanmış
olamazsın İncilâ.”
“İnandım! Bir
an olsun insan olduğunuzu sandım!”
“Hadi Yavrum
hadi, vakit daralıyor,” dedi Orhan, kapısını açan şoföre ve çevredeki hazır
kıta bekleyen adamlara aldırmadan İncilâ’ya doğru eğildi. Nefesi tenini
yakıyordu. “Haydi, in aşağıya! Korkma, o kadar ilkel değilim. Sen içeride
soyunup giyinirken bakmayacağımdan, mahremiyetini ihlal etmeyeceğimden emin
olabilirsin.”
Bu alaycı,
her şeyi hafife alan ses tonu İncilâ için son damla oldu. Genç kız, kapısı
açılır açılmaz bir ok gibi araçtan fırladı. Postal botlarının mermer avluda
çıkardığı o öfkeli, ritmik sesler; malikanenin kapısında birer sütun gibi
dizilmiş olan hizmetlilerin ve korumaların arasında bir şok dalgası yarattı.
İncilâ, arkasındaki gücü ve güvenliği hiçe sayarak, o görkemli kapıya doğru
değil, ters istikametteki karanlık bahçeye, özgürlüğünü arayan bir yabani
kısrak gibi bahçe kapısına doğru koşmaya başladı.
"Beni
burada tutamazsınız! Ben sizin o pırıltılı dünyanızda harcayabileceğiniz bir
bozuk para değilim!" diye bağırdı İncilâ, karanlığın içindeki ormanlık
patikaya doğru nefes nefese koşarken. Postal botlarının mermer zemindeki sert
yankısı, az önce duyduğu "yavrum" hitabının yarattığı aşağılanma
hissini bastırmaya yetmiyordu.
Orhan Sencer,
arabanın kapısında bir an durdu. Yüzünde, kaçan avını izleyen bir avcının
soğukkanlı ve ölümcül sakinliği vardı. Şoför ve korumalar, patronlarından
gelecek tek bir işareti bekliyorlardı ama Orhan elini hafifçe kaldırarak onları
durdurdu. Bu, onun kişisel savaşıydı ve bu vahşi kızı dizginlemek, ihaleleri
yönetmekten çok daha iştah kabartıcı geliyordu.
"Koş
İncilâ!" diye seslendi arkasından, sesi gecenin sessizliğini bir bıçak
gibi kesti. "Bu malikanenin sınırları, senin o küçük öfkenin gidebileceği
yerden çok daha geniş. Yorulduğunda yine bana döneceksin."
İncilâ bahçe
kapısına ulaştığında asıldı ama kapı kilitliydi. Parmakları soğuk demire
değdiğinde hıçkırığa benzer bir öfke nidası döküldü dudaklarından. Arkasına
döndüğünde Orhan'ın çoktan mesafeyi kapattığını, sadece birkaç adım ötesinde
durduğunu gördü. Adamın yeşil gözleri, bahçe projektörlerinin ışığı altında
zehirli bir zümrüt gibi parlıyordu.
"Bırakın
beni gideyim," dedi İncilâ, sırtını demir kapıya yaslayarak. "Nefret
ediyorum sizden. O iğrenç kibrinizden, insanları birer rakam gibi görüşünüzden
nefret ediyorum."
Orhan,
aralarındaki son mesafeyi de öldürdü. İncilâ’nın üzerine bir gölge gibi
çöktüğünde, genç kız adamın üzerindeki o pahalı tütün ve sert rüzgâr kokusunu
ciğerlerine çekti. Orhan, elini kızın başının hemen yanındaki demir parmaklığa
dayadı.
"Nefret
ve aşk, ikisi de aynı ateşin çocuğudur İncilâ," dedi Orhan, sesi şimdi
fısıltı kadar yakındı. "Benden nefret etmen için sana nedenler veriyorum
çünkü ilgisiz kalmandan çok daha iyidir bu. Sen o postal botlarınla benim
dünyamı tekmeledikçe, ben senin o direncinin altında yatan kadını daha çok
merak ediyorum."
"Benim
altımda bir kadın yok, sadece sizin sonunuz olacak bir düşman var!"
Orhan hafifçe
güldü, bu gülüş İncilâ’nın sinir uçlarını ateşe verdi. "Bir düşman mı? Bir
düşman, karşısındakine bu kadar yakınken nefesi kesilmez. Bak, kalbin göğüs
kafesini yumrukluyor. Bu öfke mi, yoksa benimle aynı havayı solumanın yarattığı
o kaçınılmaz çekim mi?"
İncilâ cevap
vermek için ağzını açtı ama Orhan’ın parmağı dudaklarına kapandı.
"Şimdi," dedi Orhan, sesindeki o mutlak otoriteyle. "Ya bu
bahçede sabahın ilk ışıklarına kadar benimle bu anlamsız savaşı sürdürürsün ya
da o içeri girer, sana sunduğum o kırmızı zırhı giyip bu gece kolumda bir
imparatoriçe gibi o partiye girersin. Seçim senin; ama bil ki, kapıdan içeri
girdiğimiz an o ipler artık benim değil, bizim elimizde olacak."
İncilâ’nın
gözleri Orhan’ın gözlerinin derinliklerine daldı. Orada gördüğü şey sadece
kibir değildi; amansız bir arzu ve ikisinin de reddedemediği o tehlikeli
çekimdi. Genç kız, bileğini sıkan o demir elin sıcaklığıyla titrerken, bu
gecenin sadece bir parti değil, hayatının en büyük kumarı olduğunu anladı.
"Geleceğim,"
dedi İncilâ, sesi nihayet çelik gibi sertleşerek. "Ama o partiye sizin
yanınızda bir süs olarak değil, o paha biçilemez imparatorluğunuzun temellerini
sarsmaya geleceğim. Bakalım o zaman da 'direnç çekicidir' diyebilecek misiniz?"
Orhan elini
çekti ve hafifçe kenara çekilerek yolu açtı. "İşte," dedi gözlerini
kırpmadan. "Beklediğim cevap buydu. Haydi, gidelim ve onlara Pabucumun
İmparatoru’nun yanındaki gerçek asiyi gösterelim."
“Beni böyle
avucunuzda tutamazsınız! Ben sizin oyuncağınız değilim!” diye bağırdı karanlığa
doğru. Ancak daha on adım bile atamadan, arkasından gelen o sert ve kararlı
adım seslerini duydu.
“Beni
kandırabileceğini mi sandın. Asi kısrağım benim.”
“Pabucumun
İmparatoru.”
Orhan Sencer,
atletik bir çeviklikle arayı kapattı. İncilâ kolunu kurtarmak için
savrulduğunda, Orhan beklendiği gibi koluna değil, genç kızın beline sarıldı.
İncilâ’yı bir
tüy sıkletmiş gibi yerden kesti. Bir eli belinde, diğeri dizlerinin altındaydı;
onu bir kucak dolusu isyanla havaya kaldırmıştın ve omzuna atmıştı. İncilâ,
"Bırak beni! Adisiniz, zorbasınız!" diye debelenirken, Orhan’ın
yüzünde o sarsılmaz, kaya gibi sert ifade vardı.
Malikanenin
devasa kapısında bekleyen çalışanlar, Türkiye’nin en güçlü medya patronunun,
kucağında hırçın bir kızıl fırtınayla merdivenleri tırmanışını ağızları açık
izliyorlardı. Orhan, çalışanların şaşkın bakışlarına zerre aldırmadan,
kucağında tekmeler savuran İncilâ ile birlikte görkemli salona girdi.
“Şov bitti
İncilâ,” dedi Orhan, sesi odanın yüksek tavanlarda yankılanırken. “Sana
birazdan elbisen gelecek. Şimdi ya o elbiseyi giyip benimle o partiye gelirsin,
ya da bu gece bu evde, sadece benimle baş başa kalmanın bedelini ödersin. Seçim
senin; cellat mı olacaksın, yoksa esir mi?”
Orhan kapıyı
da çekerek çıktı. İncilâ, odanın ağır meşe kapısı dışarıdan kilitlendiğinde,
içeride bir kaplan gibi volta atmaya başladı. Orhan Sencer, onu sadece bir eve
değil, kendi iradesine hapsetmişti. "Bakmayacağımdan emin
olabilirsin," demişti o küstah ses tonuyla. İncilâ aynadaki aksine baktı;
dağılmış kızıl saçları ve öfkeden parlayan gözleriyle gerçekten de bir celladı
andırıyordu. Ama cellatlar beklemezdi, cellatlar infaz ederdi.
Yatak odasını
hızla süzdü. Burası malikanenin ikinci katıydı. Balkon kapısına koştu,
kilitliydi. Gözü, banyonun dar ama açık duran havalandırma penceresine takıldı.
"Beni küçümsüyorsun Sencer," diye fısıldadı. Postal botlarının
bağcıklarını sonuna kadar sıktı.
Banyodaki
mermer tezgâhın üzerine çevik bir hareketle tırmandı. Pencerenin dar pervazına
tutunup kendini yukarı çekti. Metal çerçeve etini sızlatıyor, omuzları
zorlanıyordu ama hırsı acısından büyüktü. Kendini dışarıdaki boşluğa
bıraktığında, parmakları malikanenin duvarlarını saran sarmaşıklara tutundu.
Avuçları yanıyor, tırnaklarının arasına toprak ve yaprak parçaları doluyordu.
"Hadi
İncilâ, bu adamın kölesi olmayacaksın," diye mırıldanarak sarmaşıktan aşağıya
doğru kaymaya başladı. Yere bir metre kala kendini boşluğa bıraktı. Postal
botları toprağa tok bir sesle indi; dizlerinin üzerine çökerek darbeyi
yumuşattı. Elleri acımıştı ama başarmıştı. Bu kaleden kaçmıştı.
Nefes nefese
ayağa kalktı, üzerindeki tozu silkeledi ve ormanlık alana doğru bir adım attı.
Tam o anda, gecenin karanlığında bir çakmak çaktı. Küçük bir alev parladı ve
söndü.
İncilâ buz
kesti.
Hemen birkaç
metre ötedeki devasa asırlık çınarın gölgesinde bir karaltı vardı. Adımlarını
yavaşlattı, kalbi göğüs kafesini zorluyordu. Karanlığın içinden o tanıdık, tok
ve alaycı ses sigarasının dumanını üfleyerek yükseldi:
"İniş
tarzın biraz amatörceydi ama cesaretine tam puan veriyorum."
Gölge
hareketlendi. Orhan Sencer, sırtını ağaca yaslamış, elleri kumaş pantolonunun
cebinde, ağzında sönmek üzere olan bir sigarayla ona bakıyordu. Üzerindeki
ceketi çıkarmış, beyaz gömleğinin kollarını dirseklerine kadar katlamıştı.
Sanki dakikalardır orada, onun bu kaçışını bir tiyatro sahnesiymiş gibi
izliyordu.
İncilâ
şaşkınlıktan ve öfkeden donup kalmıştı. "Sen... Sen yukarıdaydın! Kapıyı
üzerime kilitledin!"
İncilâ, bahçe
kapısının kilitli olduğunu fark edip durduğunda, arkasındaki o gölge aniden
büyüdü. Orhan Sencer, yavaş adımlarla ona doğru yürüdü. Her bir adım,
İncilâ’nın kalbinde bir davul gibi yankılanıyor, onun kaçınılmaz kaderine doğru
ilerlediğini fısıldıyordu.
Sigarasını
geceye fırlatıp mesafeyi kapatırken, bakışları, İncilâ’nın o isyanla çırpınan
ellerindeki taze sıyrıklara ve narin yüzündeki toprağa takıldı. Bir anlık, çok
kısa bir anlık bir yumuşama geçti gözlerinden. "Kendi evimin gizli
geçitlerini, bu labirentin her köşesini ve senin ne kadar tahmin edilebilir bir
hırçınlığa sahip olduğunu unutuyorsun İncilâ," dedi. Sesi, bu kez alaydan
çok, bir bilenin dinginliğini taşıyordu. "Pencereye yöneldiğin an, o
planın beyninde şekillendiği ilk anda aşağıdaydım. Benim dünyamda hiçbir sır,
hiçbir kaçış gizli kalmaz."
İncilâ geri
adım atmaya çalıştı ama Orhan bir hamlede bileğini, parmak uçları nabzının
hızlı atışını hissederek, nazik ama kesin bir güçle kavradı. "Bırak beni!
Polisi arayacağım, bu yaptığın apaçık bir insan kaçırma, bir zorbalık!"
"Ara,"
dedi Orhan, yüzünü ona yaklaştırarak. Nefesi İncilâ’nın saç tellerini
havalandırıyordu. "Hangi polisin benim bu kalemin kapısına dayanmaya
cesareti var, beraber görelim. Ama önce şu avuçlarına bakalım." Kızın
direnen ellerini zorla açıp kanayan sıyrıklara baktı. Bakışları o an, bir anlık
merhametle yumuşar gibi oldu ama sesi hâlâ çelik kadar sert, kontrolü elden
bırakmayan bir tınıdaydı. "Kaçmak için bile kendine zarar veriyorsun.
Senin bu yıkıcılığın, kendini bu denli hırpalayışın, Veysi’nin acizliğinden
bile daha tehlikeli ve daha çok ilgimi çekiyor."
İncilâ elini
hızla geri çekti; tenindeki bu dokunuş, öfkesiyle karışık, tanımlayamadığı bir
elektrik akımı yaratmıştı. "Benim yıkıcılığım senin o sahte dünyanı, o
ikiyüzlü imparatorluğunu yerle bir edecek! Seninle o partiye gitmeyeceğim!
Asla!"
"Gideceksin,"
dedi Orhan. İncilâ’nın belinden tutup onu bir anda kendine doğru çekti, göğsüne
bastırırken, aralarındaki o son bariyeri de yıkmıştı. Genç kızın vücudu anlık
bir şokla kasıldı. "Ama bu sefer o kaba postal botlarınla değil. Çünkü bir
imparatorla savaşa gireceksen, önce onun silahlarını kuşanmayı, onun tahtında
oturmayı öğrenmelisin. Bir kraliçe olmalısın."
Orhan,
İncilâ’yı hiç beklemediği bir anda, sanki tüy kadar hafifmiş gibi havaya
kaldırdı. İncilâ tekmeler savurup Orhan’ın o sarsılmaz omuzlarını yumruklarken,
Orhan hiçbir şey hissetmiyormuş, hiçbir direnişle karşılaşmıyormuş gibi
malikanenin devasa kapısına yöneldi. Geniş koridordaki çalışanlar yine o aynı
şaşkınlık ve merakla onlara bakarken, Orhan İncilâ’yı doğrudan geniş salonun
ortasına, devasa, altın varaklı bir boy aynasının önüne bıraktı.
İncilâ,
ayakları mermer zemine değdiği an sendeledi. Bakışları aynadaki kendi perişan
yansımasına ve hemen yanında, az önce orada olmayan, kan kırmızısı, sırtı
tamamen açık, her bir santimi "tehlike" diye bağıran bir elbiseye
kaydı.
"Şimdi,"
dedi Orhan, odanın kapısının eşiğine yaslanmıştı, her kelimesi İncilâ’nın
ruhuna işlercesine netti. "Sana bakmayacağım. On beş dakikan var. Ya o
elbiseyi giyip bir kraliçe gibi o merdivenlerden aşağı inersin ve bu gece o
partideki herkese, en başta da bana diz çöktürürsün... Ya da ben içeri girer,
seni bu tozun toprağın içinde, bu öfkeli halinle kucağımda o partiye götürürüm.
Tercih senin, ama bu sefer pencereyi de kilitleteceğim. Kaçış yok."
İncile
salonda tek başına kaldığında, çaresizce etrafına bakındı. Lükse, şatafata ve
abisinden farklı görünmeyen kafese… Adamın gittiğini sanmıştı ama kapı tekrar
yavaşça, neredeyse saygılı bir sessizlikle aralandı. İncilâ, aynadaki perişan
yansımasına bakarken gözlerinden süzülmek üzere olan yaşları hırsla geri itti;
zayıflığını ona göstermeyecekti. Ancak Orhan, elinde gümüş bir tepsiyle içeri
girdiğinde odanın havası bir anda değişti. Tepside kristal bir kasede ılık su,
pamuklar ve kehribar rengi bir merhem duruyordu.
İncilâ,
"Sana ihtiyacım yok, dışarı çık!" diye bağırmak için dudaklarını
araladı ama Orhan, itiraz kabul etmeyen o ağır adımlarla yaklaşıp İncilâ’yı
kolundan tuttuğu gibi banyoya çekiştirdi. Tepsiyi lavabonun kenarına bıraktığı
an, İncilâ’yı sanki hiç yükü yokmuş gibi belinden kavrayıp banyonun yüksek
mermer tezgâhına oturttu. Genç kızın narin bileklerini, sanki kırılmasından
korktuğu paha biçilemez bir porseleni tutar gibi kavradı.
"Kıpırdama,"
dedi Orhan. Sesi az önceki o gök gürültüsü gibi gürleyen tondan tamamen
sıyrılmış, kadife gibi yumuşak, genizden gelen derin bir fısıltıya dönüşmüştü.
İncilâ,
adamın ellerinden yayılan o tuhaf gücü ve yakıcı ısıyı bileklerinde
hissettiğinde sanki vücuduna bir elektrik akımı yayıldı. Orhan, ılık suya
batırdığı pamuğu kızın avuç içindeki sıyrıklara değdirdiğinde İncilâ hafifçe
irkildi ama kaçmadı. Adamın bu denli yakınında olması, aralarındaki mesafenin
bir nefes boyuna inmesi soluğunu kesmişti. Orhan’ın eğilmiş başından dökülen
nemli saçların kokusu, o baskın tütün ve odunsu parfümle birleşip İncilâ’nın
duyularını kuşatıyordu.
“Su da
antiseptik var. Biraz acıtabilir.”
Genç kız,
merakla ve engel olamadığı bir hayranlıkla adamın yüzünü süzmeye başladı.
Orhan, tüm dikkatini kızın yaralarına vermişti; o sert, buyurgan hatları şimdi
konsantrasyonun getirdiği garip bir sükunetle yumuşamıştı. Parmak uçları, kızın
tenine her değdiğinde sadece yarayı temizlemiyor, sanki ruhundaki savunma
duvarlarını da birer birer indiriyordu. İncilâ, adamın göğüs kafesinin her
yükselişinde kendi ciğerlerine dolan havayı hissetti. Bu yakınlık o kadar
yoğundu ki, Orhan’ın kalbinin ritmini kendi parmak uçlarında duyabildiğine
yemin edebilirdi. Pamuğu kenara bırakıp kehribar rengi merhemi parmaklarına
aldı. Kızın avucuna dairesel hareketlerle masaj yaparak merhemi yedirirken,
dokunuşu bir şifacı kadar nazik ama bir sahip kadar kararlıydı. İncilâ’nın
kalbi göğüs kafesine sığmıyordu; solukları sıklaşmış, gözleri adamın yüzüne
hapsolmuştu. Bu adamın içindeki bu şefkatli yan nereden gelmişti? Yoksa bu da
fethedeceği kaleler için kullandığı en tehlikeli silahı mıydı?
"Bana
böyle bakma," diye fısıldadı Orhan, bakışlarını kızın avuçlarından
çekmeden. Sesi, İncilâ’nın teninde hissedilen bir titreşim gibiydi. "Sana
zarar vermek… istediğim en son şey, ama beni buna zorluyorsun."
İncilâ, elini
geri çekmek istedi ama bedeni ona ihanet ederek bu sıcaklığa daha çok yaslanmak
istiyordu. Bu acının müsebbibi oyken, dermanının da onun ellerinde olması ne
acı bir ironiydi. Dudakları titredi, bir şey söylemek istedi ama kelimeler
boğazında düğümlendi. Sadece o yeşil gözlerin derinindeki karanlık ve tutkulu
ateşi izlemekle yetindi.
Ilık suya
batırdığı pamuğu, İncilâ’nın avuçlarındaki toprak ve kan karışımı sıyrıklara
dokundurdu. O kadar nazik, o kadar şefkatle hareket ediyordu ki, İncilâ bir an
soluğunun kesildiğini hissetti. Bu adam, az önce onu kucağında bir esir gibi
taşıyan o zalim imparator olamazdı. Orhan, kızın parmak boğumlarındaki küçük
yaraları temizlerken başını eğmişti; ıslak saçlarından damlayan bir su damlası
İncilâ’nın dizine düştü.
İncilâ, onun
bu beklenmedik nezaketi karşısında savunmasız kaldığını hissedince dehşete
düştü. Kalbi, göğüs kafesini delmek istercesine, düzensiz ve şiddetli çarpmaya
başladı. Orhan, kehribar rengi merhemi parmak uçlarına alıp kızın avuç içlerine
dairesel hareketlerle yedirmeye başladığında, İncilâ’nın teni adamın
sıcaklığıyla kavruldu. Canı yanmasın diye üflediğinde soluğunun ısısı nefesini
durdurdu.
"Neden
yapıyorsun bunu?" diye fısıldadı İncilâ. Sesi titriyordu, hıçkırığını
gizlemeye çalışıyordu. "Hem canımı yakıp hem de yaramı sarmaya çalışmak...
Bu senin yeni oyunun mu?"
Orhan,
merhemi sürmeyi bitirdi ama kızın ellerini bırakmadı. Başını kaldırıp yeşil
gözlerini İncilâ’nın nemli gözlerine dikti. "Acının sebebi benim, bunu
biliyorum," dedi sesi titreyerek. "Ama o acıyı dindirebilecek tek
kişi olduğumu da unutma. Yaraların kapandığında, bu gece o partide seni kıran
herkesin önünde parlayacaksın. Benim yanımda, ama asla bana boyun
eğmeden."
İncilâ, onun
bu sözlerindeki dürüstlükten kaçmak istedi. Eliyle adamın göğsünü itmeye
çalıştı ama parmakları o siyah gömleğin ipeksi dokusunda asılı kaldı. Kumaşın adamı
çıplak gibi hissettirdiği göğsünden yayılan o tanıdık, erkeksi koku ve parmak
uçlarının altındaki güçlü kalp atışı, İncilâ’yı uçurumun kenarına sürükledi.
"Sana
teslim olmayacağım Orhan Sencer," dedi, sesi bir yemin kadar katıydı.
"Ellerimi iyileştirmen, kalbimdeki öfkeyi dindirmeyecek. Bu merhem, senin
yarattığın yıkımı örtmeye yetmez."
Orhan, kızın
ellerini nazikçe dudaklarına götürdü; avuç içindeki taze krem kokulu yaralara
tüy gibi hafif bir öpücük bıraktı. "Zaten teslim olmanı istemiyorum
İncilâ," dedi, gözlerinin içine bir alev gibi bakarak. "Benimle
savaşmanı istiyorum. Çünkü sadece senin gibi bir savaşçı, bu imparatorluğun
gerçek kraliçesi olabilir."
İncilâ’nın
soluğu kesildi. Gözlerindeki nefret, arzunun karanlık gölgesiyle çarpışıyordu.
Orhan yavaşça ayağa kalktı ve elbiseyi işaret etti. "Şimdi kuşan.
Yaraların iyileşti, sıra ruhundaki fırtınayı dışarı salmakta."
Tam o anda
omzundaki çiziği gördü, küfretti.
“Dur,” diyen Orhan
merhemi o çiziğe de sürmeyi bitirip parmaklarını son bir kez İncilâ'nın teninde
gezdirdiğinde, aralarındaki o yoğun sessizlik artık nefes alınamaz bir hâl
almıştı. Orhan’ın bakışları yavaşça kızın gözlerine tırmandı; o yeşil
derinliklerde hem bir özür hem de bir vaat gizliydi.
İncilâ,
kalbinin bu denli şiddetli atmasından, bu adamın parmak uçlarından ruhuna sızan
o sarsıcı etkiden dehşete düşerek elini hızla geri çekti. Sanki sıcak bir
kömüre dokunmuş gibiydi. Mermer tezgâhtan bir hışımla atladı.
"Bu
yaptığın, bu sahte şefkat senin günahlarını temizlemez Orhan Sencer!" Sesi
titriyordu ama bu kez öfkeden çok, kendi içindeki karmaşadan kaçmak içindi.
"Neden yapıyorsun bunu? Neden bazen bir cellat kadar zalim, bazen de bir
derviş kadar şefkatliymişsin gibi davranıyorsun?"
Orhan
yerinden kıpırdamadı. Sadece doğruldu ve ellerini siyah ceketinin ceplerine
sokarak, bir aslanın avını köşeye sıkıştırması gibi onu izlemeye devam etti.
"Belki de," dedi fısıltı gibi bir sesle, "senin hangi yanımın
önünde diz çökeceğini merak ediyorumdur."
İncilâ’nın
içindeki bir şeyler o an koptu. Bu adamın onu bir obje gibi, fethedeceği bir
kale gibi görmesinden yorulmuştu. Madem onu izlemek istiyordu, madem onu
mülkiyetine katmak istiyordu, o zaman ona gerçek bir meydan okuma verecekti.
“Önümde diz
çökecek kişi sensin, ben kimsenin önünde diz çökmem Orhan Sencer.”
Gözlerini bir
an bile Orhan’ın gözlerinden ayırmadan ellerini omuzlarına götürdü. Orhan’ın
bakışları kısıldı, odadaki hava bir anda buz kesti. Birkaç adım gerileyen İncilâ,
üzerindeki ipek elbisenin askılarını yavaşça, sanki bir savaşı
başlatıyormuşçasına omuzlarından aşağı kaydırdı. Kumaşın teninden aşağı
süzülürken çıkardığı o hafif hışırtı, odadaki tek sesti. Elbise bir yılan
derisi gibi ayaklarının dibine, o kirli postal botların yanına serildi. Karşısında
sadece narin iç çamaşırıyla kalmıştı. Vücudu, banyonun parlak ışıkları altında
pürüzsüz ve savunmasız görünüyordu ama duruşunda zerre kadar utanç yoktu.
Aksine, başı her zamankinden daha dikti. Çıplak omuzları gerilmiş, göğsü hızlı
nefeslerle inip kalkıyordu.
"İstediğin
bu mu?" dedi, sesi bir bıçak kadar keskin ve soğuktu. "Beni böyle mi
görmek istiyorsun? Senin vitrininde sergilediğin o paha biçilemez parçalardan
biri miyim şimdi? Bak işte, buradayım! Al, seyret imparatorluğunu!"
Orhan,
karşısındaki bu cesur ve vahşi güzelliğe bakarken yüzündeki alaycı ifade
tamamen silindi. Ancak İncilâ’nın beklediği o arsız bakışlar gelmedi. Orhan onu
hiç umursamadan değil, aksine her bir hücresini ruhuna kazımak istercesine,
derin bir tutkuyla süzdü. Bakışları genç kızın teninde, omuzlarında ve titreyen
dudaklarında ağır ağır gezindi.
Yavaşça bir
adım attı. İncilâ geri gitmedi; aksine, göğsü adamın gömleğine değecek kadar
yakınına gelmesine izin verdi. Orhan elini kaldırdı, parmak ucuyla İncilâ’nın
alt dudağının kenarını, sanki orada bir zehir varmış ve o zehri tadıyormuş gibi
usulca dolaştırdı.
"Yanılıyorsun
İncilâ," diye fısıldadı Orhan. Sesi artık bir fırtınanın merkezindeki
sessizlik kadar tehlikeliydi. "Benim görmek istediğim senin çıplak vücudun
değil, senin o çıplak ve asice çarpan ruhun. Ve şu an... Şu an karşımda
gördüğüm şey, bir kumaş parçasından çok daha fazlası. Beni bu kadar kolay
kışkırtabileceğini mi sandın?"
İncilâ,
adamın dokunuşuyla her ne kadar ürperse de gözlerini kaçırmadı. "O zaman
neyi bekliyorsun?"
Orhan,
İncilâ’nın bu cüretkâr meydan okuması karşısında geri adım atmak yerine,
aralarındaki mesafeyi milimlere indirdi. İncilâ’nın çıplak teninden yayılan o
taze ve ürpermiş ısı, Orhan’ın siyah ipek keten gömleğin soğuk dokusuyla
çarpıştı. Salonun çiğ beyaz ışığı altında İncilâ, tüm kusursuzluğuyla bir
mermer heykel gibi değil, yaşayan, nefes alan ve her hücresiyle isyan eden bir
ateş gibi duruyordu.
Orhan’ın
bakışları, İncilâ’nın köprücük kemiklerinin derin çukurundan aşağı, hızlı
nefeslerle inip kalkan dik göğüslerine, bir gülü andıran pembe göğüs uçlarına, oradan
da karın boşluğundaki o narin titremeye kaydı. Genç kızın sadece dantelli iç
çamaşırıyla kalmış olması, aralarındaki gerilimi artık bir patlama noktasına
taşımıştı. Orhan’ın gözlerinde, saf arzunun o koyu ve zifiri gölgesi belirdi.
"Neyi mi
bekliyorum?" diye sordu Orhan. Sesi, arzunun ağırlığıyla iyice
boğuklaşmış, bir fısıltıdan çok bir hırıltıya dönüşmüştü.
Elini,
İncilâ’nın dudağının kenarından ayırmadan, parmak boğumlarını kızın narin
çenesine, oradan da boynundaki atan o çılgın nabzın üzerine kaydırdı.
İncilâ’nın başı, bu dokunuşun yakıcılığıyla istemsizce geriye düştü. Orhan,
boşta kalan diğer elini İncilâ’nın çıplak beline, tam o kavisli boşluğa
yerleştirdi. Avucunun sıcaklığı, kızın soğumaya başlamış tenine değdiği an,
İncilâ’nın vücudu bir yay gibi gerildi.
"Bunu
bekliyorum," dedi Orhan, yüzünü kızın boynuna gömerek. Sıcak nefesi ve
dudaklarının ucu, İncilâ’nın tenini bir alev gibi yaladı. "Bu kadar cesur
olmanı, tüm maskelerini ayaklarımın dibine serip bana gerçek İncilâ’yı
göstermeni bekliyorum. Ama yanılıyorsun... Bu sadece bir vitrin parçası değil.
Bu, benim şimdiye kadar gördüğüm en tehlikeli, en kışkırtıcı savaş ilanı."
Orhan, elini
kızın belinden aşağı, kalçalarının kavisine doğru ağır ağır indirdi. Dokunduğu
her milimetreyi parmaklarıyla mühürlüyor gibiydi. İncilâ, bu dokunuşun altında
eridiğini hissetse de gözlerini kapatmadı; onun bu karanlık tutkusunu,
kendisini nasıl bir açlıkla süzdüğünü görmek istiyordu. Orhan’ın parmakları, iç
çamaşırının dantelli kenarına değdiğinde, odadaki zaman tamamen durdu.
İncilâ’nın
göğsü, adamın çıplak göğsüne yaslanmıştı, kumaşın altında beliren o esmer,
güçlü ten ve oradan yayılan erkeksi koku, kızın başını döndürüyordu. Orhan,
dudaklarını İncilâ’nın kulağına yaklaştırdı ve dişlerini narin kulak memesine
hafifçe geçirdi.
"Beni
kışkırtmak için soyundun," diye fısıldadı, sesi bir itiraf kadar
karanlıktı. "Ama asıl kışkırtıcı olan ne biliyor musun? Bu kadar çıplakken
bile bana hâlâ nefretle bakabiliyor olman. Bu nefret, seni benim için dünyanın
en tatlı günahı yapıyor."
Orhan elini
tekrar yukarı, İncilâ’nın sırtındaki o açık kavis boyunca gezdirdi. Her bir
omuru sanki birer piyano tuşuymuşçasına tek tek yokladı. İncilâ, soluk soluğa
kalmıştı. Bu bir teslimiyet değil, iki vahşi ruhun birbirini parçalamadan hemen
önceki o son dansıydı. Orhan, kızın belini aniden daha sıkı kavrayıp onu
kendine tamamen yapıştırdığında, İncilâ adamın kumaşın altındaki o kontrolsüz
gücü ve arzuyu en çıplak haliyle hissetti.
"Şimdi,"
dedi Orhan, gözlerini kızın dudaklarına kilitleyerek. "Ya bu banyoda, bu
ışıkların altında birbirimizi yok edeceğiz... Ya da o elbiseyi giyip bu ateşi
tüm şehre yayacaksın. Hangisini tercih edersin, küçük asim?"
Ve onu orada,
titreyen aklının arasında, öylece bırakıp gitti.
Kapı
arkasından kapandığında İncilâ, mermer tezgâh yaslanmış halde bir süre öylece
kaldı. Avuçları artık sızlamıyordu ama ruhu, daha önce hiç hissetmediği kadar
büyük bir yangının ortasındaydı.
İncilâ, aynanın
karşısında durdu. Az önceki kaçış denemesinin tozu toprağıyla, yırtık pırtık
olmuş ruhuyla yansıyan görüntü, odadaki o kan kırmızı, sırtı tamamen açık,
bileklerine kadar uzanan saten elbiseyle o kadar tezat oluşturuyordu ki. Bir an
tereddüt etti. Bu elbise, onun isyankâr ruhuna bir zincir mi olacaktı, yoksa
şimdiye dek sakladığı bambaşka bir silah mı?
Derin bir
nefes aldı. "Cellatlar beklemez, infaz eder," diye mırıldandı. Postal
botlarını hırsla çıkarıp bir kenara fırlattı. Ayakları mermer zeminde hissizce
titriyordu. Elbiseyi yavaşça eline aldı. Soğuk, kaygan saten tenine değdiğinde,
sanki ikinci bir deri gibi vücudunu sarmaya başladı.
Elbisenin
omuzları yoktu; sadece incecik askılar köprücük kemiklerinin zarif çizgisini
vurguluyordu. Sırtı, bel oyuntusuna kadar tamamen açıktı; her kıvrımını cesurca
sergiliyordu. İncilâ, aynadaki yansımasına baktı. Bu o muydu? Bu kadar naif, bu
kadar kışkırtıcı, bu kadar "Orhan Sencer'in istediği gibi" görünen
kadın...
Saçlarını
özenle ama aceleyle topladı, birkaç kızıl tutamın omuzlarına düşmesine izin
verdi. Dudaklarına, elbisenin rengiyle uyumlu, derin bir kırmızı ruj sürdü.
Makyajını tamamlarken, gözlerinde o eski masumiyetten eser kalmamıştı; yerini
keskin bir zekâ ve intikam hırsı almıştı.
Ayaklarına,
Orhan'ın ona sunduğu o ince topuklu, siyaha çalan stiletto ayakkabıları
geçirdi. Her adımda dengesiz bir şekilde sallanıyor, ama her sallanışta daha da
güçleniyordu. Bu ayakkabılar, onun esaretinin değil, zarafetinin bir simgesi
olacaktı.
Tam o anda,
kapının eşiğinde bir karaltı belirdi. Orhan Sencer, kapının gerisinde,
gölgesini İncilâ’nın üzerine düşürerek duruyordu. Bakışları, genç kadının
aynadaki yansımasına kilitlenmişti. Odadaki hava bir anda elektrikle yüklendi;
tutku, arzu ve beklenmedik bir hayranlık, görünmez iplerle ikisini birbirine
bağlıyordu.
Orhan’ın
gözleri, elbisenin sırtındaki o cüretkâr dekoltede gezindi, sonra ince
bacaklarından süzülerek stiletto ayakkabılarına kaydı. Yüzünde tarifsiz bir
ifade vardı; beklediğinden çok daha fazlasını bulmuştu. Bu sadece güzel bir
kadın değil, bir alev topuydu.
İncilâ,
aynadaki yansımasından Orhan’ın gözleriyle buluştu. Adamın bakışları, bir
sanatçının eserine duyduğu hayranlığı, bir avcının avına duyduğu tutkuyu ve bir
imparatorun fethettiği toprağa duyduğu arzuyu aynı anda taşıyordu. O gözlerde,
sadece bir gece değil, bir ömürlük bir oyunun başlangıcını gördü.
Yanına gelen
ve arkasında duran Orhan’ın parmakları tokasının klipsini buldu, saçlarını
omuzlarından aşağı bir şelale gibi saldı. “Bunlar benim en kıymetli hazinem.”
derken asi buklelerin her telini okşamak istediğini saklamadı. Dudakları
hafifçe kıvrıldı, sesi derin ve fısıltı gibiydi. "Şimdi, gitmeye hazırız
İmparatoriçe."
İncilâ,
aynadaki kendi yansımasına son bir kez baktı. Artık o eski İncilâ değildi. O,
bu ateşin içinde yeniden doğmuştu; kendi küllerinden yükselen, Orhan Sencer’in
imparatorluğunu yakmaya hazır, kan kırmızı bir figürdü.
çok çok çok uzun bir bölümle geldim... keyifle okuyun zarif okurlarım... kitap bittiğinde kaldıracağım bilginiz olsun.
