8 Haziran 2026 Pazartesi

İMPARATOR - MÜJDE AKLANOĞLU 2. BÖLÜM

 


BÖLÜM

Beş yıl... Zaman, kimine şifa olurken kiminin içindeki isyanı daha keskin bir bıçağa dönüştürürdü. İncilâ için geçen bu bin dört yüz küsur gün, sadece takvim yapraklarının dökülmesi değildi; o, Veysi’nin inşa ettiği o camdan sarayın içinde bir tutsaktan, sarayın temellerini sarsmaya hazırlanan bir yabancıya dönüşmüştü.

Artık on sekiz yaşındaki o toy, ne istediğini bilmeyen kız çocuğu yoktu. Aynadaki silüeti; omuzlarından aşağı bir şelale gibi dökülen kıvırcık, kızıl-kestane saçlarıyla bambaşka bir kadını fısıldıyordu. Saçlarının her kıvrımı, sanki ruhundaki o dizginlenemez karmaşanın birer simgesiydi. Vücudu, geçen yılların ve sporun etkisiyle dolgunlaşmış, zarif ama güçlü bir forma bürünmüştü. Giydiği her kıyafet artık üzerinde emanet gibi durmuyor, aksine onun birer parçası haline geliyordu.

Veysi ile geçen bu beş yıl, garip bir sadakat ile amansız bir otorite arasında sıkışıp kalmıştı. Babaları öldüğünde ortaya çıkan o "büyük sır", İncilâ’yı yetimhanenin soğuk duvarlarından alıp Veysi’nin parıltılı dünyasına fırlatmıştı. Veysi, kendisinden yirmi yaş büyük, şöhretin zirvesinde bir iş adamı olarak ona kucak açmış; "başka bir kadından olan kardeşini" saklamak yerine, onu kendi kontrolünde büyütmeyi seçmişti.

İncilâ ona minnettardı, evet. Ama bu minnet, her geçen gün ruhunu boğan bir borç senedine dönüşüyordu. Veysi zamanla bir ağabeyden çok, nefes alışlarını bile sayan otoriter bir gardiyan halini almıştı.

Veysi için İncilâ, hiçbir zaman sadece "kız kardeşi" olmamıştı. O, Veysi’nin koleksiyonuna eklediği, üzerinde mutlak mülkiyet hakkı iddia ettiği en nadide, en tehlikeli ve en parlak parçaydı. Dış dünyaya karşı bu bağı büyük bir ustalıkla maskeliyor, İncilâ’yı yanından ayırmadığı "özel asistanı" ya da "yetiştirdiği genç yetenek" olarak pazarlıyordu. Ancak kapalı kapılar ardında, İncilâ’yı adeta bir müzayededen satın almışçasına sergilediği o kibirli tavır, genç kızın ruhunda onarılmaz yaralar açıyordu.

Veysi, girdiği her ortamda İncilâ’nın zarafetiyle, eğitimiyle ve hatta giydiği elbiseyi taşıyışıyla caka satarken, aslında kendi başarısını kutluyordu. "Bakın," diyordu o suskun ama küstah bakışlarıyla, "En vahşi cevheri bile nasıl işledim, nasıl yonttum. Bir yetimhaneden aldım nasıl prenses yaptım, öyle de yüce gönüllü asilim." Onu toplum içine çıkardığında, İncilâ’nın ne söyleyeceğinden, hangi kadehi nasıl tutacağına kadar her şeyi bir senaryo gibi dikte ediyordu. Bu, bir kardeşlik bağı değil, bir sanatçının eseri üzerindeki takıntılı hakimiyetiydi.

Ancak Veysi’nin hesaba katmadığı bir şey vardı, İncilâ’nın damarlarındaki kan, onun hesaplı ve disiplinli dünyasında sessizce akan uysal bir nehir değil; setleri yıkmak için doğru anı bekleyen, hırçın bir seldi. Veysi baskıyı artırdıkça, İncilâ’nın omuzlarındaki o ağır minnet yükü, yerini yavaş yavaş soğuk, bilinçli bir başkaldırıya bırakıyordu. Onu dizginlemek için yapılan her müdahale, genç kızın içindeki asiliği daha da bileylendiriyor; kızıl-kestane kıvırcık saçları, sanki görünmez bir sancak gibi bu otoriteye meydan okuyordu.

Güneş batarken bahçeye çöken o yapay huzur, Veysi’nin ağzından çıkan tek bir cümleyle çatladı. Serenay’ın hafif, neredeyse çocukça yüzme teklifi, onun için yeni bir denetim alanıydı.

“Sen gelme, İncilâ.” Sesi sakin ama tartışmaya kapalıydı; emir vermeyi nezaketle kamufle eden o tanıdık ton.

İncilâ başını kaldırdı. “Nedenmiş o?”

Veysi, cevabını düşünmek zorunda kalmadı. Gerekçeler onun için her zaman hazırdı. “Klor cildini kurutuyor. Sonra bütün gece kaşınıp duruyorsun.”

“Hemen duşa girerim.”

“Az önce yemek yedin. Kramp girer.”

Bu kez İncilâ’nın dudakları sert bir çizgiye dönüştü. “Sana ne?” dedi, sesindeki sabır kırıntıları hızla tükenirken. “Beni kurtarmanı istemedim. Yüzmeme de karışma artık.”

Veysi’nin bakışları sertleşti. Bu itiraz, onun kurduğu düzenin içine atılmış küçük ama tehlikeli bir adımdı. “İncilâ,” dedi dişlerinin arasından, “şimdi yüzmek, duş almak, biraz oyalanmak… hepsi aynı şey. Vakit kaybı. Sana salonda kalmanı ve dosyaları gözden geçirmeni söylüyorum. Bazı şeyleri artık ezberine alman gerek.”

Sesi, bir insana değil; kontrolü altındaki bir mülke talimat verir gibiydi.

İncilâ ağır ağır ayağa kalktı. Bu kez beden dili, sesinden daha yüksek konuşuyordu. Omuzları geride, başı dikti. O eski çekingenlik yoktu; yerini sessiz ama sarsılmaz bir kararlılık almıştı. “Yediğime, içtiğime, ne zaman uyuyacağıma kadar karışır oldun Veysi,” dedi. “Bedenimin sınırlarını ve ne zaman suya gireceğimi bilecek yaştayım. Elma da yerim, havuza da girerim.”

Veysi, itaat görmeye alışmış bir tiranın şaşkınlığıyla gözlerini kıstı. Tam o anda, bahçedeki havayı yaran o pes ama keskin ses duyuldu. “Ben de bu kadar manipülasyona dayanamam doğrusu, sen iyi idare ediyorsun.”

Orhan Sencer, viski bardağını havaya kaldırırken konuştu; sesi hafifti ama sözleri hedefini şaşmıyordu. “Ben de o ‘tehlikeli’ asilikten payımı aldım. Henüz şişmedim, kramp da girmedi.” Dudaklarında ince, alaycı bir gülümseme belirdi. “Veysi’nin bu aşırı korumacı tavrı… Gerçekten takdire şayan. İnsan kendini bir hapishanede değil de çok disiplinli bir kafeste sanıyor.”

Gözlüklerinin üzerinden baktı. Bakışları artık bir gözlemcinin tarafsız merakını çoktan aşmıştı. İncilâ’nın dolgunlaşan hatlarını, alev gibi yanan saçlarını ve gözlerindeki o ham, dizginlenmemiş isyanı süzerken; zihninde tartı çoktan kapanmıştı.

İncilâ’nın bakışları, Orhan Sencer’e sert bir çizgiyle sabitlendi. Ne şaşkınlık vardı gözlerinde ne de geri çekilme. Sanki bu adamın varlığı, onun sinir uçlarına bilinçli olarak dokunuyordu.

“Sende nereden çıktın?”

Sesindeki soğukluk, bir savunma refleksi değil; doğrudan bir meydan okumaydı. Orhan’ın yüzünde beliren o belirsiz, sinir bozucu rahatlık ise tam da bunu kışkırtıyordu.

“Bunu söylemem benim ahlakımı senin edebini zorlar mı diye düşündüm, yok zorlamaz sanırım.”

Orhan bu cümleyi aceleyle söylemedi. Kelimeler ağzından ağır ağır döküldü; her biri İncilâ’nın sınırlarını test etti. İncilâ’nın kaşları istemsizce çatıldı. Bu adamın sesi, insanın içini tırmalayan türdendi: yükselmeden baskı kuran, sakinliğin içine gizlenmiş bir tehditti.

“Evimize böyle kendine ait mülkmüş gibi girip nasıl kendinizi beğenmiş şekilde sohbet ediyor, bizim ailevi konuşmamızın arasına girecek cüreti buluyorsunuz ki. Sizin kendinize hiç mi saygınız yok.”

Bu kez sesi daha netti. Cümle uzundu ama dağılmıyordu; aksine, adım adım üzerine geliyordu. “Evimize” derken özellikle durdu. Alanını çizdi. Sınır koydu. Veysi’nin yıllardır yapamadığını, bir yabancının karşısında yapıyordu.

Bu cesur uyarıyla tek kaşı havalanan Orhan, bulunduğu yerden bir milim bile geri çekilmedi. Bakışlarını kaçırmadı. Tam tersine, İncilâ’yı daha dikkatli süzer gibi oldu.

“Saygıyla sözlerimin ne alakası var?”

Cümle kısa ama keskindi. Sanki tartışmayı duygusal bir zeminden çekip, kendi oyun alanına taşıyordu. İncilâ’nın sinirini asıl bozan da buydu, onu yükseltmiyor, ona bağırmıyor, sadece yerini değiştirmeye zorluyordu, o yüzden geri adım atmadı.

“Şu an yaptığınız saygısızlık.”

Orhan, bir an durdu. “Saygısızlık,” dedi kelimeyi tartarak. “Bu kelimeyi çok cömert kullanıyorsun.”

“Hayır,” dedi İncilâ, sesi sakin ama sertti. “Gayet yerinde kullanıyorum. İnsanların özel alanına bu şekilde girip, konuşmalarını kesip, sonra da bunu doğal bir hakmış gibi savunmak… buna başka bir isim bulamıyorum.”

“Ben izin istemem,” dedi Orhan. “İhtiyaç duyarım.”

“İhtiyaçlarınız, başkalarının sınırlarını ihlal etmenize gerekçe olamaz.”

Orhan’ın kaşları çok hafif kalktı. Bu, şaşırdığını değil; karşısındakinin düşündüğünden daha dirençli çıktığını gösteren bir işaretti. “Bu evde misafir değilim,” dedi. “Davet edildim.”

“Davet edilmek, hükmetme hakkı vermez,” diye karşılık verdi İncilâ. “Hele ki bir ailenin iç meselesine bu kadar rahat girme hakkını hiç vermez. Üstelik misafir değilim ne demek, mülk sizinmiş gibi cömertçe söylemeniz de nasıl bir münasebetsizliktir. Bu ev bizim, siz ise konuksunuz.”

“Sadece sohbetinize dahil oldum diye bu kadar savunmacı olman ilginç,” dedi Orhan. “Sanki bir şeyleri kaybetmekten korkuyormuşsun gibi.”

“Hayır,” dedi İncilâ, çenesini kaldırarak. “Sahip olduğum tek şeyi, kendime ait olma halimi koruyorum.”

“On beş yaşında biri için iddialı bir cümle.”

“Yaşım, neyi anlayıp neyi savunabileceğimi sizin belirleyeceğiniz bir ölçü değil. Ayrıca yirmi dört yaşındayım. Gözleriniz iyi görmüyorsa abimin gözlükçüsünü size tavsiye edebilirim.”

Orhan kısa bir nefes verdi, gülümsedi ama bu gülümsemede yumuşaklık yoktu. “Çoğu insan benimle bu tonda konuşmaz.”

“Ben de çoğu insan değilim.”

“Cesur olduğunu mu sanıyorsun?”

“Hayır,” dedi İncilâ. “Sadece susmayı seçmiyorum. Üstelik siz kendinizi Tanrı mı sanıyorsunuz sizinle konuşacak kişilerde cesaret arıyorsunuz.”

Veysi araya girmek ister gibi oldu ama Orhan’ın elini çok hafif kaldırmasıyla durdu. Gözlerini İncilâ’dan ayırmadan konuştu. “Bu üslup, sana pahalıya patlayabilir.”

“Tehdit mi bu?”

“Uyarı.”

“Neyin uyarısı?”

“Dikkatimi çekmenin.”

“Uyarılarınız beni ilgilendirmiyor,” dedi İncilâ. “Saygı görmediğim yerde, sonuçları da umursamam.”

Orhan’ın bakışı bir anlığına sertleşti, sonra garip bir şekilde derinleşti.
“İnsanlar genelde beni kızdırmaktan kaçınır.”

“Ben de genelde kibirli adamlara mesafemi korurum,” dedi İncilâ. “Ama siz mesafeyi tanımadığınız için, konuşmak zorunda kaldım.”

Kısa bir sessizlik oldu.

“İlginç,” dedi Orhan sonunda. “Gerçekten ilginç.”

“Neymiş ilginç olan?”

“Bana kızgın olman değil,” dedi. “Bana rağmen geri adım atmaman.”

“Bunu bir iltifat sanmamı mı bekliyorsunuz?”

“Hayır,” dedi Orhan. “Bir tespit.”

“Ben de bir tespit yapayım o zaman,” dedi İncilâ. “Gücünüz, sizi dokunulmaz kılmıyor. Sadece etrafınızda itiraz etmeye cesaret edemeyen insanlar olduğu anlamına geliyor.”

Orhan’ın dudakları çok hafif yukarı kıvrıldı. “Belki de,” dedi yavaşça, “itiraz edenlerin çoğu sonuçlarına katlanmak istemiyordur.”

“Ben hazırım,” dedi İncilâ hiç tereddüt etmeden. “Ne yapacaksın? Cezam ne yüce İmparator?”

“Düşünüyorum.”

“Küstah!” dedi kadın, “Beni böyle susturamazsınız.”

Orhan başını hafifçe eğdi. “Göreceğiz,”

Veysi, Orhan’ın bu iğneleyici ama destekleyici tavrından güç alarak omuz silkti. Serenay’ın beline elini koyarken İncilâ’ya son bir emir fırlattı. “Pekâlâ. Biz yüzerken siz burada 'medeni' bir şekilde vakit geçirin. İncilâ, misafirimizle ilgilen ve sakın o sınırları zorlama.” Uyarısı netti. Üstelik neden onunla ilgileniyordu. Hızla abisinin yanına gitti.

“Bana bak, bu adamla neden ben ilgileniyormuşum? Çık sudan kendin ilgilen.”

Yüzündeki suyu silerek, ilerideki duran sevgilisine baktı. “Serenay’ın kalbini kırdım, gönlünü alayım birazdan geleceğim. Sakın adamın damarına basıp kaçırma, birkaç dakika dilini tutabilirsin diye umuyorum.”

“Sadece dilimin değil, elimin çalışacağının da garantisini vermem.”

“Eğer canımı sıkarsan, canını sıkarım.”

“İyi, şimdiden sıkılmaya başla çünkü bu küstah adamın karşısında asla geri adım atmam.”

Onlar havuzun masmavi sularında neşeli çığlıklarla kaybolurken, bahçenin üzerine devasa bir gölge gibi Orhan’ın varlığı çöktü. İncilâ için zaman o anda donmuş, mekân daralmıştı. Veysi’nin onu bir mülk gibi, bir eşya gibi bu adamın önüne bırakıp gitmesi içindeki o hırçın aslanı uyandırmıştı. Adeta bir kurban gibi sunulmuştu; bakımlı, süslenmiş ve savunmasızdı. Bunu bilinçli yaptığına dair içinde garip bir fısıltı vardı.

Derhal yerinden kalktı. Hareketleri artık on sekizindeki o sakar kızın titrekliği değil, bir kadının kontrollü öfkesiyle şekillenmişti. Ancak tam adım atacakken, Orhan’ın bakışlarını teninde hissetti. Bu, sıradan bir bakış değildi; bir dokunuş kadar somut, bir bıçak kadar keskindi.

Orhan Sencer, oturduğu yerden kalkma gereği bile duymadan, bakışlarını İncilâ’nın üzerinde bir harita çizer gibi gezdiriyordu. Gözlerini kaçırma gereği duymuyor, bu izleyişi bir suçlulukla değil, mutlak bir hak sahipliğiyle yapıyordu. İncilâ, adamın bakışlarının elbisesinin cömert göğüs dekoltesinden sızıp göğüslerine çivilendiğini fark ettiğinde nefesi boğazında düğümlendi. Orhan, bakışlarını oradan ayırıp yavaşça aşağıya, mini elbisesinin açıkta bıraktığı uzun, pürüzsüz bacaklarına indirdi. Bu izleyişte en küçük bir saklama çabası yoktu. Onu sadece bir kadın olarak değil, her zerresini fethetmek istediği bir coğrafya olarak izliyordu. Bakışlarındaki o açık seçik, çiğ arzu; İncilâ’nın hem ürpermesine hem de damarlarındaki kanın bir yangına dönüşmesine neden oldu.

“Neden?” diye fısıldadı İncilâ, sesi hırçın bir rüzgar gibi çıktı. “Neden bana bir teşhir ürünüymüşüm gibi bakıyorsunuz? Veysi’nin beni buraya, sizin insafınıza bırakması size bu hakkı mı veriyor?”

Orhan, elindeki viski bardağını masaya bırakırken yavaşça ayağa kalktı. Uzun boyuyla güneş ışığını tamamen kestiğinde, İncilâ onun karanlık aurasının içinde kaldı.

“Hakkı kimseden almam İncilâ, ben hakkı yaratırım,” dedi, sesi beş yıl öncesinden daha derin ve tehlikeliydi. Bir insan onca zamanda hiç mi değişmezdi. Aynı küstahlık, aynı kibir, aynı ego, adam resmen dünyanın kurucusu gibi özgür davranıyordu ve bu cüretine kimse karşı gelemiyordu. Bir adım yaklaştı; aralarındaki mesafe o kadar azaldı ki, İncilâ adamın pahalı tütün ve kehribar karışımı kokusunu ciğerlerinde hissetti.

Orhan’ın bakışları tekrar İncilâ’nın dudaklarına, oradan da kalkıp inen göğüslerine kaydı. “Veysi seni sakladığını sanıyor ama aslında seni sadece daha iştah açıcı bir hale getiriyor. O, senin kardeşin olduğunu gizleyerek seni herkese karşı savunmasız bıraktı. Ama ben... Ben senin ne olduğunu, kimin olduğunu ve o kızıl saçlarının altındaki o vahşi ruhu görüyorum. Bakışlarımdan rahatsız oluyorsan, bu onlarda bir yanlışlık olduğu için değil, onların sana söylemek istediği gerçeklerden korktuğun içindir.”

İncilâ’nın omuzları gerildi, bacakları hafifçe titredi ama geri adım atmadı. “Sizin gerçekleriniz benim kâbusum bile olamaz Orhan Bey,” dedi, gözlerinin içine dimdik bakarak. “Siz sadece kontrol edebildiğiniz kadınları seversiniz. Ben ise sizin o karanlık dünyanızda ancak bir enkaz yaratırım.”

Orhan hafifçe eğildi, dudakları İncilâ’nın kulağına o kadar yakındı ki, sıcak nefesi genç kızın tüm vücuduna bir elektrik akımı gibi yayıldı. “O enkazın altında kalmaya can atacak kadar çok adam var İncilâ. Ama sadece bir tanesi o harabeden bir imparatorluk kurabilir. Ve o adam, şu an tam karşında duruyor.”

“İzninizle...” dedi buz gibi bir sesle.

“Böyle hızlı kaçacağını düşünmemiştim,”

“Kimseden kaçtığım yok.”

“Benden kaçıyorsun, hep kaçıyorsun.”

“Sizi tanımıyorum bile, neden kaçayım?”

“Geçen sene doğum gününde benim geldiğimi duyunca gitmedin mi?”

“Hayır, sizin geleceğiniz bilgisine sahip bile değildim.”

“Öyleyse neden gittin?”

“Açıklama yapacağım kişiler listesinde yoksun.”

“Ama o partiye senin için gelmiştim!”

“Neden benim için?”

“Doğum günü kızı sensin, yoksa bu da mı bir tuzaktı.”

“Bendim ve inanın şu anda mutlu olduğum şeylerden biri de o partide sizinle karşılaşıp keyfimi bozmamak olmuş. İyi ki abime rest çekip gitmişim.”

“Yani yine asilik… Hiç şaşırmadım.”

“Size eşlik etmesi için bir yardımcı yolluyorum, iyi günler Yüce İmparator.” dedi abartılı bir reverans yaparak, resmen onunla alay ediyordu.

“Korkak.” dedi Orhan, tüm alanı kaplayan o devasa karizmasıyla. “Veysi seni bir biblo gibi sergilemeyi seviyor olabilir ama görüyorum ki sen artık o rafa sığmıyorsun İncilâ. Kıvırcık saçların bile bu evdeki düzene fazla geliyor. O kadar asisin ki, Veysi seni zapt etmek için yakında ayaklarına pranga vurursa şaşırmayacağım.”

İncilâ gitmek üzereyken durdu. Arkasına döndüğünde, kıvırcık saçları bir fırtına gibi sırtına ve geriye savruldu. “Veysi’nin prangaları beni sadece daha fazla hırslandırıyor Orhan Bey,” dedi, gözlerinin içindeki sarı benekler ateş saçarak. “Peki ya siz? Siz de mi beni satın alınacak bir parça olarak görüyorsunuz?”

“Sen hiçbir paranın karşılamayacağı kadar değerlisin.”

“Sağ ol ya, Allah razı olsun. Nasıl da cömert bir iltifat, bak yelkenleri suya indirdim.” Alaycı ifadesi anında sert bir kayaya dönüştü. “Belli ki başka bir bedel uygun görülmüş, alacağınız ürünü incelemeye gelmişsiniz. Ama unuttuğunuz şey, ben Veysi’nin malı değilim, kuklası değilim. Beni istediği yere koyamaz, istediğine hediye edemez, istediğiyle takat edemez. Karşıma da olur olmaz yerlerde çek senetleri çıkaramaz. Ben bir mülk ya da obje değilim, insanın ve tüm haklarımı kullanıp satanı da almaya kalkanı da yerle bir ederim.”

“Biliyorum.”

“Bilemezsin, kimse ne yapacağımı bilemez. Yoksa Veysi’nin üzerimdeki bu hastalıklı hakimiyeti sizin de mi hoşunuza gidiyor?”

Orhan Sencer yavaşça başını salladı. İncilâ’nın beş yılda serpilen vücuduna, o dik duruşuna ve yüzündeki o 'gel beni yık' diyen ifadeye baktı. “Ben satın alınabilecek şeylerle ilgilenmem İncilâ. Ben sadece, kendi rızasıyla ama tüm dünyayı karşısına alarak bana gelen şeylerin peşindeyim. Ve senin o asiliğin... Benim için en lezzetli sınav kâğıdı bu.”

“Ben sana gelmem.”

Orhan’ın dudak kenarında beliren o belirsiz ifade silindi. “Bundan emin misin?” dedi sakin ama bastıran bir tonla. “Hayat, insanı bazen ‘gitmem’ dediği yerlere sürükler.”

“Hayatla beni karıştırma,” diye karşılık verdi İncilâ. “Ben sürüklenmem. En fazla itilirsem geri ittiririm.”

“İşte bu yüzden ilgimi çekiyorsun.”

“İlgi duymanız beni bağlamıyor.”

“Bağlamadığını sanıyorsun.”

“Hayır,” dedi İncilâ net bir şekilde. “Biliyorum.”

Orhan bir adım attı ama mesafeyi kapatmadı; bilerek arada o ince, gerilimli boşluğu bıraktı. “Bana böyle konuşan çok az insan oldu,” dedi. “Çoğu ya susmayı seçti ya da bedelini ödedi.”

“Demek seçenekler bunlar,” dedi İncilâ. “Susmak ya da bedel ödemek.”

“Evet.”

“Ben üçüncü yolu seçiyorum.”

Orhan kaşlarını hafifçe çattı. “Nedir o?”

“Yüzleşmek,” dedi İncilâ. “Ve ne olacağını göze almak.”

“Cesaret mi bu, yoksa cahil bir özgüven mi?”

“Hangisi olursa olsun,” dedi İncilâ, “beni küçültmüyor.”

“Ama benim seçeneklerimi büyütüyor, zekana şapka çıkarılır. Duruşun, hazır cevaplığın, insana seninle savaşması için gaz veriyor gibi.” Kısa bir sessizlik oldu. Rüzgâr havuzun yüzeyini hafifçe titretti. “Veysi seni koruduğunu sanıyor ama bence zekanla ve dilinle başa çıkamıyor.”

“Bunu ondan dinlemek zorunda kalıyorum zaten. Bu yüzden beni saklıyordur, sizin gibi Yüce insanlarla arası bozulmasın diye. Tırnaklarım ve dilim varsa ve biri onları hak ediyorsa, kullanmaktan çekinmem.”

“Benim olsaydın seni saklamazdım,” dedi Orhan. “Ben ortaya çıkarırdım.”

“İnsanları vitrine koymakla, ortaya çıkarmak arasında fark var.”

“Ben vitrinle ilgilenmem,” dedi Orhan. “Ateşle ilgilenirim.”

“Yakarsınız.”

“Evet.”

“Yakılan şey küle döner.”

“Ya da çeliğe,” dedi Orhan. “Hangisi olduğunu ateş belirlemez. İçindeki madde belirler.”

İncilâ gözlerini kısmadan baktı. “Ben sizin dart tahtanız değilim.”

“Hayır,” dedi Orhan. “Ama kendini kanıtlamak isteyen bir ihtimalsin.”

“İhtimal olmak istemiyorum.”

“Kaçınılmazsın. Olacaksın.”

İlk defa biri onunla başa çıkıyordu ve bu İncilâ’yı kamçılıyordu. Başını iki yana salladı. “Yanılıyorsunuz. Ben kader değilim, fırsat değilim, yatırım hiç değilim. Ben sadece kendimim.”

Orhan ilk kez açıkça gülümsedi; gülümsemesinde ne yumuşama oluştu ne de sıcaklık. “En tehlikelisi de bu zaten.”

“Beni korkutamazsınız.”

“Henüz korkutmuyorum,” dedi Orhan. “Sadece dikkatini çekiyorum.”

“Yanlış kişiye zahmet etmişsiniz.”

“Göreceğiz,” dedi Orhan. “Hayat genelde son sözü bana bıraktırır.”

İncilâ tek kaşını kaldırdı. “Bu sefer,” dedi o çok bilmiş tavrıyla, “hayatla aranıza girmeye niyetliyim Orhan Bey. Ne size adım atarım ne de geriye…” Arkasını döndü, saçlarını savurdu.

Orhan’ın o hafif genizden gelen alaycı kıkırtısı, İncilâ’nın mermer zeminde yankılanan kararlı adımlarını bıçak gibi kesti. Bu ses tonu, bir avcının avının köşeye sıkıştığını bildiği o anki güveni taşıyordu.

“Kaçıyor musun İncilâ? Korkak.” Sesi bir fısıltı kadar yakın olmasına rağmen, genç kızın sırtında bir kamçı izi bırakacak kadar etkiliydi. “Beş yıl geçmiş... Saçların beline inmiş, boyun uzamış, bakışların sanki bir dünyayı devirecekmiş gibi keskinleşmiş. Ama görüyorum ki, o muazzam kabuğun altında titreyen korkuların, hâlâ o on sekiz yaşındaki savunmasız küçük kızınkiyle aynı.”

İncilâ, bu iğneleyici sözlerin yarattığı infialle yavaşça arkasına döndü. Kızıl-kestane buklelerini, sanki bir savaşa hazırlanıyormuşçasına sert bir hareketle omzunun arkasına savurdu. Geçen yılların vücuduna kattığı o dolgun hatların ve duruşundaki vakur özgüvenle Orhan’ın tam karşısında durdu. Gözlerindeki sarı benekler, batmakta olan güneşin ışığıyla birer kor parçasına dönüşmüştü.

Havuzun turkuaz ışığı, adamın karanlığına zıt bir parlaklıkla titriyor; suyun yüzeyindeki yansımalar İncilâ’nın öfkeli yüzünde oynaşıyordu. Birkaç metre ötede abisi Veysi ve Serenay, ellerindeki kristal kadehlerle havuzun içindeki bar taburelerine tünemiş, kahkahalar eşliğinde gelecek planlarından bahsediyorlardı. Onların bu gamsız mutluluğu, İncilâ’nın sinir uçlarını daha da tırmalıyordu.

“Beş yıl mı?” diye sordu İncilâ, sesini abisinin duyamayacağı ama Orhan’ın ruhuna işleyecek bir tonda tutarak. “Beş yıl önce ne oldu ki?”

Hırsla Orhan’ın omzunu sarstı, parmak uçları adamın sert etine gömülürken gözlerinde şimşekler çakıyordu. “Yoksa yaranıza tırnak mı bastım, unutulmaz mı oldum? Hırs mı oldum? Egonuz beni kazanınca tatmin mi olacak? Yoksa öfkeniz ve her ne yaptıysam tetiklediğim nefretiniz size diz çöktüğümde son mu bulacak!”

Orhan’ın bakışları, havuzun klorlu kokusuna karışan pahalı tütün kokusuyla birlikte sertleşti. Durduğu yerdeki o devasa gölgesi, İncilâ’yı neredeyse tamamen yutuyordu. “Bu kadar çok ihtimali aynı anda sıralayabilmen etkileyici,” dedi sakinlikle. “Ama yanılıyorsun. Mesele senin diz çöküp çökmemen değil.”

“Öyleyse ne?”

“Hatırlamaman,” dedi Orhan, kelimeyi suyun durgunluğunu bozan bir taş gibi ortaya bırakarak.

“Hatırlamamam mı?” İncilâ kısa bir kahkaha attı, içinde zerre eğlence yoktu. Havuzun karşı tarafındaki abisine kısa bir bakış atıp tekrar Orhan’a döndü. “Neyi hatırlamam gerekiyor ki? Ben gereksiz ayrıntıları pek kafama takmam. Zihnim, senin gibi kibriyle yaşayan adamların hatıralarıyla dolu değil.”

“İnsanlar genelde kırdıkları şeyleri unuturlar,” dedi Orhan, sesi şimdi havuzun derinliklerindeki o karanlık su kadar soğuktu. “Kırılanlar ise asla unutmaz.”

İncilâ, adamın bu sözlerini bir hakaret gibi göğsünde hissetti. “Beni kıramazsınız… Beni biri kırdıysa, emin olun bunun siz olduğuna dair tek bir anım yok.”

“Çünkü o gün seni kırmadım,” dedi Orhan, bir adım daha yaklaşarak İncilâ’yı havuzun mermer kenarıyla kendi gövdesi arasına sıkıştırdı. “Sen beni görmezden geldin. O gün o baloda, herkesin gözü senin üzerindeyken ve benim gözüm senden başkasını görmezken... Sen, sanki ben orada hiç yokmuşum gibi yanından geçip gittin. O asiliğin, o 'kimseyle ilgilenmiyorum' tavrın... Sadece bir saniyeliğine bakışını bana çevirebilirdin.”

“Ne büyük suç!” dedi İncilâ alayla, sesi titrese de geri adım atmıyordu. “Dünyada milyonlarca insan her gün görmezden geliniyor. Abimin arkasındaki bir gölgeydim belki o zamanlar, ya da sadece kaçmak istiyordum. Sizi tanımıyordum bile, neden bakışlarımı size feda edeyim ki? Bu ne saçma bir sohbet oldu.”

“Tanımak için konuşmak gerekmez İncilâ. Ruhlar birbirini kalabalıkta seçer. Sen beni seçmedin, sorun burada.”

“Cidden bu kadar duygusal olamazsınız!” İncilâ elini alnına götürdü, bu adamın saplantısı onu korkutmaya başlıyordu. “Benimle sohbeti uzatmak için saçma bir konuşma mı uyduruyorsunuz? Bu kadar alçalacağınızı sanmam ama bir bakışın peşine beş yıl düşmek... Bu ancak bir takıntı olur.”

“Ben kimsenin önünde alçalmam,” dedi Orhan, İncilâ yavaşça havuzun kenarına doğru, suyun serinliğinin hissedildiği o sınıra geçti. “Ben sadece bana ait olanı, benden çalınanı geri almaya geldim. O gün o bakışı benden esirgedin, bugün ise tüm hayatını benim masama sürdün. Hatırlamıyor olabilirsin, ama bu gece bittiğinde... sadece beni hatırlayacaksın.”

Abisi Veysi havuzun içinden seslendi: “Orhan! Bir kadeh daha alır mısın?”

Orhan, bakışlarını bir an bile İncilâ’dan ayırmadan buz gibi bir sesle cevap verdi: “Benim kadehim zaten dolu Veysi. Tadını çıkarıyorum.”

“Uffff… dilim yandı.” Adamın ifadesini görünce, “Demek bana bakıp hüküm verdiniz.”

“Hayır,” dedi Orhan yavaşça. “Bakıp durmam gerektiğini fark ettim. Ve yapmadım.”

İncilâ’nın alayı bir anlığına sendeledi. “Bu mu travmanız?”

“Bu,” dedi Orhan, “ilk kez kendime ihanet edişimdi.”

“Beni abartıyorsunuz.”

“Hayır,” dedi. “Beni küçümsedin.”

“Eee ne yapayım, geçmişe dönemem. Ve bu tür küçük oyunları telafi etmeyi sevmem.”

“Telafi etmeyi sevmem mi?” Adamın kendi kendine mırıldanan sesi kızın gözlerinde parladı. “Ben yarım kalan hiçbir şeyi sevmem,” dedi Orhan. “İş, savaş, insan… Özellikle insan.”

“Ben bir iş değilim.”

“Biliyorum.”

“O zaman neden bana böyle bakıyorsunuz?”

“Çünkü beş yıl önce fark etmediğim şeyi şimdi fazlasıyla görüyorum.”

“Ve?”

“Ve geç kalmayı sevmem.”

İncilâ’nın sesi soğudu. “Ben sizin gecikmiş hesaplaşmanız değilim.”

“Hayır,” dedi Orhan. “Ama benim en dürüst hatırlatıcım olabilirsin.”

“Neye?”

“Kendime,” dedi. “Gücün yettiği her şeyi almaman gerektiğine.”

“Beni almak istiyorsunuz.”

“Hayır,” dedi Orhan kesin bir tonla. “Ben seni istemiyorum.”

“İstemediğiniz biri ile neden böyle sohbet ediyorsunuz.”

“Herkes tarafından istenmekten mi hoşlanıyorsun.”

“Senin tarafından istenmekten hoşlanmayacağımı anladım.” Tek kaşını kaldırdı. “Hem, ne farkı var?”

“İstemek sahip olma arzusudur,” dedi Orhan. “Ben senin ne yapacağını görmek istiyorum.”

“Ben kimsenin merakı değilim.”

“İşte bu yüzden,” dedi Orhan, “beş yıl sonra bile buradayız.”

İncilâ derin bir nefes aldı. “Şunu bilin,” dedi. “Eğer sorun ailemse, geçmişten kalan bir yaranız kanıyorsa, benim üzerimden kabuk bağlatamazsınız.”

Orhan başını hafifçe eğdi. “Ben yaralarımı kapatmam. Onlarla yaşamayı öğrenirim.”

“Ben de,” dedi İncilâ. “Ama kimseye taşıtmam.”

Bir anlık sessizlik oldu. “Yine de,” dedi Orhan, “yollarımız kesişecek.”

“Zorunlu değil.”

“Hayatta zorunlu olmayan çok az şey vardır,” dedi. “Ama bazı karşılaşmalar kaçınılmazdır.”

“Ben kaçınılmaz değilim.”

“Henüz değilsin,” dedi Orhan. “Ama olmaya çok yakınsın.”

“Korkmuyorum Orhan Bey,” dedi, adamın adını her hecesini bir meydan okuma gibi telaffuz ederek. “Sadece, geçen beş yıl bana zamanın ne kadar kıymetli olduğunu öğretti.” derken aslında onu hatırladığını zeki şekilde dillendirmişti, sadece görmezden geldiğini de yüzüne asilce vurmuştu. “Artık vaktimi kime harcayacağım konusunda seçiciyim ve sizin o listenin dışında olduğunuzu söylemiştim. Siz kimsiniz ki ben sizden korkacağım?”

Adam kızı baştan ayağı memnun şekilde süzerek kadehinden yudum aldı.

Bundan hoşlanmayan kadın bir adım daha atarak mesafeyi tehlikeli bir noktaya çekti. “Öyle ansızın hayatıma girip, karşımda sanki her şeyin sahibiymişsiniz gibi konuşma cüretini nereden buluyorsunuz? Üstelik o bilmiş, her şeyi mülkü sanan gözlerinizi de... oramda buramda dolaştırmaktan vazgeçin artık! Karşınızda seçmeyi düşündüğünüz o uysal yarış atları yok. Sizi hiç beklemediğiniz bir anda çifteye boğarım, neye uğradığınızı şaşırırsınız.”

Orhan Sencer, bu hırçın çıkış karşısında geri adım atmak şöyle dursun, heybetli boyuyla genç kızın üzerindeki tüm ışığı keserek onu kendi gölgesinin içine hapsetti. Gözlerindeki karanlık ve dizginlenemeyen otorite, İncilâ’nın öfkesini adeta emiyordu. Her sözü, bir öncekinin üzerine basıp geçen bir güçle dudaklarından döküldü.

“Çifte atmak mı?” diye sordu Orhan, sesi şimdi daha alçak ama daha baskındı. “Vahşi kısrakları dizginlemek en sevdiğim uğraştır İncilâ. Cüretimi nereden mi alıyorum? Kendimden. Senin o hırçınlığın, aslında sadece fark edilmek isteyen bir ruhun feryadı. Gözlerime gelince...” Gözlerini İncilâ’nın gözlerinden bir an bile ayırmadan, bakışlarını yavaşça ve bilinçli bir meydan okumayla tekrar dekoltesine, oradan da bacaklarına indirdi. Bu izleyişte en ufak bir geri adım yoktu; aksine, onun bu öfkesini bir lezzetmiş gibi tadıyordu. “Gözlerimi nerede dolaştıracağımı bana sen söyleyemezsin. Çünkü sen, her ne kadar asilik taslasan da, bakışlarımın yarattığı o yangını teninde hissetmekten gizli bir zevk alıyorsun. Ben senin o 'yarış atı' dediğin uysallarla vakit kaybetmem. Ben, binilmesi imkânsız denilen fırtınaların peşindeyim. Ve inan bana, sen tam da o fırtınanın merkezisin.”

Bileğini bir anda kavradı. Tutuşu demir bir kelepçe kadar sağlam ama bir o kadar da sahipleniciydi. “Şimdi söyle bana, o çifteyi ne zaman atacaksın? Yoksa bu öfke, sana dokunmam için uydurduğun bir bahane mi?”

İncilâ’nın bileği Orhan’ın avucunda bir kuş gibi çırpınırken, genç kızın içindeki o kadim öfke patlama noktasına ulaştı. Orhan’ın her sözü, her pervasız bakışı, İncilâ’nın ruhuna atılmış birer kırbaç darbesiydi. Ama o, kırbaçlanacak bir köle olmayı çoktan reddetmişti.

Bileğini bir anda, eklemlerini zorlayacak kadar sert bir manevrayla adamın demir pençesinden kurtardı. O anki hızı ve hırsı, Orhan’ın o sarsılmaz özgüveninde bir anlık gedik açmıştı. İncilâ, hiçbir şey düşünmeden, içindeki tüm nefreti ve aşağılanmışlık hissini sağ eline yükleyerek havaya kaldırdı. Amacı, o kibirli ve kusursuz suratta beş parmağının izini bırakmaktı.

Ancak Orhan Sencer, refleksleriyle bir avcı kadar tetikte olan bir adamdı. İncilâ’nın eli daha hedefine yaklaşamadan, Orhan’ın diğer eli havada asılı kalan o narin ama öfkeli bileği bir kelepçe gibi yakaladı. Orhan’ın dudaklarında, bu başarısız saldırının tadını çıkaran karanlık bir gülümseme belirdi.

“Bunu yapmanı önermem,” diye fısıldadı Orhan, sesi şimdi daha da boğuk ve baskındı. “Benim dünyamda her eylemin bir karşılığı—”

Cümlesini tamamlayamadı. Çünkü karşısında o beş yıl önceki "uslu dur" denilen küçük kızı bulacağını sanan Orhan, hayatının en büyük stratejik hatasını yapmıştı. İncilâ, iki bileği de adamın ellerinde tutsakken, gözlerini hırsla sıktı. Bütün gücünü ve ağırlığını tek bir noktaya topladı. Hiç beklemediği bir anda, mini elbisesinin altından fırlayan dizini, Orhan’ın en savunmasız noktasına, hayalarına doğru var gücüyle geçirdi.

Sert ve net bir darbeydi.

Orhan’ın az önceki o muzaffer ifadesi, aniden yerini tarif edilemez bir acıya ve şaşkınlığa bıraktı. Ciğerlerindeki nefes bir anda boşalmış, o devasa gövdesi acının şiddetiyle sarsılmıştı. İncilâ’nın bileklerini tutan o demir eller, istemsizce gevşedi.

İncilâ, özgür kalan ellerini hızla geri çekti ve bir adım gerileyerek, acı içinde iki büklüm olmamak için direnen ama rengi atan adama nefretle baktı. Kızıl-kestane saçları omuzlarında hırçın bir dalga gibi kabarıyordu.

“Sana söylemiştim Bay Sencer,” dedi İncilâ, sesi şimdi buz gibi bir zaferin tınısını taşıyordu. “Ben senin o ehlileştirebileceğin yarış atlarına benzemem. Çifteyi ne zaman atacağımı sormuştun ya... İşte tam da canın yandığında öğrenmiş oldun.”

Orhan, dişlerini sıkarak bir eliyle masadan destek aldı. Alnında bir ter damlası belirdi ama o, bu fiziksel yıkıma rağmen bakışlarındaki o ürkütücü otoriteyi kaybetmemişti. Aksine, acının içinden süzülen bakışları şimdi daha karanlık, daha takıntılı ve daha tehlikeli bir hal almıştı.

“Bu...” dedi Orhan, sesi acıdan kısılmış olsa da her kelimesi bir yemin gibiydi. “Bu yaptığının bedelini... çok ağır ödeteceğim sana İncilâ. Ama itiraf etmeliyim ki; beklediğimden çok daha sert bir darbeydi.”

İncilâ, adamın bu haldeyken bile sergilediği o korkunç özgüvenden ürkse de geri adım atmadı. Çenesini dikleştirerek havuzun o tarafına, Veysi’nin olduğu yöne doğru bir bakış fırlattı.

“Bedelini mi?” diye sordu alaycı bir gülüşle. “Bedel ödemeye alışık olan senmişsin gibi geldi Orhan Sencer. Ben sadece borcumu kapattım. Bundan sonra birine dokunurken, ikinci kez düşünmeni öneririm.”

Abisinin ve Serenay’ın arkasının dönük sohbet ettiğini gören İncilâ, yaptığı darbenin ardından geri çekilip kaçmak yerine, tam aksine adamın üzerine doğru yürüdü. Aralarındaki o birkaç adımlık mesafeyi, bir avcının alanını daraltması gibi sert ve otoriter bir tavırla kapattı. Orhan hâlâ yediği darbenin sarsıntısıyla hafifçe öne eğilmiş, dişlerini sıkarak nefesini düzene sokmaya çalışıyordu.

Elini bacak arasına koymadan sancının geçmesini bekleyen adamın şu anda işemek için her şeyi vereceğini ama sırf gururundan bunu yapmayacağını bilen İncilâ, adamın tam karşısında durdu. Omuzlarını dikleştirdi; kıvırcık saçları da soluğu gibi omuzlarından aşağı öfkeli bir şelale gibi dökülüyordu. Eğilip, adamın acıyla kavrulan yüzüne, o karanlık gözlerinin tam içine dik dik baktı. Bakışlarında en ufak bir pişmanlık ya da korku yoktu; sadece saf, bilenmiş bir hırs vardı.

“Bana bak,” dedi sesi alçak ama buz gibi bir tınıyla. “Bir daha sakın... Sakın ama sakın benim iznim olmadan bana dokunmaya cüret etme.”

İşaret parmağını, adamın göğsüne neredeyse bir bıçak saplar gibi sertçe vurdu. Orhan, acısına rağmen bakışlarını bir saniye bile kızın üzerinden çekmiyordu.

“Kimse bana dokunamaz,” diye devam etti İncilâ, kelimeleri tane tane, birer yemin gibi sıralayarak. “Ne sen, ne Veysi, ne de bir başkası! Ben sizin üzerinde hak iddia edebileceğiniz, canınız istediğinde vitrine koyup canınız istediğinde dokunabileceğiniz o kadınlardan değilim. Sınırlarımı bir kez daha ihlal edersen, bu kez dizimle yetinmem; senin o muazzam dünyanı başına yıkarım.”

Orhan, aldığı darbenin yarattığı soğuk ter damlalarına rağmen, İncilâ’nın bu kontrolsüz gücü karşısında garip bir şekilde gülümsedi. Bu, bir canavarın kendine denk bir rakip bulduğunda attığı o uğursuz, hayranlık dolu gülümsemeydi. Doğrulmaya çalışırken, “Dokunulmaz olduğunu mu sanıyorsun İncilâ?” dedi, acısını bastıran o ezici otoritesiyle. “Dokunulmaz değilsin. Sadece henüz kimse o duvarları yıkmak için yeterince ileri gitmedi. Ama bugün... Bugün o duvarlara ilk çatlağı sen kendin açtın.”

İncilâ, adamın bu pes etmeyen, daha da hırslanan tavrı karşısında tiksintiyle karışık bir öfkeyle yüzünü buruşturdu. Bir adım geri çekildi, üzerindeki mini elbiseyi sanki kirlenmiş gibi hırsla düzeltti.

“Seninle olan bu saçma sınavım bitti Sencer,” dedi, arkasını dönüp vakur adımlarla malikaneye doğru yürümeye başlarken. “Bundan sonra sadece gölgemi izleyeceksin. Tabii ona yetişebilirsen.”

“İncilâ,” diye seslendi abisi havuzun içinden. Sesi, suyun yüzeyinde yankılanarak bahçeye ulaştığında, genç kızın zihnindeki tüm kılıçlar çoktan çekilmişti.

“Ne var?” dedi İncilâ, hırsla arkasına dönerek. Bakışlarındaki o kor ateşi gören Veysi, bir anlığına ne diyeceğini unutarak şaşkınlıkla kardeşinin yüzüne baktı.

“Bir şey mi oldu?”

“Çok şakacısın Veysi,” dedi İncilâ, sesi bir fısıltıdan farksız olsa da öfkesi havayı yakıyordu. “Seçe seçe o muazzam rehberinden bana bunu mu layık gördün de, beş yıl sonra keçinin sevmediği ot gibi burnumun dibinde bitirdin? Gerçekten benim karakterimi bilmeyecek kadar mı körsün, yoksa beni sadece bir yem olarak mı kullanıyorsun?”

Veysi’nin şaşkın bakışlarını ve Serenay’ın meraklı yüzünü arkasında bırakarak tekrar Orhan’a döndü. Ama Orhan, sanki az önce orada değilmiş gibi, çoktan yanına sokulmuştu.

“Seçilmek mi?” diye sordu Orhan, sesi bir fırtına öncesi sessizliği kadar ürkütücüydü. Bir adım daha yaklaştığında, İncilâ onun göğsünden yayılan o yakıcı sıcaklığı hissetti.

“Ot yine burnumun dibinde.”

“Bazı otlar güzel kokar, kafa yapar.” dedi adam. “Yoksa Veysi’nin senin etrafına ördüğü o görünmez duvarların dışına çıkma korkusu mu bu hırçınlık? Bence sen hâlâ o beş yıl önceki sınav kâğıdının başında, boş satırlara bakıp titriyorsun. Ve ben, sabırlı bir adamım İncilâ... Hâlâ o kâğıdı kendi el yazınla, kendi tutkunla doldurmanı bekliyorum.”

İncilâ’nın göğsü hırsla inip kalkıyordu, tam ağzını açıp bu kibirli adamın yüzüne tüm nefretini kusacaktı ki; sıcak ve güçlü bir el, bileğini bir kelepçe gibi sıkıca kavradı. Orhan’ın tutuşu bir zorbalık değil, kaçınılmaz bir kaderin mührü gibiydi. Parmaklarının derisine değdiği o ilk saniyede, İncilâ’nın tüm vücuduna sanki bir şok dalgası yayıldı; kanı çekilirken kalbi damarlarını parçalamak istercesine çarpmaya başladı. Gözleri anında adamın eline kaydı.

“Herhâlde beni burada, bu ıssız sessizliğin ve yarım kalmış cümlelerin ortasında tek başıma bırakıp gitmeyeceksiniz, İncilâ Hanım,” dedi Orhan, ona hem temasıyla hem de gitmesine izin vermeyerek meydan okuyordu. “Kal.” Sesi artık daha boğuk, daha derin ve ruhun en kuytu köşelerine sızan bir davetkârlıktı.

Gözlerini genç kızın gözlerinden ayırmadan hafifçe eğildi. Yüzü saçlarının arasından boynuna yaklaştı, dudakları İncilâ’nın şah damarına o kadar yakındı ki, sıcak nefesi kızın tenini yakıp geçerken soluğunu kesiyordu. “Hadi yanlış anlaşılmayı bitirip barış yapalım.”

“Barıştım, hadi gidin.”

Adam enfes bir kahkaha attı. “Size sadece İncilâ diyebilir miyim? Zira aramızdaki bu elektrik, resmiyetin sınırlarını çoktan küle çevirdi. Sanırım abin Veysi, tek başına bıraktığın misafirinin böyle erkenden çekip gitmesinden, o muazzam planının bozulmasından pek hoşlanmayacaktır. Onun kurallarına, onun 'uslu kız' imajına bu kadar bağlıyken, bu isyanın riskini gerçekten göze alabilir misin?”

İncilâ, bileğindeki o sarsılmaz baskıyı ve adamın gözlerindeki o pervasız, adeta tenini soyan izleyişi hissettikçe ciğerlerine oksijen girmediğini fark etti. Orhan, bakışlarını saklama gereği duymadan bir kez daha kızın göğüs dekoltesine, ardından mini elbisesinin açıkta bıraktığı o gergin bacaklarına indirdi. Bu artık bir seyir değildi; bu, vahşi bir fetih ilanıydı.

“Bileğimi bırakın,” diye fısıldadı İncilâ. Sesi, içindeki o kontrol edilemez arzuyu ve her zerresini kavuran öfkeyi ele verircesine titriyordu. “Veysi’nin ne isteyip istemediği umurumda değil! Onun onayına ya da senin vizyonuna sığınmıyorum ben.”

“Öyle mi?” dedi Orhan. Sesi, bir uçurumun kenarında yürümek kadar tehlikeli bir tınıya bürünmüştü. Tutuşunu milimetrik bir farkla sıkılaştırıp kızı kendine, o mühürlenmiş karanlığına doğru biraz daha çekti. “O zaman neden hâlâ buradasın İncilâ? Neden nefesin, sanki tek bir kaynaktan çıkıyormuşuz gibi benimkine karışırken kaçmıyorsun? Neden o asi gözlerin, dudaklarımın arasından süzülecek bir sonraki yasak kelimeyi bu kadar aç bir merakla, bu kadar tutkuyla bekliyor? Neden ellerimin arasında bu kadar gevşek duran bileğin hala geri çekilmiyor?”

İncilâ, adamın bu dizginlenemeyen otoritesi ve tene değen baskın kokusu altında ezilmek yerine, tüm hırsıyla onun gözlerinin içine baktı. “Çünkü,” dedi sesi hırıltılı, vahşi bir meydan okumayla. “Sen bir sınav başlattın, Orhan Sencer. Bende o kâğıdı küle çevirmek, o salonu yakmak gerektiğine karar verdim. Şimdi o ateşi başlatmaya dünden hazırım.” Bakışlarını hırsla bileğindeki eline indirdi, sanki o temas noktası bir suç mahalliymiş gibi baktı. “Sana bana dokunma demiştim. İznim olmadan, sınırımı ihlal etmeden bana yaklaşma demiştim ve sen... Sen yine bildiğini okudun. Bana dokundun.”

Bileğini, eklemlerinden bir "çıt" sesi gelecek kadar sert bir hamleyle adamdan kopardı. Bir adım geri çekildi ama bu bir geri çekilme değil, saldırı için mesafe ayarlamaydı.

“Seni öyle bir yakacağım ki,” diye tısladı, saçlarını geriye savurarak. “Sönmek için benden bir damla su diye yalvaracaksın ama o gün geldiğinde ben sadece küllerini izliyor olacağım.”

Orhan, kızın bu hırçınlığı karşısında bir kez daha ona uzanmaya yeltendiğinde, İncilâ bu kez hazırlıklıydı.

“Aynı nehirde ikinci kez yıkanmam.”

Orhan’ın hamlesini bir gölge gibi sezdi ve bacak arasını korumak için bir adım geriledi ama kız inatçıydı, ayağını hızla, bir kamçı gibi yana savurarak adamın bacağına sert bir tekme attı. Orhan, beklemediği bu fiziksel karşılıkla hafifçe sarsıldı; bakışlarında acıdan çok, bu kadının evrildiği vahşiliğe duyduğu karanlık bir hayranlık belirdi.

“Hani aynı nehirde iki kez yıkanılmazdı?” dedi İncilâ, dişlerinin arasından sızan bir gülüşle, “Aynı nehirde iki kez yıkanılmaz Sencer, doğru ama bu benim gibiler için geçerli bir kuraldır. Senin gibi adamlar o nehri o kadar bulandırıyor ki... Söylesene, ikinci kez girenlerden kirlettikleri için ekstra para mı alıyorlar yoksa bunu senin o 'şanlı' İmparatorluk kariyerine bir lütuf mu sayıyorlar?”

Orhan’ın yüzündeki alaycı ifade bir anlığına dondu. İncilâ, adamın gururunun en hassas noktasına, profesyonel kibiri ve parayla pulla ölçülemeyecek egosuna dokunmuştu.

“Beni kirletemezsin,” dedi İncilâ, ona doğru bir adım daha yaklaşıp parmağını göğsüne bastırarak. “Beni yönlendiremezsin. Veysi’nin koleksiyon parçası olabilirim belki ama senin kurbanın olmayacak kadar pahalıyım. Şimdi çekil yolumdan, çünkü bu nehrin suları senin gibi birini boğacak kadar derinleşti.”

Orhan, parmağının göğsünde bıraktığı baskıya baktı, sonra tekrar İncilâ’nın gözlerine. “Derin suları severim İncilâ,” diye mırıldandı, sesi bir yemin kadar ağırdı. “Özellikle de içinde boğulmaya değecek kadar güzel olanları.”

BİR HAFTA SONRA

Zaman aktı. Müzik değişti; daha ağır, daha derinden vuran bir bas sarsmaya başladı yeri. Işıklar bir an parladı, sonra tekrar karardı; her karanlıkta yüzler siliniyor, her aydınlıkta maskeler düşüyordu. Gençler dizginlenemeyen bir coşkuya kapıldı. Kahkahalar yükseldi, kadehler havada birer cam çığlığıyla çarpıştı, bedenler ritme teslim oldu.

İncilâ, bu taşkın neşenin ortasında kendini her zamanki gibi biraz kenarda hissediyordu. Oldum olası insanların neden bu kadar abartılı, neden kendilerini kaybederek eğlendiklerini anlamazdı. Dili keskin, zihni berraktı; ruhu gürültüyü sevmiyordu. O, sakin durmayı, ağır başlı hareket etmeyi, kalabalığın içinde parlamadan ama varlığını hissettirerek var olmayı tercih eden bir kadındı.

İlk genç, elinde kadehle yanına sokuldu. Yüzünde fazla tanıdık, hatta biraz küstah bir özgüven; sesinde müziği bastırmaya çalışan aceleci bir heves vardı.

“Dans edelim mi?” dedi, kelimeleri ritme yetişememiş, dudaklarından dökülürken havada asılı kalmıştı.

İncilâ gülümsedi. Kısa, mesafeli ama kırıcı olmayan, bir o kadar da geçit vermeyen bir gülümseme. “Teşekkür ederim,” dedi, başını hafifçe yana eğerek. “Sahne sizin, ben bu gürültüyü sadece izlemeyi tercih ediyorum.”

Genç ısrarcı olmadı, İncilâ’nın gözlerindeki o görünmez sınırı fark edip kalabalığın içine karışıp gitti.

Bir süre sonra bir diğeri geldi. Bu kez müzik daha yüksekti, baslar göğüs kafesini dövüyordu. Söylenenleri duymak zordu. Genç, İncilâ’nın sessizliğini bir davet sanıp daha fazla eğildi. Sesi neredeyse kulağının dibindeydi, alkolün sıcak kokusu İncilâ’nın yüzüne çarptı.

“Hadi ama, sadece bir şarkı,” dedi, elini hafifçe kadının dirseğine doğru uzattı.

İncilâ’nın omuzları anında bir yay gibi gerildi. Ensesi irkildi; derisi, bu davetsiz temas girişimiyle ürpermişti. O yakınlık, o tanıdık ama bir o kadar da hadsiz temas alanı onu rahatsız etmişti. Refleksle bir adım geri çekildi, dokunmasına izin vermeden aralarına aşılması imkânsız bir boşluk koydu. Yüzündeki ifade hâlâ sakindi ama gözlerindeki o sarı benekler sertleşmiş, birer kor parçasına dönüşmüştü.

“Lütfen,” dedi net, buz gibi ama bağırmayan bir tonla. “Bu kadar yaklaşmanı ve sınırları zorlamanı istemiyorum. Nefes alacak alanım benimdir, orayı ihlal etme.”

“Bir dans edecektik, ne kadar abarttın.”

“Abartan ben değilim, sizin herkese temas etme özgürlüğünde bulunmanız.” Sonra aynı sakinlikle, kelimeleri tane tane vura vura ekledi: “Dans etmeyeceğim. Ne bir şarkı, ne bir saniye. Şimdi uza yoksa seni yere iki seksen uzatmaları için güvenliği çağırırım.”

Genç, İncilâ’nın sesindeki o sarsılmaz otorite karşısında bir an duraksadı. Özür diler gibi başını salladı ve sanki bir kayaya çarpmış gibi geri çekildi.

Üçüncüsü daha neşeli, daha pervasızdı. Arkadaşlarının gazıyla, kazanılacak bir kupa gibi bakıyordu İncilâ’ya. Elini uzattı, müziğe tempo tutarak ritmik hareketlerle yaklaştı. “Yine sinek savar gibisin İncili güzel…”

“Sen de bugün yine yılışarak bana asılıyor gibisin, tok evin aç kedisi.”

“Kızım senin şu sivri dilin var, yemin ediyorum dört öğün yesem doymam.”

“Belki tokadımı görünce fikrin değişir arkadaşım, bilirsin ben yamulanı düzeltmekte ustayım.”

“Bilirim ama söz sana yılışmayacağım. Hadi itibarımı kurtar benimle dans et. Desinler Cengiz buzlar kraliçesini dansa kaldırmış.”

“Şapşal.” dedi İncilâ gülümserken. “Hayır, uza.”

“Kızım ne soğuk nevalesin lan, seninle sevişelim demedim.”

“Deseydin yerde ayakkabımın numarasını ezberliyor olurdun.”

 “Bir şarkıdan bir şey olmaz!” diye bağırdı, sesi müziğin yüksek perdesinden geliyordu. “Doğum günü kızı bu kadar somurtkan olmamalı, değil mi?”

“Bana ne onun gülen yüzünden.”

“İşte seni sahnede görünce başarıma gülecek. Gel, seni bu köşeden kurtarayım.”

İncilâ, bu kez gülümsemedi bile. Bakışlarını ağır ağır gencin uzattığı ele, sonra da gözlerinin içine çevirdi.

“Benim somurtkanlığım senin neşenle tamir edilebilecek bir şey değil,” dedi İncilâ, sesi müziği kesip atan bir bıçak gibiydi. “Ve emin ol, kurtarılmaya ihtiyacı olan son kişi benim. Eğer birini bu kalabalıktan kurtarmak istiyorsan, git ve kendinden başla.”

Genç, aldığı bu sert cevapla bir an ne yapacağını bilemedi. İncilâ’nın karizması, o küçük VIP köşesini bir taht odasına çevirmişti. Ona dik dik bakarken ısrardan hoşlanmadığını yeniledi. Elini uzatmadı. Kadehini iki eliyle tutup göğsüne yakın bir yerde sabitledi. Bu, onun dış dünyaya karşı ördüğü şeffaf ama çelikten duvarıydı, görünmez sınırıydı.

“Kızım benim lan, senin kaç yıllık arkadaşın. Ne olacak.”

“Olur,” dedi sakin bir dürüstlükle. “Benim için çok şey olur, sınırlarımın ilk ihlalinin sonu olmaz. O yüzden hayır.”

Gülümsemesi bu kez daha kısaydı; kararsızlığa, pazarlığa ya da yeni bir atağa yer bırakmıyordu. Genç adam omuz silkti; içinde kötü bir niyet yoktu, sadece bir reddedilme vardı ama sınır çoktan çizilmişti. Kalabalığa, o isimsiz ve ritmik denize geri döndü.

İncilâ derin bir nefes aldı. Ne kaba olmuştu ne de davetkâr. Tam olması gerektiği kadar mesafeli, tam olması gerektiği kadar kendindeydi. Etrafındaki coşku tüm hızıyla devam ederken, o kendi sessizliğini bir zırh gibi kuşanıp korumuştu. Gürültünün en şiddetli, en sağır edici noktasında bile kendine ait küçük, huzurlu bir ada yaratmayı başarmıştı.

Ve tam o anda, ensesi ürperdi.

Bu, kulübün havalandırmasından gelen soğukla açıklanacak bir his değildi. Daha çok, görünmez bir elin omurgasına dokunması ya da keskin bir bakışın tenine değip orada iz bırakması gibiydi. İncilâ, tamamen savunma amaçlı bir refleksle omzunun üzerinden başını çevirdi.

Onu gördü.

Kadife kaplı, yarı karanlık, VIP bölmenin en stratejik noktasındaki masadaydı. Çevresinde hararetle bir şeyler anlatan iki adam vardı; biri durmadan konuşuyor, diğeri ise abartılı kahkahalar atıyordu ama o, ne anlatılan hikayeyle ne de etrafındaki sahte neşeyle ilgileniyordu. Sırtı koltuğa rahatça yaslanmıştı, duruşu tehlikeli bir aslanın gevşekliği gibiydi; rahattı ama her an avına atılacakmış gibi tetikte, alanın mutlak hakimiydi.

Elindeki kadehi, İncilâ ile göz göze geldiği an çok hafif, neredeyse fark edilmeyecek bir hareketle yukarı kaldırdı. Bu ne bir davet ne de sıradan bir selamdı… Daha çok, “Burada olduğunu gördüm ve seni izliyorum” demenin o kibirli ve zarif yoluydu. Dudaklarının kenarında beliren o silik, neredeyse hayaletimsi gülümseme, İncilâ’nın midesinde küçük ama net bir düğüm bıraktı. O gülümseme, İncilâ’nın tüm savunma mekanizmalarını tek hamlede felç eden bir anahtar gibiydi.

Bir saniye sürdü. Belki iki.

İncilâ, sanki sıcak bir metale dokunmuş gibi hızla bakışını çekti. Görmezden geldi. Kendini buna, bu kayıtsızlığa zorladı. “Saçmalama,” diye geçirdi içinden, kalbi hileli bir zar gibi göğsünde titredi. “Onun burada olması hiçbir şeyi değiştirmez. Buradayım diye hayat duracak değil. Üstelik o kim ki senin üzerinde böyle bir etkisi olsun?”

Gruba döndü. Dağılan dikkatini toplamak için sohbetin içine bilinçli, sert bir giriş yaptı. Masadakilerden biri, sanki az önceki bakışma hiç yaşanmamış gibi neşeliydi. Üstelik nereye geldiğini bilmeyecek kadar da kafası iyiydi. “Doğum günü kimin anlamadım?”

 “Defne’nin! Yirmi dokuz oldu kız, yaşlanıyoruz resmen.”

“Yirmi dokuz yaşlanmaksa, biz fosiliz,” dedi biri, masada büyük bir kahkaha patladı.

 “Bu DJ geçen hafta Berlin’deydi, duydunuz mu?”

“Berlin mi? O yüzden mi set bu kadar karanlık ve ağır?”

İncilâ her ağızdan farklı çıkan sohbetlere anlamadığı için güldü. Yerinde, zekice bir espri yaptı. Kadehini havaya kaldırdı ve büyük bir yudum aldı. Alkolün boğazını yakarak inmesi ona bir anlık bir gerçeklik hissi verdi.

Ama kulağı ve duyuları, gözünden bağımsız çalışıyordu sanki. Kalabalığın, kahkahaların ve bas vuruşlarının içinde, o az önceki bakışın yarattığı tanıdık olmayan o ağır boşluğu dinliyordu. Müzik ne kadar yükselirse yükselsin, arkasındaki o masada oturan adamın varlığı bir sessizlik bombası gibi zihninde patlıyordu.

Bir an sonra… Direndi, tırnaklarını avuç içine geçirdi ama başaramadı. Bakmak istemeden, ruhunun bir parçası kopup o yöne gitmek istercesine tekrar baktı.

Orhan hâlâ oradaydı. Hiç kımıldamamıştı. Ama bu kez bakmıyordu; yanındaki adamlara bir şeyler fısıldıyordu. Ancak İncilâ biliyordu; o bakış oradaydı, ensesinde, saçlarının arasında, nefesinde saklıydı. Orhan Sencer, sadece varlığıyla bile İncilâ'nın kurduğu o muazzam kaleyi sarsmaya yetmişti. Serenay koluna dokunarak bir şey sordu, İncila cevap vermek için masanın üzerine eğildi. Gülümseyerek aldığı cevaba başını salladı. Tekrar gözlerinin kıyısından masaya baktı ama kadife masa boştu. Kalbi, ritmi bir anlığına şaşırdı; göğüs kafesinde düzensiz bir davul sesi yükseldi. Gözleri masayı, çevresini, arkadaki loş koridoru hızla taradı. Yoktu. Sanki hiç orada olmamış, o bakışları İncilâ’nın zihni uydurmuş gibiydi. Bu belirsizlik, varlığından daha rahatsız ediciydi. Umursamayarak omuz silkti, elindeki kadehi sıktı. “Umursama,” dedi kendine, sesi içinden bir emir gibi yankılandı. “Bir bakıştan anlam çıkarma, kendini bu kadar merkeze koyma.”

Tekrar arkadaşlarına döndü. Tam biri saçını savurup yüksek sesle, kahkahalarla bir şey anlatırken, tam ortamın gürültüsü zirveye ulaşmışken, arkasından… çok yakından… nefesine karışan o ses duyuldu.

Düşük, kadifemsi, müziğin vahşi temposunun içine bir yılan gibi sızan o ton, “Beni mi arıyorsun?” diye soluğunu tam kulağının bitimine üfledi.

İncilâ’nın bedeni, zihninden önce tepki verdi. Omuzları bir yay gibi gerildi, sırtı dikleşti. Nefesi bir anlığına boğazında, buzdan bir yumru gibi asılı kaldı. O ses… ne yüksek ne de iddialıydı. Ama mesafesi yanlıştı. Fazla yakındı. İnsanların birbirine yalnızca en mahrem anlarında, ya da bir savaşa başlamadan hemen önce bu kadar yaklaşabildiği bir aralıktaydı.

Yavaşça döndü.

Orhan Sencer, tam arkasındaydı.

Işık tam yüzüne düşmüyordu. Kulübün mor ve amber renkli yarı karanlığı, hatlarını daha keskin, bakışlarını daha derin ve anlamlı kılıyordu. Gözlerinde ne ucuz bir zafer ne de bir acele vardı. Sanki bu an, yıllar önce yazılmış bir senaryonun kaçınılmaz sahnesiydi. Bir adım bile geri durmamıştı; yine de üzerlerine abanmış kaba bir tehdit gibi değildi. Tam tersine, varlığını sessizce geri çekerek ama ruhunu ileri sürerek hissettiren türden bir baskı kuruyordu.

İncilâ’nın sesi, içindeki fırtınaya inat düşündüğünden daha sakindi. “Aramıyordum. Sadece kalabalığın gürültüsü bazen yanıltıcı oluyor.”

“Öyle mi?” dedi Orhan, kaşlarının kenarı belli belirsiz kıpırdayarak. “Gözlerin başka bir şey söylüyordu. Kaçan bir şeyi yakalamaya çalışan bir avcı telaşı vardı o bakışlarda.”

“Her şeyden senaryo yazmanız kötü bir huy olsa gerek.” Adam tek kaşını kaldırdığında insanı açıklamaya iten o küstah yüzü parlıyordu. “Gözlerim kalabalığı tarıyordu,” diye karşılık verdi İncilâ, sesindeki mesafeyi koruyarak. “Tanıdığım birinin masadan bu kadar çabuk kalkması dikkatimi çekmiş olabilir. Bu mekânda olağan bir refleks, fazlası değil.”

“Tanıdığın…”

“Tanışmıyor muyuz, dün iki yüzünüzü de hayli yakından göstermiştiniz. Üstelik bakışlarımın sizdeki etkisi ne kadar büyükmüş, şaşırdım.”

“Büyük…” dedi Orhan yumuşak ama net bir tonla, aralarındaki havayı elektriklendirerek. “Ama cevap bu değildi. Bakışların, bir şeyi kaybettiğinde bakılan türden bir arayıştı. Sahip olduğunu sandığın bir gücün elinden kayıp gitmesinden korkar gibiydin.”

İncilâ bir an sustu. Adamın kelimeleri ruhunun en korunaklı köşelerine dokunuyordu. Sonra çenesini hafifçe, meydan okurcasına kaldırdı. “Kendinizi fazla önemsiyorsunuz Orhan Bey. Görünmezlik pelerininizden etkilenmedim.”

“Bunu bana daha önce de söylemişlerdi.” Dudaklarının kenarındaki o silik gülümseme derinleşmedi ama geçen seferki konuşmalarını harfi harfine hatırlıyor olması, İncilâ’yı içten içe sarsmıştı. “Ama genelde haklı çıkıyorum. Ben hafızamda hiçbir detayı tesadüfe bırakmam. Özellikle de sizinle ilgiliyse.”

Serenay, ortamın aniden ağırlaşan havasını fark etmişti. Gözleri bir an ikisi arasında gidip geldi, korkuyla soluğunu tuttu ve sevgilisinin uyarısını hatırlayarak bir adım geride durmayı başardı. Orhan’ın devasa karizması karşısında bir an duraksadı. “İncilâ?” dedi temkinli bir neşeyle. “Bir şey mi oldu?”

“Hayır,” dedi İncilâ hemen, sesi bir kalkan gibi araya girdi. “Sadece—” Cümlesini tamamlamadı. Orhan’ın varlığı, zihnindeki kelimeleri yerinden oynatıyor, cümleleri deviriyordu.

“Hoş geldiniz Orhan Bey, nasılsınız?”

 Orhan, Serenay’a kısa bir bakış attı. Ne bir selam ne de bir sohbet girişimine alan açtı. Sanki o an dünyadaki tek ses ve tek görüntü hakkını sadece İncilâ için saklıyordu.

“Masamız dolu.” dedi İncila, onun gitmesi gerektiğini belirtti.

“Sohbetinizi bölmek istemem,” dedi Orhan, ama tonu tam tersini söylüyordu; bu bir müdahaleydi. “Sadece bir cümlelik merakımı gidermek istedim. Beş yılın tozunu üzerimizden atmış mısınız, yoksa hala o asilliğin arkasına mı saklanıyorsunuz?”

“Merak tehlikeli bir alışkanlık,” dedi İncilâ, gözlerini Orhan’ın gözlerine sabitleyerek. “Hele ki haddini aşıp başkasının güvenli alanına taşarsa. Benim saklandığım yer asillik değil, mesafe.”

“Alan,” diye tekrarladı Orhan, kelimeyi bir şarabın tadına bakar gibi tarttı. “Sınırlarını bu kadar net çizen biri olduğunuzu bilmiyordum. Ama unutmayın, bazı sınırlar sadece daha büyük bir fırtınayı davet etmek için çizilir.”

“Bilmediğiniz çok detaya giriş yapmanız da sizin karakterinizin sınır tanımadığını, kural çiğnemeyi sevdiğini gösteriyor,” dedi İncilâ, sesi şimdi bir bıçak kadar keskindi. “Ve emin olun, bunları bilmek zorunda da değilsiniz. Hayatımdaki hiçbir detay sizin ilginize amade değil.”

Orhan başını hafifçe yana eğdi. Bu, geri çekilmek değil; daha çok dişli bir rakibin hamlesini takdir etmek, oyunun kurallarını kendi lehine çevirmekti.

“Geçen sefer yarım kalan bir konuşmamız vardı İncilâ. Kaçarak bitirdiğiniz o konuşma...”

“Ben yarım bırakmadım,” dedi İncilâ, kelimelerin üzerine basa basa. “Ben davetsiz misafirimize söyleyeceklerimi söyledim ve konuyu bitirdim. Sizin bunu bir saplantı haline getirip sürdürmeniz sadece sizin sorununuz.”

Orhan bir adım daha yaklaştı; şimdi aralarındaki mesafe sadece bir fısıltı kadardı. “Sence bitti mi?” dedi, sesi müziğin ritmini bastıran bir derinlikle. “Ben bitti demeden hiçbir hikâye son bulmaz İncilâ. Sadece yeni bölüme hazırlık yapılır. Ve inan bana, bu bölüm çok daha gürültülü olacak.”

Bu sözle adamın dudakları yavaşça büküldü; Orhan, karşısındaki kadının dik başlılığında kendine ne kadar benzediğini bir kez daha, bu kez daha sarsıcı bir netlikle gördü. Aralarındaki çekim, iki sert metalin birbirine sürtünürken çıkardığı kıvılcımlar gibi yakıcıydı.

“Bitişler,” dedi Orhan, sesi kulübün gürültüsünü delen, sadece İncilâ’nın ruhuna ulaşan alçak bir frekanstaydı. “Her zaman iki taraflı değildir İncilâ. Bir tarafın noktayı koyması, diğer tarafın cümleyi bitirdiği anlamına gelmez. Bazı hikâyeler, sen bittiğini sandığın an aslında yeni başlıyordur.”

Müzik bir anda yükseldi. DJ, ritmi aniden değiştirerek seti daha karanlık ve sert bir tona taşımıştı. Baslar artık sadece zemini değil, doğrudan göğüs kafesini titretiyordu. Kalabalık, bu yeni enerjiyle yeniden coştu; bedenler birbirine daha çok yaklaştı, sesler birbirine karıştı. O anlık gürültü patlaması, aralarındaki gerilimi dış dünyaya karşı görünmez kıldı ama etkisini yok etmedi; aksine, onları bu kaotik evrenin içinde iki kişilik bir mahşere hapsetti.

İncilâ bir adım geri attı. Bu sadece fiziksel bir mesafe değildi; zihinsel olarak da kendini bu adamın kurduğu manyetik alandan çekip çıkarmaya çalışıyordu.

“İzninizle,” dedi. Bu kez sesinde en ufak bir alay, bir meydan okuma ya da çocuksu bir hırs yoktu. Sadece çelik gibi soğuk bir nezaket kalmıştı. “Arkadaşlarım ve bu gece kutlamam gereken bir hayatım var. Sizinle bu anlamsız kelime oyunlarını sürdüremeyecek kadar meşgulüm.”

Orhan yolunu kesmedi. Beklenmedik bir şekilde, yarım adım geri çekilerek yolu ona tamamen açtı. Ama bakışlarını bir an bile çekmedi.

“Elbette,” dedi Orhan, sesi müziğin altına sızan uğursuz bir kehanet gibiydi. “Git ve o sahte neşenin tadını çıkar. Ama şunu bil; ben beklemeyi bilirim. Sabırla bekleyen bir adam için bir gece, sadece bir saniyedir.”

“Buna gerek yok,” dedi İncilâ, sesi titremesin diye dişlerini sıkarak. “Çünkü beklediğiniz kapı çoktan mühürlendi.”

“Benim için var,” diye fısıldadı Orhan, bakışlarıyla onu kilitledi. “Mühürleri kırmak, en sevdiğim oyunlardan biridir.”

İncilâ dönüp grubuna doğru yürüdü. Adımları düzgün, başı dikti. Omuzları bir santim bile düşmemişti. Dışarıdan bakıldığında hala o ulaşılmaz, asil kadındı. Ama kalbinin ritmi, kulübün o vahşi müziğine ayak uyduramıyordu; kendi içinde, Orhan’ın sesinin tonunda bambaşka bir ritim tutturmuştu.

Arada bir şey olmuştu; adı konmamış, kanıtlanamaz ama inkâr da edilemeyecek kadar ağır bir şey. Havada asılı kalan o yoğunluk, İncilâ’nın tenine bir mühür gibi kazınmıştı. Arkasından gelen o kadifemsi sesi bir daha duymadı. Ama bakışının, iki kürek kemiğinin tam ortasında, sıcak bir kurşun gibi asılı kaldığını hissetti.

Gecenin geri kalanı, İncilâ için bir sis perdesinin arkasında geçti. Ne içtiği pahalı içkinin tadını alabildi, ne Serenay’ın abartılı kahkahalarındaki rahatlığı hissedebildi, ne de müziğin gürültüsünde kaybolabildi. Kulübün parıltılı ışıkları bile artık ona sönük geliyordu.

Çünkü bazı bakışlar ve bazı sesler, bir kez ruha değdi mi; ne kadar uzağa kaçarsan kaç, ne kadar kalabalığa karışırsan karış, asla geri çekilmezdi. İncilâ o gece anladı ki; Orhan Sencer onun hayatına sadece girmemişti, hayatının tüm koordinatlarını yeniden belirlemişti. Bunu kabul etmek istemediği için kulübün o boğucu ve gürültülü atmosferinden kendini dışarı attığında, gecenin serin havası yüzüne çarptı. Ciğerlerine derin bir nefes çekti ama ferahlayamadı; zihni hâlâ içerideki o kadifemsi sesin ve karanlık bakışların kıskacındaydı.

Tam aracını beklemek için kaldırıma yönelecekti ki, onu gördü.

Orhan Sencer, kulübün girişinde, loş sokak lambalarının altında bir grup takım elbiseli, sert çehreli erkekle ayakta duruyordu. Aralarında ciddi bir şeyler konuşuyor gibiydiler; Orhan’ın duruşu, o grubun tartışmasız lideri olduğunu her halinden belli ediyordu. Adamlardan biri hararetli bir şeyler anlatırken, Orhan sanki görünmez bir radarla İncilâ’nın çıkışını sezmiş gibi başını yavaşça o yöne çevirdi.

Bakışları havada çarpıştı.

İncilâ’nın ona baktığını fark ettiği an, Orhan’ın yüzündeki o ciddi ifade yerini sinsi, insanın kanını donduran ama bir o kadar da davetkâr bir gülüşe bıraktı. Bu, "Gidebilirsin ama benden kaçamazsın" diyen bir gülüştü. Gözlerini İncilâ’nın gözlerinden ayırmadan, çok hafif, neredeyse alaycı bir baş selamı verdi. Bu selam, sadece bir veda değil, gelecekteki bir karşılaşmanın sessiz randevusuydu.

Tam o saniyede, siyah, camları zifiri karanlık devasa bir sedan araç adamın önünde durdu. Şoför hızla inip arka kapıyı açtı. Orhan, bakışlarını son bir kez İncilâ’nın üzerinde gezdirdikten sonra, arkasına bile bakmadan o karanlık gövdeli zırhın içinde kaybolup gitti. Araba, gecenin içinde sessiz bir yırtıcı gibi süzülerek uzaklaştı.

Aynı anda İncilâ’nın kendi aracı da tam önlerinde durdu. Serenay, içerideki neşesini hâlâ üzerinde taşıyarak, "Harika bir geceydi, değil mi?" diye cıvıldayarak şoförün açtığı kapıya yöneldi.

İncilâ, Orhan’ın gidişini izlerken kalbinin kulaklarında attığını hissediyordu. Serenay’ın sorusuna cevap vermedi; sadece donuk bir ifadeyle arabaya bindi. Kapı kapandığında, dışarıdaki gürültü kesildi ama İncilâ’nın içindeki fırtına daha yeni başlıyordu. Araba hareket ederken dikiz aynasından sokağın köşesine baktı; Orhan gitmişti ama bıraktığı o sinsi gülüş, arabanın içindeki o karanlık boşlukta asılı kalmıştı.

Serenay yan tarafta telefonunu kurcalayıp gecenin fotoğraflarına bakarken, İncilâ camdan dışarıdaki akıp giden ışıklara bakıyordu. Ama gördüğü tek şey, o sinsi gülüş ve "Ben beklemeyi bilirim" diyen o kadifemsi sesti.

Ertesi gün öğleden sonra, malikânenin bahçesi yine kalabalıktı. Havuz başı, bir önceki gecenin o kaotik ve gürültülü izlerini bir illüzyon gibi örtmüş, yerini sahte bir sükunete bırakmıştı. Şezlonglar yarım daireler halinde dizilmiş, beyaz keten örtüler öğle güneşinin altında göz alıcı bir parlaklıkla titriyor; kristal bardaklar gümüş tepsilerde buzların melodik tınısıyla birbirine çarpıyordu. Müzik vardı ama dün geceki kulüp sesleri gibi saldırgan değildi; daha çok rüzgârın taşıdığı, varlığı ancak sessizlikte fark edilen bir uğultu gibiydi.

İnsanlar konuşuyor, yapay kahkahalar savuruyor, suya ayaklarını sokup hayatın o sığ ve pırıltılı yüzeyinde kulaç atıyordu. Ama Veysi, bu tablonun bir parçası değil, içine yanlışlıkla çizilmiş bir leke gibiydi.

İncilâ, eve dış kapıdan adım attığında malikânenin soğuk taş duvarları üzerine bir kâbus gibi çöktü. Çantasını omzundan indirirken bahçeye açılan camlardan süzülen sesler, birer uyarı sinyali gibi kulaklarını doldurdu. Bir an durdu; kalbi sanki dün geceki kulüp köşesinde kalmış gibi düzensizce çarptı. Nefesini topladı, yüzüne o aşılmaz mermer maskesini yerleştirdi. Dün geceden kalma, Orhan’ın o kadifemsi sesinin bıraktığı ağırlık hâlâ omuzlarındaydı ama bunu bu evdeki yırtıcılara göstermeye niyeti yoktu.

Bahçeye çıktığında, Veysi’yi havuzun hemen kenarında gördü. Takım elbisesizdi. Gömleğinin en üst iki düğmesi açılmış, kollarını hırsla dirseklerine kadar sıvamıştı. Normalde kusursuzluğa tapan Veysi için bu, kontrolü kaybetmenin görsel bir ilanıydı. Elindeki kadehi sıkıyordu ama içmiyordu; buzlar kadehin içinde eriyip gitmişti. Kendi kendine bir şeyler fısıldıyor, eliyle saçlarını sertçe geriye itiyor, ardından cebindeki telefonu çıkarıp ekranına sanki bir idam kararı bekler gibi bakıyordu.

İncilâ’yı gördüğü an, Veysi’nin yüzündeki o dağınık ifade bir anlığına dondu. Gözlerinde, bir yangını söndüremeyeceğini anlayan birinin çaresiz parıltısı vardı. Hızla yanına geldi; adımları toprağı döver gibiydi.

“Geç kaldın,” Sesindeki tını bir sitem değil, sığınacak bir bahane arayan adamın huzursuzluğu gibiydi.

“Neye geç kaldım Veysi?”

“Eve, erken gelirsin sanmıştım.”

“Bir şey mi kaçırıyorum!” dedi etrafa bakarak, “Hem bu kalabalığın sebebi ne?”

“Arkadaşlar ziyarete gelmek istedi, kıramadım.”

“Bir sorun mu var?”

“Yok, ne olsun. Sen etrafımda olmayınca huzursuz oluyorum, evden de haber vermeden çıkmışsın. Bir planın olduğundan da bahsetmemiştin, evden çıkmazsın sanmıştım.”

“Planım yoktu,” dedi İncilâ sakince. “Kitapçıya uğradım, birkaç kitap aldım.” Gözlerini ağabeyinin kanlanmış göz bebeklerinden ayırmıyordu. “Sen ne çeviriyorsun?”

“Abi olan benim ve ben bir şey çevirmem.”

“Huzursuzsun.”

“Sıcaktan.” dedi Veysi, bir şey söyleyecek gibi oldu, dudakları titredi ama kelimeler boğazında düğümlendi. Bunun yerine, beklenmedik, neredeyse ürkütücü bir hamleyle İncilâ’nın elini tuttu. Bu, Veysi için bir sevgi gösterisi değil, uçurumdan düşmemek için bir dala tutunma refleksiydi. Parmakları İncilâ’nın tenini canını yakacak kadar sıkıyordu.

“Gel,” dedi kısa, emir kipiyle. “Şurada, kimsenin bizi duyamayacağı bir yerde oturalım.”

Onu bahçenin en ücra, gölgede kalan köşesine doğru çekerken İncilâ, Melis’i gördü. Melis, bir şezlongun kenarına tünemiş, bacak bacak üstüne atmış, avını izleyen bir leopar gibi onları süzüyordu. Güneş gözlüklerinin koyu camları ardında sakladığı bakışları, Veysi’nin İncilâ’nın elini tuttuğu o noktaya kilitlenmişti.

“İncilâ,” dedi Melis, sesi neşeli ama bir o kadar da keskin bir tondaydı. “Dün gece bir anda kayboldun, seni göremedik. Gece gerçekten nasıldı? Yoksa bizim bilmediğimiz bir sürprizle mi karşılaştın?”

“Normal,” dedi İncilâ, kadının sorusundaki iğneyi sezerek. “Sen her zamanki gibi kalabalığın içindeydin, beni fark etmemen doğal.”

“Ah, kalabalık, gürültü ve biraz da tehlikeli dedikodular,” dedi Melis omuz silkerek. Bakışlarını Veysi’nin İncilâ’nın elini bırakmayan parmaklarına dikti. “Abinin acelesi var sanırım, sizi tutmayayım.”

Serenay o anda yanlarına geldi. “Kuzum hoş geldin.”

“Hoş görmedim.”

“Bugün ortam daha sakin olsun, fırtınadan önce biraz nefes alalım istedik.”

“Fırtına?”

“Biraz tartıştık ta…” diyen Veysi başını salladı ama gözleri hala etrafta, sanki bir baskın bekliyormuş gibi tur atıyordu. “Evet… şimdi iyiyiz,” dedi ama sesi buz gibi titriyordu.

İncilâ, ağabeyinin yüzüne baktı. Veysi tedirgin değildi; o, dehşet içindeydi. Bir şeyler olmuştu ya da olmak üzereydi. “Bir sorun mu var Veysi? Ellerinin bu kadar titremesi iş meseleleriyle açıklanacak bir şey değil.”

Veysi hemen başını çevirdi, yüzüne yapay bir ciddiyet takınmaya çalıştı. “Yok,” dedi fazla hızlı, fazla yüksek bir sesle. “Neden olsun? Sadece yorgunum.”

Kardeşini çekiştirmeye devam ederken, Serenay henüz oturduğu yerden ayağa kalkıp yanlarına geldi, elini Veysi’nin omzuna koydu; bu bir sahiplenme hareketiydi. “Veysi sabahtan beri biraz gergin,” dedi, durumu yumuşatmaya çalışarak ama gözleriyle İncilâ’ya başka bir mesaj veriyordu. “Biliyorsun, piyasalar bu aralar hareketli. Bazı 'beklenmedik' isimler masaya oturdu.”

İncilâ’nın zihninde Orhan’ın o masada kadehi kaldırışı canlandı. Beklenmedik isimler.

Veysi nihayet İncilâ’nın elini bıraktı ama avuç içindeki sıcaklık, bir ateş lekesi gibi kalmıştı. “Biraz bizimle otur,” dedi Veysi, sesi bir yalvarış gibi kısıldı. “Sonra… sonra konuşuruz.”

“Neyi konuşacağız Veysi? Beni neyin içine çekiyorsun?”

Veysi bir an sustu, havuzun sakin suyuna baktı; suyun yüzeyindeki yansımalar sanki bir devin ayak sesleriyle titreşiyordu. “Sonra,” dedi tekrar. “Şimdi sadece yanımızda dur. Senin varlığın… bazı dengeleri değiştiriyor.”

Serenay, kadehini havaya kaldırarak aradaki gerginliği dağıtmak için sahte bir kahkaha attı. “Bugün kavga yok, dedikodu yok. Sadece güneş ve biz. Söz verdik değil mi Veysi?”

İncilâ hafifçe gülümsedi ama içindeki o karanlık his buz gibi büyüyordu. Bakışları bahçe kapısına kaydı. Orada olmayan birinin gölgesini arıyordu. Bir şey vardı; dünden kalma bir kalıntı değil, bugün tüm şiddetiyle başlayacak olan bir yıkımdı bu. Ve Veysi, bu yıkımın altında kalmamak için kardeşini bir kalkan gibi önüne sürdüğünü henüz itiraf edemiyordu.

Veysi’nin gözü bir noktaya takılı kaldı. İncilâ bunu önce fark etmedi; ta ki ağabeyinin dizinin sabırsızca, ritmik bir öfkeyle sallanmaya başladığını görene kadar. Bu, Veysi’nin maskesinin altındaki çatlağı ele veren en büyük zayıflığıydı. Ne zaman kontrol duygusu avuçlarından kaysa, bedeni böyle isyan ederdi.

İncilâ refleksle başını çevirerek onun baktığı yere baktı.

Tam o sırada, evin girişinden bir korumanın hızlı adımlarla yaklaştığı görüldü. Veysi kadehini masaya öyle bir çarptı ki, kristalden küçük bir çatlama sesi geldi. Adrenalin, bahçedeki kuş seslerini bir anda susturdu. Yeni bir oyun, dün geceden çok daha kanlı bir hamleyle başlıyordu.

Bahçenin o ağır ve yapay sükuneti, Orhan Sencer’in girişte belirmesiyle birlikte cam bir vazonun yere çakılması gibi tuzla buz oldu. Güneş hâlâ tepedeydi ama İncilâ için gökyüzü bir anda kararmış, tüm ışıklar sadece o noktaya, o adamın üzerine odaklanmıştı. Yine o kusursuz, üzerine dikilmiş bir zırh gibi duran koyu renk takım elbisesiyle fit bedenini sergiliyordu. Ama bu kez kravatsızdı; gömleğinin açık yakası, ona vahşi bir rahatlık ve ürkütücü bir özgüven katıyordu. Buraya bir misafir gibi değil, mülkünü denetlemeye gelmiş bir mal sahibi gibi, kendinden emin adımlarla girdi. Korumaları geri çekilerek çevreyi gözlemlerken, o içeri adımını attığı an, kalabalığın içinde hiç duraksamadan, bir pusula iğnesi gibi gözleri doğrudan hedefi buldu. İncilâ’nınkilerle çarpıştı.

Bu bir tesadüf değildi. Bakışlarını kalabalıkta dolaştırmamıştı bile. Orhan, buraya sadece tek bir şey için gelmişti ve o şey tam karşısında duruyordu.

“Şaka mı ya… Yine mi?” diye geçirdi içinden İncilâ. Dudakları belli belirsiz aralandı, öfkesi midesinden boğazına doğru yakıcı bir asit gibi yükseldi. Başını sertçe Veysi’ye çevirdi; gözlerinde ağabeyini yerle bir edecek bir nefret vardı.

“Pes artık,” dedi alçak ama bıçak kadar keskin bir sesle. “Ben baktığım her yerde, aldığım her nefeste bu adamı görmek zorunda mıyım Veysi? Bu ev benim sığınağım mı yoksa onun av sahası mı?”

Serenay, durumu yatıştırmak istercesine elini İncilâ’nın bileğine uzattı. Dokunuşu yumuşaktı ama İncilâ’nın içi çoktan gerilmiş bir yay gibi titriyordu. Elini çekmedi ama Serenay’ın bu "her şeyi kontrol altındaymış" gibi davranan tavrı, yangına körükle gitmekten başka bir işe yaramıyordu.

İncilâ, gözlerini Veysi’nin üzerinden bir an bile çekmeden konuştu. “Bu iş artık midemi bulandırıyor. Senin derdin ne Veysi? Bu yaşadığımız şey berbat bir tesadüf mü, yoksa sen bu adamı bile isteye hayatımın orta yerine mi davet ediyorsun? Çünkü eğer sen çağırıyorsan bu ihanettir, o kendisi geliyorsa bu senin acizliğindir. İkisi de birbirinden korkunç!”

Veysi ağzını açtı ama tek bir kelime bile dudaklarından dökülmedi. İlk kez, kelimelerin efendisi olan o adam, bir dilsiz gibi kalakalmıştı. Bakışları çaresizce Orhan’ın duruşuyla İncilâ’nın öfkesi arasında mekik dokudu. Ne kendini savunabildi ne de bu durumu inkâr edebilecek bir yalan bulabildi.

Bu sessizlik, İncilâ için bir itiraftan daha fazlasıydı.

Çantasını şezlongun yanından tek bir hamlede aldı. Hareketi aceleci değildi ama o kadar kesindi ki, bir daha geri dönmeyeceği hissediliyordu. Serenay’a dönmedi, yüzüne bile bakmadı. Sadece omzunun üzerinden, havayı donduran soğuk bir cümle bıraktı. “Boş ver,” dedi. “Oyununuz bittiğinde ya da bu adamı kapı dışarı edecek cesareti bulduğunda haber verin. O zamana kadar beni yok sayın.”

Ve arkasına bakmadan, topuklarını taş zemine birer mühür gibi vurarak eve doğru yürüdü. Tok, tok, tok... Bahçedeki fısıldaşmalar kesildi, müzik sanki İncilâ’nın öfkesiyle bastırılmış gibi daha derinden gelmeye başladı. Kimse "Dur" diyemedi. Kimse arkasından gitmeye cesaret edemedi.

Orhan Sencer, havuz başında, bir heykel kadar hareketsiz duruyordu. Bakışları, İncilâ’nın kapıdan içeri girerken kaybolan siluetini saniye saniye takip etti. İncilâ’nın öfkesi, Orhan’ın karanlık dünyasında bir besin kaynağı gibiydi. Dudaklarının kenarında, zafer kazanmış bir komutanın değil, oyunun en eğlenceli kısmına yeni geçen bir oyuncunun o belli belirsiz, sinsi kıvrımı belirdi.

İncilâ içeri girdiğinde, koridorun serinliği bile onu sakinleştiremedi. Merdivenlere yöneldiğinde, bahçeden Orhan’ın o derin ve otoriter sesinin yükseldiğini duydu:

“Zor bir misafir,” demişti Orhan, Veysi’ye hitaben. “Ama asıl değer, her zaman zor kazanılanın içindedir.”

İncilâ ellerini kulaklarına kapadı ve odasına doğru koştu. Kapıyı arkasından kilitlediğinde, bu savaşın artık sadece bir kaçışla bitmeyeceğini, Orhan Sencer’in o mühürlü kapıları kırmak için çoktan balyozunu hazırladığını en derinden hissetti.

Odasının mahremiyetine sığınmasına rağmen kalbi hâlâ göğüs kafesini dövüyordu. Aynadaki aksine baktı; yanakları öfkeden ve o tuhaf, adını koyamadığı heyecandan al al olmuştu. "Bitti, istemediğimi gördü." diye mırıldandı kendi kendine. "Ona haddini bildirmesi lazım. Bir daha bu kapıdan içeri girmeye cesaret edemez."

Saçlarını hırsla taradı, üzerindeki o yeşil elbiseyi çıkarıp atmak istese de vazgeçti; bu bir kaçış gibi görünsün istemiyordu. Yaklaşık iki saat boyunca odasında kendi iç savaşını verdi. Veysi’nin dırdırını, Orhan’ın o küstah bakışlarını zihninden kovmaya çalıştı. Sonunda, Orhan’ın çoktan gitmiş olduğunu, Veysi’nin de çalışma odasına çekildiğini umarak, bir bardak buz gibi su içmek için aşağı inmeye karar verdi.

Merdivenleri sessizce, parmak uçlarında indi. Ev sessizdi, herkesin gitmiş olduğunu duyumsamamıştı. Mutfağa geçip suyunu içti, serinliğin boğazından aşağı süzülüşüyle biraz olsun rahatladığını hissetti. Bahçeye açılan cam kapıya doğru yaklaştı. Madem misafirleri gitmişti, dışarıdaki akşam esintisini teninde hissetmek istiyordu.

Ancak kapıyı araladığı anda nefesi boğazında düğümlendi.

Gitmemişti. Herkes gitmiş ama asıl gitmesi gereken gitmemişti.

Orhan Sencer, az önce fırtınaların koptuğu o aynı şezlongda, sanki onun tarafından ciddi bir darbe alan ve o ağır sözleri işiten adam o değilmiş gibi büyük bir sükunetle oturuyordu. Başkası olsa yüzüne bakmazdı ama adam gözbebeklerinin içine bakıyordu. Ceketini çıkarmış, üzerindeki gömleğin kollarını hafifçe dirseklerine kadar katlamış, bacak bacak üstüne atmıştı. Ama asıl şaşırtıcı olan, elindeki kitaba tamamen gömülmüş olmasıydı.

İncilâ olduğu yerde donup kaldı. Onun çoktan o siyah lüks arabasına binip bu malikaneyi terk ettiğini hayal etmişti. Oysa o, akşamın loş ışığında, havuz başındaki lambanın sarı aydınlığı altında, sanki dünyanın en huzurlu yerindeymiş gibi kitap okuyordu.

Orhan, başını kitaptan kaldırmadan, İncilâ’nın orada olduğunu, onu izlediğini her zerresiyle hissederek konuştu. “Geri geleceğini biliyordum İncilâ. Kaçışların bile bir ritmi vardır ve senin ritmin her zaman meraka geri döner.”

İncilâ şaşkınlığını gizleyemeyerek bir adım öne çıktı. "Siz... Siz hâlâ gitmediniz mi? Veysi nerede?"

Orhan yavaşça başını kaldırdı. Gözlüklerini kitabın arasına ayraç gibi koyup kapattı. Bakışları, az önceki o vahşi arzuyla değil, bu kez daha derin, daha stratejik bir sakinlikle kızın üzerinde gezindi.

“Veysi, Serenay’ı bir köşeye çekiyordu az evvel. Yarım saate döner, işinin uzun süreceğini sanmıyorum.” dedi sesi evin sessizliğinde yankılanarak. “Gitmemi mi bekliyordun? Yarım bıraktığım hikayeleri sevmem ben. Ne kitaplarda, ne de hayatta.”

İncila adamın elindeki kitaba baktı. Kahretsin, onu bugün almıştı ve şimdi ellerindeydi. “Benim kitabım.”

“Evet, ilginç bir kitap. Senin zekanı anlamak için ne okuduğuna bakmak istedim ama uzay bilimi okuyacağını hiç tahmin etmemiştim.”

İncilâ, adamın bu sarsılmaz rahatlığı karşısında ne yapacağını şaşırdı. Geçenlerde ona ona diz atmış, hakaret etmiş, gece görmezden gelmiş, az önce yok saymıştı ve o hala karşısındaydı. Üstelik karşısında onun kitabını okuyacak kadar da cüretkardı. Bu adamın zihni, İncilâ’nın bildiği hiçbir kurala uymuyordu.

"Neden gitmediniz Orhan Bey?" diye sordu, sesi bu kez daha kısık ama hâlâ savunmadaydı.

Orhan ayağa kalktı, kitabı yanındaki sehpaya bıraktı. "Çünkü," dedi ona doğru ağır adımlarla yürürken, "ayni nehirde ikinci kez yıkanıp yıkanmayacağımızı merak ediyordum. Ve görüyorum ki, su hâlâ çok soğuk ama sen girmeye hazırsın."

İncilâ, bu sarsıcı sorunun altında ezilmemek için derin bir nefes aldı. Orhan Sencer’in bakışları, bir yönetmenin vizöründen bakıyormuşçasına keskin ve ayıklayıcıydı; sanki üzerindeki o yeşil elbiseyi, takındığı o mesafeli tavrı ve Veysi’nin ona biçtiği "korunan küçük kardeş" rolünü tek hamlede soyup çıkarıyordu.

“Beni ikinci defa görmezden geldin.”

“Ne büyük suç, cezam sizi sonsuza kadar görmemek olsun.”

“Buna dayanamam, böylesi bir ceza sana ödül bana kahır olur.”

“Ne mutlu, doğru yoldayım.”

Orhan, havuzdan gelen su seslerini ve Veysi’nin arka bahçeden gelen öfkeli solumalarını tamamen yok sayarak gövdesini İncilâ’ya doğru hafifçe eğdi. Sesi, gecenin karanlığına karışan kadife bir zehir gibiydi.

“Size Buzlar Kraliçesi diyorlar.”

“Size de Pabucumun İmparatoru diyorlar.”

“Sadece İmparator dediklerini duymuştum, ikincisi sizin katkılarınızla oldu sanırım.” Kız konuşmadı. “İyi misin dün geceden sonra?”

“Fena sayılmaz.”

"Fena sayılmaz mı?" dedi Orhan, kelimeyi dudaklarında alaycı bir tatmış gibi evirip çevirerek. "Bu cevap, ruhu olan bir kadının değil, bir dekorun cevabı İncilâ. Fena sayılmayan şey bu havuzun suyu ya da akşamki yemeğin tuzu olabilir. Ama senin hayatın... Senin gibi gözlerinden ateş sıçrayan bir kadın için bu 'fena sayılmaz' cevabı, aslında yavaş yavaş ölmekte olduğunun itirafıdır."

İncilâ, tırnaklarını avucuna daha sert geçirdi. "Kendi hayatımı nasıl yaşadığım sizi neden bu kadar ilgilendiriyor?" diye terslendi.

“Seninle alakalı birçok şey dikkatimi çekti diyelim, belki bir miktar seni korumaya gönüllü olmak istiyorumdur.”

"Ben burada güvendeyim. Ama sizin yanınızda tehdit altında hissediyorum.”

“Sana asla zarar vermem. ama Veysi sana zarar veriyor, bu da hoşuma gitmiyor.”

“Size ne bundan.”

“İlgi alanım diyelim.”

“Veysi beni seviyor ve koruyor, bana asla zarar vermez."

Orhan, bu kez sahici bir kıkırtıyla karşılık verdi; sesi otoriteyle bilenmişti. "Koruyor mu? Hayır, o seni sadece rafa kaldırmış. Değerli bir vazo gibi, kırılmasın diye karanlık bir köşeye hapsetmiş. Ama o vazo toz tutuyor İncilâ, farkında değil misin? Bu yaşam dediğin şey, aslında bir başkasının başarısının gölgesinde serinlemekten başka bir şey değil. Sen bu hayatın öznesi değil, sadece dolaylı tümleçisin."

Bir saniye durdu, bakışlarını kızın kışkırtıcı saçlarından çekip doğrudan göz bebeklerine çiviledi.

"Havuz başında başkalarının hayatlarını izleyerek yaşlanmak, senin o hırçın ruhuna hakarettir. Veysi seni severek değil, seni kendine muhtaç ederek büyütüyor. Seni yönlendirmek istedikçe asileşiyorsun, biliyorum. Çünkü içindeki o vahşi kısrak bu dar çitlerin arasından atlamak istiyor. Ama o çitlerin dışı uçurum değil İncilâ; o çitlerin dışı gerçek dünya. Senin dünyan."

İncilâ’nın savunma duvarları, adamın her bir mantıklı darbesiyle sarsılıyordu. Haklı olduğunu bilmek, ona karşı duyduğu nefreti daha da körüklüyordu.

"Git kendine ait bir savaş bul," dedi Orhan, sesi şimdi bir emir kadar netti. "Veysi’nin barışında sığıntı olacağına, kendi savaşında komutan ol. İş kur, hayat kur, uzak dur. Git, kendi hayatını yaşa; çünkü bu şekilde devam edersen, on yıl sonra aynaya baktığında göreceğin tek şey, hiç yazılmamış bir senaryonun hiç çekilmemiş başrolü olacak. Ve o zaman, sönmek için yalvaracak bir damla suyun bile olmayacak."

İncilâ, ağabeyinin onlara doğru geldiğini görürken, Orhan’ın bu "hakikatle döven" sözlerinin ruhunda açtığı gediği kapatamıyordu. Bu adam, sadece bedenine dokunmamış; yedi yıldır kimsenin ulaşamadığı o gizli isyan odasının anahtarını bulup içeri girmişti. Okulunu bile bitirmemiş biri olarak kabul etmese bile bu hatasından sonra nerede iş bulabilirdi ki.

Orhan başını yavaşça iki yana salladı; bu, bir hayal kırıklığından ziyade, elindeki cevherin nasıl heba edildiğini gören bir ustanın esef dolu onayıydı. Bakışları bu kez sadece süzmüyor, İncilâ’nın ruhuna bir mühür gibi basılan o ağır hükmü veriyordu.

“Vaktini sadece boşa harcamıyorsun İncilâ, onu intihar ettiriyorsun. Büyük bir potansiyeli, bir başkasının parlak gölgesinde solmaya, silinmeye terk ediyorsun. Üstelik bunu hırsın yüzünden, öfken yüzünden yapıyorsun. Bu senin suçun değil, senin trajedin.”

Eğildi; aralarındaki mesafe yine o nefes kesen, rahatsız edici ama bir o kadar da kışkırtıcı sınıra dayandı. İncilâ, adamın teninden yayılan o baskın kokuyu ve otoritenin sıcaklığını artık kaçamayacağı kadar yakından hissediyordu.

“Veysi ve onun unvanlarından başka hiçbir şeyi olmayan, içi boş birer vitrin mankenini andıran zengin dostlarının yanına sığınmak, onların sana sunduğu o altın kafeste bir süs eşyası gibi yaşlanmak yerine; neden kendi imzanı hayata atmıyorsun? Bir başkasının senaryosunda, figüran bile olamayacak kadar silik bir yan rol olacağına, kendi hikâyenin kanlı canlı başrolü ol. Git, kendi hayatını yaşa. Tabii eğer o kafesin kapısı açıldığında uçmaya cesaretin varsa.”

“Sığınmak” kelimesi, İncilâ’nın kalbinde paslı bir bıçak gibi döndü. İçindeki minnet duygusu ile özgürlük açlığı birbirine girdi. Hem canı acımış hem de bu adamın hayatını bu kadar çıplak bir şekilde özetlemesine öfkelenmişti. Gerçekleri bilse ona acırdı. Abisi olmadan bir hiç olduğunu duysa kesin onu alt etmek için bunu da kullanırdı.

“Nelerden söz ettiğinizi, bu eve hangi bedellerle girdiğimi bilmediğinize göre, hakaretlerinize aldırmayacağım Orhan Bey,” dedi sesi titremesine rağmen sert bir tonda. “Ama kullandığınız kelimelerin ağırlığına dikkat etmenizi öneririm. Karşınızda, mevkinizden azarladığınız çalışanlarınızdan biri yok.”

Orhan bu uyarıya zerre aldırış etmedi; aksine, kızın bu hırçınlığı onu daha da iştahlandırıyor gibiydi.

“Aslında sözlerimi ciddiye alsan iyi olur,” dedi, sesi bir kehanet kadar sakin ve derinden geliyordu. “Oyuncu olmak istemiyor muydun? Sırf okulunu bu aşk yüzünden bırakmadın mı? Veysi sana engel oldu diye onun kuklası olmadın mı? Yüz hatların kusursuz bir asimetriye sahip, bedenin ise bir ilah kadar kusursuz. Işık kemiklerini seviyor, kamera ise sana âşık olur. Daha önce bir deneme filmi çektin mi?”

“Hayır,” dedi İncilâ. Bir an duraksadı, boğazındaki o düğümü yutkunarak ekledi: “Veysi izin vermez. Onun dünyasında sadece bir tane güneş olabilir.”

Orhan’ın dudaklarında, içinde hem acıma hem de derin bir alay barındıran o hoş olmayan gülüş belirdi.

“Anlıyorum... Klasik bir narsisizm vakası. İyi bir imaj-makerin elinde, kendisinden çok daha parlak, çok daha sarsıcı bir aktris olmandan; senin onun gölgesini bile karartmandan korkuyordur. En kötüsü de çok para kazanıp ona olan muhtaçlığının bitmesine izin vermez.”

İncilâ kaşlarını kaldırdı, içinde uyanan o tehlikeli isteği bastırmaya çalışarak, “Sanırım sözünü ettiğiniz o vizyon sahibi ‘iyi imaj’ uzmanı da sizsiniz?” diye sordu.

“Olabilir,” dedi Orhan, kendinden emin bir rahatlıkla ellerini cebine koydu. “Hatta muhtemelen öyleyim.”

“Ben de öyle düşünmüştüm,” dedi İncilâ, sesi bir kılıç kadar keskindi. “Siz de tanıştığım o aç kurtlardan yalnızca birisiniz. Tek farkınız, dişlerinizin daha parlak olması.”

Genç kız, son birkaç yıl içinde Veysi’nin çevresinde bu tür adamların yüzlercesiyle karşılaşmıştı. Hepsi farklı entelektüel cümleler kurar, hepsi ruhuna dokunuyormuş gibi yapar ama aslında aynı avcı niyetini taşırdı. Hepsinin niyeti onu elde etmek olurdu ama İncila bu oyunu hep bozardı.

Orhan gülümsedi. Bu kez gülüşü, bir sırrı paylaşıyormuş gibi samimi ama bir o kadar da karanlıktı.

“Hiç olmazsa koyun postuna bürünüp vaktini çalmıyorum. Ben sana gerçeği sunuyorum,” dedi ve sesini, sadece İncilâ’nın duyabileceği o mahrem frekansa indirdi. “Pazartesi günü stüdyoya gel. Senin o hırçınlığını, o bastırılmış yangınını filme çekelim. Veysi’den daha ünlü, daha derin bir iş kadını olacağına inanmıyorum; bunu biliyorum. Eğer o kafesten çıkacak kadar yüreğin varsa, gel ve kendi zincirlerini kendin kır.”

İncilâ’nın dudakları sertçe kıvrıldı. İçinde bir yanı bu teklife koşmak, o stüdyonun ışıkları altında kendini bulmak için yanıp tutuşurken; diğer yanı bu adamın kurduğu tuzağın ne kadar derin olduğunu görüyordu. Ancak Orhan Sencer, sadece bir iş teklif etmemişti; İncilâ’nın yıllardır kendine itiraf edemediği o büyük arzuyu, o karanlık tutkuyu masaya bir bomba gibi bırakmıştı. Dudaklarında zehirli, bir o kadar da acı dolu bir gülümseme belirdi. Bu adamın her kelimesi, bir önceki savunma duvarını yıkan bir balyoz gibi iniyordu; pervasızlığı sadece bir karakter özelliği değil, bir silah gibiydi.

“Kanalında benim gibi asabi, her an hırçınlaşabilecek, elinde patlamaya hazır bir bombayı andıran birine mi iş teklif ediyorsun gerçekten?”

Orhan, bakışlarını kızın titreyen dudaklarından çekip doğrudan gözlerinin en derinine, o asıl yangının olduğu yere dikti. Kelimelerin üzerine sanki onları birer mühür gibi basarak konuştu. “Kanalımda sana değil İncilâ... Kanalımda senin gibi zeki, potansiyeli bu evin steril duvarları arasında çürümeye bırakılmış bir kadına hak ettiği o görkemli sahneyi teklif ediyorum. Senin o asabiyetin, o dizginlenemez hırçınlığın benim için sadece bir malzeme değil; o, bir başrolün doğuş sancısı. Ben o sancıyı ekrana yansıtmak istiyorum.”

İncilâ, son beş yılın kendisine öğrettiği o soğuk, hissiz sığınaklardan birine; alaycılığa sığındı. İçindeki fırtınayı bastırmanın tek yolu, her şeyi bir komediymiş gibi izlemekti.

Abisi Veysi, sanki bir suç mahaline yaklaşıyormuşçasına tedirgin adımlarla yanlarına geldi. “Orhan Bey, hoş geldiniz,” dedi, sesindeki titremeyi gizlemeye çalışarak. Tokalaşmak için elini uzattı; ancak Orhan, uzatılan o ele bakmak yerine Veysi’nin gözlerine öyle sert, öyle delici bir bakış attı ki, Veysi bir anlığına soluğunu tuttu. Uzatılan el havada asılı kaldı, sonra yavaşça yana düştü.

Orhan, tek bir kelime etmeden arkasını döndü ve bahçenin daha kuytu, ağaçların gölgelediği yan tarafına doğru yürümeye başladı. Veysi, sanki görünmez bir iple adama bağlanmış bir kuyruk gibi, sessizce ve boynu bükük bir halde onu takip etti. Gitmeden hemen önce İncilâ’ya döndü: “Birazdan geliyorum, görüşme bitince... Bir yere kaybolmayın...”

İncilâ, peş peşe giden iki adama şaşkınlıkla baktı. “Bu neydi şimdi?” diye mırıldandı. İkisi de yan bahçenin köşesinde, sarmaşıkların arkasında gözden kaybolmuştu. “Bunların derdi ne? Ne çeviriyorlar?”

Serenay da en az onun kadar şaşkın, gözlerini o yöne dikmişti. “Bilmem,” dedi sesi titreyerek. “Bir sorun var sanırım. Veysi’yi hiç böyle görmemiştim.”

“Orhan denen adam evvel benimle didişiyordu, Veysi ile tek kelime konuşmadılar ama aynı yere gittiler.”

Serenay, “Ne sorunu olacak?” diye içini çekti. “Sabahtan beri beni azarlayıp duruyor.” İncilâ, kollarını göğsünde kavuşturarak sorgulayan bir ifade sergileyince kıvrandı. “Veysi ne karıştırıyor bilmiyorum ama bildiğim kadarıyla Orhan Bey sorunlarını başkasına yansıtmaz ve asla ortalıkta açmaz.” diye fısıldadı, sanki adam duyacakmış gibi korkuyla geriye baktı. İkisi de meraktan yerinden kıpırdandı.

Dakikalar geçmek bilmedi. Beş dakika kadar sonra, yan bahçeden ilk görünen Veysi oldu. Ama gidişindeki o otoriter tavırdan eser yoktu. Elini yüzüne siper etmiş, burnunu tutarak, adeta kaçarcasına eve doğru koşturdu. İncilâ, abisinin parmaklarının arasından sızan kırmızılığı fark ettiğinde donup kaldı. Eve koşmak istediğinde Serenay kolundan yakaladı. “Dur, gidersen gururu incinir.”

Hemen ardından Orhan Sencer belirdi.

Sanki az önce birini darp eden o değilmiş gibi, adımları son derece sakin ve ölçülüydü. Ancak bakışlarındaki o sert, ödün vermez ifade, etrafındaki havayı buz kestiriyordu. Yanlarına yaklaştığında, Serenay adamın yüzündeki o korkunç sükuneti görünce korkuyla yutkunup geri çekildi.

“Biz… biz birazdan geliriz,” dedi Serenay, sevgilisinin peşinden gitmek için aceleyle arkasına bile bakmadan uzaklaştı.

İncilâ, kapıdan içeri süzülen abisinin arkasından bakarak, “Ne oluyor ya?” diye söylendi. Tam adım atacaktı ki kolunu tutan elle olduğu yerde kaldı. Hızla kolunu çekerken adam teslim oluyormuşçasına ellerini kaldırdı.

“Sıkıntı yok, ayağı takıldı.”

“Burnu da sizin elinize doğru vurdu sanırım.”

“Erkekler arasında olur öyle şeyler.”

“Siz… Siz az evvel abimin burnunu kırdınız belki de…”

“Dediğim gibi ayağı takıldı, ben kırmak isteseydim burnunu değil bacaklarını kırardım ki bir daha hareket etmesin.”

 “Neden?” Kendi kendine sorduğu bu soruya cevap, tam karşısında dikilen adamdan geldi.

“Eceli gelen köpek cami duvarına işermiş.”

İncilâ, adamın gömleğinin manşetlerini düzelttiğini gördü. “Abime bir şey yaparsan…”

“Yapmam, o kendi kendine benim yapacaklarımın fazlasını yapma kapasitesine sahip. Üstelik senin gözlerinde bu korkuyu görmemek için onun canını da almam.”

“O zaman… Ne konuştunuz?” diye sordu İncilâ, sesi şüphe doluydu.

“İş güç,” dedi Orhan. Sesi, sanki sıradan bir hava durumundan bahseder gibi düz ve ifadesizdi.

“İş güç mü? Abim neden burnunu tutarak, hızla eve girdi o zaman?”

Orhan, İncilâ’nın gözlerinin içine, ruhunun en derinini tararcasına baktı. Aralarındaki mesafe azaldığında, adamın o baskın parfümüne karışan hafif metalik koku—taze kan kokusu—İncilâ’nın burnuna çalındı.

“Acil bir görüşmesi varmış, onu hatırladı,” dedi Orhan, dudaklarının kenarında beliren o ürkütücü, rahat gülümsemeyle. “Görüşmesini bitirsin, gelecek. Sorularını ona yöneltirsin.”

İncilâ, bu adamın sergilediği sınır tanımaz rahatlık karşısında şaşkınlıktan donakalmıştı. Orhan’ın bu kadar pervasız olması, kendi evinde abisine el kaldıracak kadar ileri gitmesi onu ürkütmüştü. Ama asıl korkutucu olan, Orhan’ın hiçbir şey olmamış gibi elini sildiği havluyu masaya bırakıp İncilâ’ya doğru bir adım daha atmasıydı.

“Eee teklifime ne diyorsun?”

“Abime de ikna gezisi mi düzenledin?”

“Yok, o mesele başka. Ben şimdi bizim meselemize dönmek istiyorum. Teklifimi düşündün mü?”

“Abimi merak etmeden aklıma gelmedi.”

“Sözleşmeyi imzalayalım, süreç senin adına hızlansın.”

Tekrar gözleri kesişti, “Hiç kuşkusuz kontratı da büronuzdaki o meşhur, deri kanepede imzalayacağız, değil mi?” dedi, sesine iğrenme dolu bir ton katarak. “Sizin parıltılı dünyanızın imza törenleri genelde o karanlık odalarda, o malum sahnelerle başlar sanıyordum.”

Orhan’ın gülümsemesi, bir avcının avının zekasına duyduğu hayranlıkla genişledi ama gözlerindeki o karanlık, sabit ışık sönmedi. “Yoo, hayır,” dedi, sesi şimdi daha derin, daha hipnotik bir tona bürünmüştü. “Artık bu işleri çok daha ileri, çok daha sofistike bir seviyeye taşıyoruz. Ucuz sahneler benim tarzım değil. İmzalarımı daha resmi yöntemlerle imzalıyorum.”

Gövdesini yavaşça İncilâ’ya doğru yaklaştırdı. Aralarındaki mesafe artık bir sırrı fısıldayacak kadar azdı. Gün ışığının altında, sadece onun duyabileceği bir frekansta devam etti: “Akşam seni evime davet edeceğim. Orada ne o küçümsediğin deri kanepeler olacak ne de basmakalıp, önceden yazılmış bayat senaryolar. Sadece gerçek bir irade savaşı olacak.”

“Reddedileceğinizi bilin o zaman.”

“Yok, bu sefer kabul edileceğimi biliyorum.” Sesinde, İncilâ’nın sinir uçlarına ince bir iğne gibi batan açık bir alay vardı. “Rol yapmayı becerebilir misin? Bugün seninle bir tiyatro oynasak mesela… Aslında çok da önemli değil... Duyguların o işlenmemiş, çiğ hali bazen sahte bir profesyonellikten çok daha fazla sarsar izleyiciyi. Ama yapabilirsen, ortaya bir sanat eseri çıkarırız. Gerçi burada, bu malikanenin içinde, her gün Veysi’nin ve o sığ dostlarının arasında hayatta kalmak için sürekli rol yaptığına göre, bunu sormam ne kadar yersiz, değil mi?”

“Rol falan yaptığım yok! Tiyatro falan da olmayacak.” dedi İncilâ, hırsla yerinde dikleşerek. “Sizden ilk günde dahil, hiç hoşlanmadım Orhan Bey. Bunu da en az sizin o küstah teklifiniz kadar açık ve net bir şekilde yüzünüze söylüyorum. Sizin gibi adamlar dürüstlüğe alışık değildir, belki bu yüzden bende bir 'rol' arıyorsunuz.”

“Benden hoşlanmanı değil, pazartesi sabahı stüdyoya gelmeni bekliyorum, seni kanalımın yeni ana haber bülteni spikeri yapıyorum.” dedi Orhan. Sesindeki mutlak otorite, reddedilme ihtimalini bir seçenek olarak bile görmediğini kanıtlıyordu.

Arkasına yaslandı, kollarını genişçe açıp şezlongun rahatlığına bıraktı kendini; sanki tüm bahçe, hatta İncilâ’nın geleceği bile onun mülküydü.

“Bu ne cüret, benim yerime karar verecek cesareti kimden aldın?”

“Kendimden… Üstelik Veysi sana taparcasına, sanki tek kurtuluşu, tek yaşama sebebi senmişsin gibi âşık olduğunu her haliyle, her zehirli bakışıyla bu kadar açıkça ilan ederken, benden hoşlanmak zorunda değilsin zaten. İkinci bir hayrana, yeni bir tapınma seansına ihtiyacın yok.”

İncilâ’nın beyninde bir şimşek çaktı. Âşık mı? Kelime zihninde yankılandıkça midesi bulandı, nefesi daraldı. Veysi onun sığınağıydı, fırtınada sığındığı limandı; Orhan’ın bu çarpık, karanlık iması bir anda limanı ateşe vermişti.

“Sen... Sen ne dediğini bilmiyorsun!” diye fısıldadı İncilâ, sesi titriyordu. “Zihnindeki o kirli senaryoları bizim hayatımıza bulaştırma.”

Orhan tepesinden bakan dönerken, gözlerindeki alaycı parıltı yerini bıçak gibi keskin bir gerçeğe bıraktı. “Bilmiyor muyum? Kendini kandırma İncilâ. Sen ona 'Ağabey' dememeye bu kadar titizlikle dikkat ederken, o seni her ortamda 'kız kardeşim' diye değil de bir 'besleme', bir 'üvey kardeş' gibi lanse ederken insanların bunu gözden kaçırdığını mı sanıyorsun? O bakışlardaki mülkiyet hırsını, seni başkalarından sakınırken duyduğu o marazi tutkuyu görmeyecek kadar saf olamazsın. O seni korumuyor; o seni biriktiriyor.”

İncilâ’nın yüzü kireç gibi bembeyaz oldu. Yumruklarını sıktı. “Beni tehdit ediyorsun. Bu imalarla beni köşeye sıkıştırabileceğini mi sanıyorsun?”

“Ben asla tehdit etmem İncilâ,” dedi Orhan, sesi şimdi bir mahkeme ilamı kadar soğuk ve netti. “Ben sadece direkt söylerim. Gerçekleri senin yüzüne çarpıyorum çünkü sen o altın kafesin tellerini boyamakla o kadar meşgulsün ki, kapının kilitli olduğunu görmüyorsun. Veysi’nin sana olan borcu ya da senin ona olan minnetin... Bunlar birer prangadır. Ben sana bu prangaları kırıp kendi sahnende parlamayı teklif ediyorum. O ise seni sadece kendi galerisindeki en nadide, ama dili koparılmış bir eser olarak tutmak istiyor.”

İncilâ, adamın her kelimesinin ruhunda açtığı yarayla sarsıldı. Orhan, onun en büyük korkusunu, Veysi ile olan o tanımlanamayan bağın karanlık yüzünü bir cerrah titizliğiyle deşip önüne koymuştu. Abisi onu dışarı atmıyordu ama kafesinin kapısını açmıyordu. Bir kukla gibi iplerini sımsıkı tutuyor, biraz uzaklaşsa hızla kendine çekerek kontrolü altında tutuyordu.

“Benim özelime, hayatıma karışamazsın. Benim ne olacağım seni ne ilgilendirir,” dedi İncilâ hırsla. “Ruhumu bu kirli oyunlarına alet edemezsin.”

Orhan ayaklandı, boyuyla İncilâ’nın üzerine bir gölge gibi çöktü. “Ruhun zaten bir savaş alanı İncilâ. Ben sadece tarafımı seçtim. Şimdi git ve o 'sevgili' abinle bu partiye gelip gelmeyeceğini konuş. Bakalım seni korumak için mi 'hayır' diyecek, yoksa benim kanalımdaki o rol için seni bana elleriyle mi teslim edecek?”

“Onun üzerindeki söz hakkından eminsin. Ne biliyorsun? Hangi ayıbının hükmü bu?”

“Ben gerçekleri söyledim.” diyerek konuyu saptıran Orhan durmadı, zehrini damla damla akıtmaya devam etti. “Ondan daha zengin, daha otoriter biri karşına çıkana kadar seni bu altın kafeste besleyecek, masraflarını bir lütuf gibi karşılayacak kadar parası var. Korkma, standartların düşmez. Kimsesiz bir kız için fena bir anlaşma değil.” Kısa bir duraksamadan sonra, İncilâ’nın gözlerinin içine, o en savunmasız noktasına bakarak ekledi: “Bu arada... Merakını gidereyim; ben Veysi’den çok daha zengin ve çok daha acımasızım. Bu da sana sunabileceğim imkanların bir sınırı olmadığını gösterir.”

“Sizden nefret ettiğime göre, mali durumunuzun ya da gücünüzün beni hiç ilgilendirmeyeceğini anlamış olmalısınız!” Öfkeli sesi artık bahçenin öbür ucundaki su seslerini bastıracak kadar yükselmişti. Allah’ım, diye düşündü, ne kadar kendini beğenmiş, ne kadar tehlikeli bir adam.

Orhan bu öfkeyi sanki bir zafer nişanı gibi göğsünde taşıyordu. Gözlerini İncilâ’dan çekip evin içine açılan geniş camlı salona çevirdi. Serenay ile Veysi tartışıyordu.

“Seni başkalarıyla paylaşmaya alışkınsındır herhalde,” dedi, sesi bir fırtına öncesi sessizliği kadar kayıtsızdı. “Gördüğün gibi Veysi, tek bir kadınla, tek bir hayatla ya da tek bir gerçekle yetinecek biri değil. Onun sana olan o saplantılı tutkusu bile, başka hayatlarda nefes almasına engel değil. Senin bu 'minnet' dediğin şey, onun için sadece vitrindeki en değerli parçasının tozunu almak gibi bir şey. Seni korumuyor İncilâ, seni sadece başkalarının görmesi için sergiliyor çünkü zamanı gelince en ulaşılmaz pahayı biçene seni teslim edecek. Sadece zamanını kolluyor. Sen de artık onun değerli hazinesinin bir parçasısın.”

Yüzüne güneş vuran adam gözlüklerini taktı. İncilâ, Orhan’ın güneş gözlüklerinin ardındaki o karanlık labirentte neler gizlendiğini, o camların arkasında nasıl bir hüküm verildiğini okumayı her şeyden çok istiyordu. Bakışları o siyah zırha çarptıkça, içindeki savunma içgüdüsü daha da bileniyordu.

“Sen ne demek istiyorsun?”

“Seni açık arttırmaya çıkarması gittikçe yaklaşıyor, sakın fark etmediğini söyleme.”

“Ne biliyorsun? Böyle bir imada mı bulundu?”

Adam bahçeyi turlayan yüzünü ona çevirdi. “Ona güvenmiyorsun, beni sorgulamaya başladın bile.”

“Ben kendimden başka kimseye güvenmem.”

Orhan, sanki bir kadavra üzerinde çalışıyormuşçasına soğukkanlı ve mesafeli bir tonla konuşmasını sürdürdü:

“Sen her şeyin farkındasın, sadece o an geldiğinde elinde neyin var ona bakıyorsun. Anladım.”

“Hiçbir şey anlamadın.”

“Sanırım seni sahneye sürmesi, bu 'sessiz anlaşma' birkaç yıldır böyle tıkır tıkır işliyor olmalı. Veysi sahnede alkış toplarken, sen kuliste onun dönüşünü bekleyen o sadık gölgeye dönüşmüşsün.” Sonra aniden, sanki bir çocuğun boyunu ölçüyormuş gibi ona döndü. “Artık yirmi dört yaşındasın.”

“Ne olmuş?”

“Zirve yaşındasın, iki senesi var sonra sen geri sayıma başlayacaksın o da değerli elmasının artık istediği parayı etmemesini görecek o yüzden bu riski göze almaz. İki yılın var İncila… Abinin hangi kötü yanının ürünü olacaksın?”

 “Beni iğrenç tehditlerinle dindirebileceğini düşünecek kadar alçak ve aptalsın.”

“Yok, ben Medya İmparatoruyum… insanlar ne doğru demez, ben ne dersem onu doğru sanır. Benimle kötü olmak istemezsin.”

“Kim senin magazin yalanlarına inanır ki?”

“Herkes.”

“O zaman ilk önce beni yayınla, istediğin iftirayı, çamuru at. Ben buradayım. Veysi umurumda değil, ben başkasının düşüncesini de umursamam. Beni buradan kıstıramazsın, sindiremezsin. Bana ne kimin zihninden geçenden, ben kendime bakarım. Benim bir yetimhanede, hiçbir şeyim olmadan büyüdüğümü unutmayın, bu dünyayı altı senedir tanıyorum. Zengin doğmadım, olmazsa da ölmem. Başımın çaresine bakarım.”

Orhan Sencer, son modaya uygun olarak yana taranmış, ışığı bir mücevher gibi yansıtan dalgalı saçlarını eliyle düzeltti. Bu hareket o kadar rahat, o kadar hesaplıydı ki; İncilâ onun her jestinin bir provadan geçtiğinden emin oldu.

“Tahmin etmiştim. Demek on altı yaşından beri Veysi Sencer’la beraber yaşıyorsun. O yüzden ona karşı bu kadar asisin, seni görmezden geldiği için nefret dolusun.”

“Ondan nefret etmiyorum ama senden ediyorum.”

“Seni babanın tüm mirasınsan yoksun bırakan adamı sevmek mi? On altı yaşına kadar görmezden gelen kişiyi bağrına basmak mı? Aynı çatı altında, onun nefesiyle, onun kurallarıyla yaşamaya hangi tehdidi mecbur ediyor, meram ettim.” Bir an durdu, sesine jilet gibi keskin ve ince bir alay yerleştirerek ekledi: “Annen ne diyor buna? Yoksa... Bu kadar konforlu bir hayat karşılığında sessiz kalmayı mı tercih ediyor? Hiç aldırış etmiyor mu?”

“Benim tek ailem Veysi… İkisi de öldü!”

Söz ağzından bir patlama gibi, kontrolsüz ve sertçe çıkmıştı. İncilâ’nın zihninde bir anda annesinin solgun yüzü canlandı. Gayrimeşru bir çocuk doğurmanın o ağır, küflü utancını ömrü boyunca bir pranga gibi sırtında taşımış; üvey babasının her bakışında o günahın bedelini ödemiş annesi... İncilâ on dört yaşındayken o kaza her şeyi bitirmişti. Öz babasının ölmeden önce bu günahı tek oğlu Veysi’nin omuzlarına bir vasiyet olarak yüklediğini öğrendiğinde, kurtarıldığını sanmıştı. Ama şimdi Orhan, on altı yaşına kadar onu umursamamış Veysi’nin sırrını çözmüştü ve meşhur kurtarılma hikâyesini kirli bir pazarlığa dönüştürüyordu.

“Hayatta olup da ne hale geldiğini, bu altın kafesin içinde nasıl bir süs kuşuna dönüştüğünü görmemeleri iyi olmuş o zaman,” dedi Orhan, çok vicdansız görmüştü de onun gibi saf kötülük görmemişti. Düşüncelerini bir bıçak gibi acımasızca kesti.

“Utanılacak bir şey yapmadım ben!” diye karşı çıktı İncilâ, öfkesi artık damarlarından taşıyordu. “Kimseye bir kuruş borcum yok, ruhumu da kimseye satmadım!”

Orhan dudaklarını kibirle büktü, bakışları İncilâ’nın üzerinde şüpheyle dolaştı. “Öyle mi? Demek hiçbir şey yapmadan, sadece varlığınla bu hayatı hak ettiğini düşünüyorsun. Demek Veysi Sencer’ın çevresindeki kişileri, o aç gözlü zümreyi, ancak bu 'masumiyet' maskesiyle elinde tutabiliyorsun. Zekice bir taktik. Seni oltanın ucuna takmış, ulaşılması zor bir av durumunda, milleti avlıyor. Seni pazarlamıyor ama senin görselini, zekanı, inadını satışa sunuyor.” Bakışları aniden kıştan kalma bir ayaz gibi sertleşti. “Ama dikkat et İncilâ... Ben aynı kurallarla oynamam. Ben maskelerin arkasını görürüm ve senin o masumiyet dediğin şeyin altında yatan o vahşi, o hayatta kalmaya aç ruhu çoktan keşfettim.”

İncilâ’nın sesi, buz tutmuş bir nehir kadar soğudu. Artık bu adamla yapılan zeka oyunu, yerini açık bir savaşa bırakmıştı.

“Anlıyorum,” dedi, gözlerini Orhan’ın gözlüklerine dikerek. “Bir beyefendi değilsiniz siz. Hatta bir beyefendinin ne demek olduğunu, nezaketin hangi sözcüklerle başladığını bile unutacak kadar güç sarhoşusunuz. Siz sadece, herkesin bir fiyatı olduğuna inanan ama kendi değerinden bihaber o kurnaz tüccarlardan birisiniz.”

Orhan hafifçe öne eğildi, dudakları İncilâ’nın kulağına bir sır fısıldayacak kadar yaklaştı: “Beyefendilik, senin gibi bir kadını sadece uzaktan izlemeyi gerektirir İncilâ. Bense seni izlemeyi değil, bu senaryonun sonunu bizzat seninle yazmayı tercih ediyorum. Kurtlar nezaketle değil, açlıkla hareket ederler. Ve inan bana, ben çok açım.”

“Piç kurusu.”

Bu sözler üzerine Orhan’ın, gecenin sessizliğini yırtan o derin ve özgüvenli kahkahası yükseldi. İncilâ şaşkınlıkla duraksadı; bu kahkaha ne bir kırılmışlık barındırıyordu ne de savunmaya geçmiş bir adamın cılız tepkisiydi. Bilakis, Orhan az önce yediği hakaretin tadını çıkarıyor, İncilâ’nın hırçınlığını bir sanat eseriymiş gibi keyifle izliyordu.

“Haklısın,” dedi, gülümsemesi yüzüne yavaşça ve tehlikeli bir çekicilikle yayılırken. “Kibar bir beyefendi olmadığımı, hatta nezaketin yanından bile geçmediğimi biliyorum. Ama senin de o 'uslu kız' maskesinin altında, benimki kadar karanlık bir ruh sakladığını da biliyorum.” Sonra, sanki havadan sudan bahsediyormuşçasına bir doğallıkla ekledi: “Bu yüzden bu akşam seni bir partiye davet edeceğim. Oraya benimle geleceksin.”

“Bu akşam mı?”

İncilâ irkildi; vücudu görünmez bir tehlikeye karşı anında savunma pozisyonu almıştı. “Veysi ile mi karar verdiniz buna? Bu yüzden mi öyle aniden buraya geldin? Beni akşamki partine götürmen için izin mi verdi?”

“Bu kararı sana bırakacaktır.”

“Yani henüz onunda mı haberi yok.”

“Olabilir.” Orhan geniş omuzlarını umursamazca silkti.

“Hani gidecektiniz siz.”

“Gideceğim, İstanbul da kısa süre kalacağım.” Kızın bu detayı unutmamasına mutlu olarak yüzünü süzdü. “İmparatorluğumu kurduğum adaya dönmeden önce, dünyayı avucumda tutmamı sağlayacak çok sayıda insanla görüşmem gerekiyor.”

“Ben o insanlardan biri değilim, olmayacağım da,” diyerek bu kıskacın arasından sıyrılmaya çalıştı İncilâ. Sesi, kendi ayakları üzerinde durmaya çalışan birinin o kırılgan ama inatçı tınısını taşıyordu.

Orhan ona öyle bir baktı ki, İncilâ bir an için ruhunun röntgeninin çekildiğini hissetti. “Sen onlardan biri değilsin İncilâ. Sen, bu tozlu yolculuğun ortasında karşıma çıkan, beklenmedik ve sarsıcı bir armağansın.” Sesini bir ton daha alçaltarak, arzuyla harmanlanmış bir hırsla ekledi: “Ve ben, önüme çıkan hiçbir armağanı geri çevirmem; aksine, ondan sonuna kadar yararlanmak niyetindeyim.”

“Ben senin yararlanabileceğin bir nesne değilim! Aynı fikirde değiliz, hiçbir zaman da olmayacağız!”

“Fark etmez,” dedi Orhan. Sesi artık tartışmaya, itiraza ya da müzakereye tamamen kapalı bir granit sertliğindeydi. “Bir saat sonra buradan beraber çıkacağız.”

“Hayır.”

“Eğer hazırlanmazsan seni ben giydirmek zorunda kalabilirim. Sen ne olur ne olmaz, yanına partide giymek için o çarpıcı parçalarından birkaçını al, her şekilde o partiye geleceksin. Gerekirse, hazırlıklarını benim evimde tamamlarsın. Partiye girdiğinde, kimin armağanı olduğunu herkes görecek.”

“Hayır, gelmeyeceğim dedim duymadınız mı?” dedi İncilâ kararlılıkla. Gözlerindeki korkuyu, yıllardır herkesi kendinden uzak tutarak oluşturduğu o kalın duvarın arkasına saklamaya çalışıyordu. “Ne senin o gürültülü partilerin ne de o karanlık evin beni zerre kadar ilgilendiriyor. Beni zorlayamazsın.”

Orhan ağır ağır ayağa kalktı. Uzun boyuyla genç kızın üzerindeki tüm kaçış yollarını kapattı, gölgesi İncilâ’yı yuttu. “Hemen böyle büyük ve geri dönülemez kararlar verme küçük kız,” dedi, parmağını İncilâ’nın çenesine doğru yaklaştırıp dokunmadan durarak. “Gidip önce Veysi’yle konuşsan iyi olur. Akşamki partiyi Türkiye’nin İmparatoru veriyor ve kraliçesini yanında götürmeye kararlı.”

Anlamlı, bir o kadar da ürkütücü bir duraksamadan sonra, asıl darbeyi vurdu: “Biliyorsun, hem Veysi hem de o çok sevdiği çevresi, yeni firmasında küçük bir hisse kapabilmek için bile kapımda can atıyor. Onların geleceği, senin bu akşamki 'nezaketine' bağlı olabilir.”

İncilâ’nın nefesi kesildi. Bu adamın kurnazlığı, dürüstlükten çok daha etkili bir silahtı. “Buna şantaj derler!” diye fısıldadı nefretle.

“Yok canım,” dedi Orhan, dudaklarında muzaffer bir gülümseme titredi. “Buna sadece 'sektörün kuralları' diyoruz. Ve sen, bu kuralları bizzat yaşayarak öğrenmek üzeresin. Bir saat sonra kapıdayım. Sakın beni bekletme; çünkü ben, bekletilmekten hoşlandığımda bile çok tehlikeli olurum.”

“Gelmiyorum diyorum!” diye diretti İncilâ, sesi öfkenin doruklarında keskinleşti.

“Geleceksin diyorum, gelmezsen abinin gücünü, senin bu özgür yaşamını tek bir haberle yerle bir ederim.” dedi Orhan, sesindeki mutlak hakimiyetle adeta havayı dondurarak. “Benimle, tıpış tıpış geleceksin. Kaçışının bile bir sınırı var İncilâ.”

“Sen… sen… Kibirli, kendini beğenmiş…”

İncilâ’nın dudakları titriyor, öfkesi doğru kelimeyi seçmesine engel oluyordu. Gözlerindeki nefret alevi, Orhan’ın buz gibi soğukkanlılığına çarpıp geri dönüyordu. Orhan bir adım daha yaklaştı, aralarındaki mesafe artık bir tehdit kadar azdı.

“Sakın,” dedi Orhan, sesi bir fısıltı kadar alçak ama bir kırbaç kadar sertti. “Sakın tekrar piç dersen o güzel dilini koparırım. Benim hakkımda ne düşündüğün umurumda değil ama kelimelerini seçerken dikkat et.” Gözlerini İncilâ’nın gözlerine kenetledi. Bakışlarında, kimsenin itiraz edemeyeceği cinsten karanlık bir dürüstlük vardı. “Şunu o küçük kafana sok; ben kimseyle rızası dışında yatmam, kimseyi de hayatıma zorla almam. Bana gelen, kendi ayağıyla, kendi isteğiyle gelir. Sen de istiyorsan, geleceksin. Seni yalnızca bir partiye davet ettim, bir infaza değil. Ama bu davet, senin sandığından çok daha fazlasını değiştirebilir.”

Orhan saatine baktı ve son uyarısını bir mühür gibi vurdu. “Bir saat sonra kapıda, hazır ol. Odana saklanmış, kapını kilitlemiş olsan bile gelir seni oradan bizzat alırım. Ve inan bana, seni oradan çekip çıkarmam, senin kendi rızanla inmen kadar 'kibarca' olmaz.”

İncilâ, adamın bu pervasızlığı karşısında ne yapacağını bilemez halde kalakaldı.

Orhan, cevabı bekleme gereği bile duymadan arkasını döndü. Havuzun öbür tarafındaki alana doğru, sanki az önce bir ruhu darmadağın etmemiş gibi ağır ve vakur adımlarla ilerleyip ağaçların arasına karıştı. Onun o sarsılmaz sırtını izlemek, İncilâ’ya kendini hiç olmadığı kadar savunmasız hissettirmişti.

O sırada evden çıkan ve yanına gelen Veysi, havlusuna sarılıp ıslak saçlarını geriye iterek kurulanırken İncilâ’ya doğru yaklaştı. Burnuna pamuk tıkamıştı. Yüzünde, kardeşinin içindeki fırtınayı fark edemeyecek kadar sığ, yarı alaycı bir ifade vardı.

“Ooo, bakıyorum da çok derinlere dalmışsın,” Burnundaki pamuktan dolayı sesi boğuktu. “Yoksa o ulaşılmaz, yakışıklı İmparatorumuza daha ilk görüşte âşık mı oldun? Neden arkasından uzun uzun bakıyorsun? Gözlerindeki bu dalgınlık, bu sabitlenmiş bakışlar başka neyin nesi?”

Abisinin kırılan burnuna baktı. “Gözünü de ben morartmak istiyorum.”

“İyiyim, beni merak ettiğin için teşekkür ederim.”

“Ayağın takılıp eline düşmüşsün…”

“Öyle mi dedi?”

“Evet.” Çenesini tutup abisinin burnunu inceledi. “İyi vurmuşsun eline, kırılmış duruyor.”

Veysi çenesini elinden çekti. “Canını sıkmamak lazım, sende sıkma. Ne diyorsa yap.”

“Hayır!” İncilâ’nın sesi, sakin bahçenin ortasında bir kırbaç gibi şakladı.

“Sana ne dediyse, yapacaksın.”

“Sen benimle alay mı ediyorsun Veysi? O adamın bu evde ne işi var? Nereden buluyor bu cüreti, bu küstahlığı? Bana emirler yağdıracak, hayatım hakkında hüküm verecek, benimle sanki mülküymüşüm gibi konuşacak haddi ona kim verdi? Sen ne karıştırıyorsun?”

Veysi’nin yüzündeki o sahte, gevşek gülümseme yavaş yavaş soldu. Bakışlarını kaçırıp elindeki havluyla saçlarını sertçe kurulamaya başladı. İncilâ, abisinin bu alışılmadık sessizliğinin altında yatan o ağır, ezilmiş hali fark ettiğinde içindeki öfke yerini soğuk bir şüpheye bıraktı. Veysi gibi kibriyle yaşayan bir adam, neden Orhan Sencer’ın kendi evinde bir aslan gibi kükremesine izin veriyordu?

“Tüm mal varlığımızı ona mı kaybettin? Ona mı hibe ettin? Ona mı sattın? Ne yaptın da bizim mülkümüzde bize kükrüyor!”

“Aklının ermeyeceği şeylere…”

“Bana bak, beni aptal sevgilinle karıştırma, sindirince susacağımı da düşünme. Senin ayağının altındaki halıyı çekmek bana bağlıysa bana ne olduğunu söyleyeceksin.”

“Bir şey yok.”

“Cevap versene!” dedi İncilâ, üzerine doğru bir adım atarak. “Bu adam senin sadece misafirin değil, sanki bu evin gizli sahibi gibi davranıyor. Sen neden susuyorsun? Neden ağzını açıp da 'Haddini bil' diyemiyorsun?”

Veysi derin bir nefes aldı, omuzları çökmüş gibiydi. “İncilâ, bazı insanlar vardır… Onlarla köprüleri yakamazsın,” diye mırıldandı. Sesi o kadar kısık ve mecalsizdi ki, İncilâ bir an abisinin yaşlandığını hissetti. “Orhan Sencer sadece bir Medya Patronu değil. O bir sistem. O bir güç. Ve şu an o güce, senin sandığından çok daha fazla ihtiyacımız var.”

İncilâ’nın zihni bir anda Orhan’ın az önceki sözlerine gitti: “Senin bu sadakat dediğin şey, onun için sadece bir aksesuar.” Abisinin neden sustuğunu düşündü. Bu sadece işini yönetmek için bir rol müydü, yoksa Veysi’nin o parıltılı hayatının arkasında İncilâ’nın bilmediği, Orhan’ın elinde tuttuğu karanlık bir senet mi vardı? Veysi’nin bu sinmişliği, bir ağabeyin korumacılığından ziyade, borçlu bir adamın mahcubiyetine benziyordu.

“Sen neyi feda ettin Veysi?” diye sordu İncilâ, sesi titreyerek. “Beni mi? Bu akşamki o partiye gidişim, senin hangi borcunun taksiti olacak?”

“Ne diyorsun sen, ne partisi?”

“Haberin yok mu?”

“Yok.”

Veysi başını kaldırmadı. Havuzun suları klor kokusuyla burnunu sızlatırken, İncilâ abisinin bu sessiz teslimiyetinin, Orhan Sencer’in en büyük zaferi olduğunu o an anladı. Titreyen ellerini gizlemek için kollarını göğsünde kavuşturdu. “Ondan hiç hoşlanmadım Veysi. Kibirli, kendini beğenmiş, nezaketin yanından bile geçmeyen bir adam. Ve inanır mısın, az önce bana bu akşam onunla birlikte bir partiye gitmemi emretti.”

“Demek öyle dedi!”

“Beni de yanında sürüklemek istediğine göre, sen de bunu biliyordun.” Sesi, abisinin bu duruma ne tepki vereceğini ölçmek istercesine kısılmıştı. İçten içe, abisinin “Gidemezsin, o adam tekinsiz” demesini, onu korumasını bekliyordu.

Veysi duraksadı, derin bir nefes aldı. Bakışlarını havuzun başında şampanyasını yudumlayan Orhan’a çevirdi.

“Pekâlâ İncilâ… Sakin ol biraz,” dedi, sesi aniden yumuşamış ama bir o kadar da hesapçı bir tona bürünmüştü. Sonra, kelimeleri ağzında çiğneyerek, neredeyse istemeden itiraf eder gibi konuştu. “Bak, durum sandığın kadar basit değil. Yeni bir işte ortaklığı sağlayabilmek için bu akşam onu birkaç yetenekli kızla tanıştırmayı, onun gözüne girmeyi düşünüyordum. Planım buydu.”

İncilâ, duyduklarıyla donup kaldı. Adamın “sığınmak” dediği şeyin ne kadar haklı olduğunu hissettiği o sarsıcı anlardan biriydi bu. Dikkatle abisinin yüzüne baktı. “Bir pezevenkliğin eksik.”

“Doğru konuş.”

“Eğrilme o zaman.” Kısa bir an düşündüğünde ikisinin bu işi çoktan anlaştığını hatırladı. “Ben bu işi uzun zaman önce zaten almış olduğunu, her şeyin kesinleştiğini sanıyordum Veysi. Bir sorun mu oldu? Bu kadar çaba neden?”

“Rakibimiz Metin Saraç da aynı işin peşinde!”

Veysi’nin sesi aniden sertleşti, gözlerinde hırslı bir rekabetin kıvılcımları çaktı. Havlusunu sertçe şezlonga bıraktı. “O herif her yerde önüme çıkıyor. Ama ne olursa olsun, bedeli neyse ödensin, ben bu işi almak zorundayım İncilâ. Bu ihale benim batıştan çıkışımın bileti, anlıyor musun? Orhan seni istiyorsa... Belki de bu, işleri kolaylaştırmanın bir yoludur.”

İncilâ, abisinin sesindeki o pazarlıkçı tınıyı duyduğunda, Orhan’ın az önceki şantajının aslında ne kadar sağlam bir zemine oturduğunu anladı. Abisi, onu korumak yerine, kendi kariyerinin basamaklarından biri yapmaya dünden razıydı. Onu satışa çıkarmıştı, gerçekten pazarlık konusu mu etmişti? Orhan haklı mıydı? Onun gibi kibirli bir adam bile abisinin bir pezevenk gibi onu kullandığını yüzüne vurmamış, kendi lisanıyla uyarmıştı. Git kendi dünyanı kur demişti. Midesi bulandı.

Onun düşüncelerinden habersiz olan Veysi, “Biraz tahammül etsen sorun olmaz, zaten bağımlı olacak biri değildir.”

İncilâ, ağabeyinin sesindeki hesapçı tınıyı duyduğunda sanki ayaklarının altındaki zemin yarılmış da dipsiz bir karanlığa yuvarlanıyormuş gibi hissetti. Orhan Sencer’ın az önce kulağına fısıldadığı o zehirli gerçek, şimdi ağabeyinin dudaklarında somut bir ihanete dönüşmüştü.

“Beni ona satıyor musun Veysi?” diye bağırdı İncilâ. Sesi, bahçedeki tüm o yapay neşeyi bıçak gibi kesti. “Kendi kariyerin, o lanet olası zirveye biletin için beni o kurdun önüne yem olarak mı atıyorsun? 'İşleri kolaylaştırmanın yolu' bu mu gerçekten?”

Veysi, kardeşinin sesinin içinde tiksintiden rahatsız olup yerinde huzursuzca kıpırdandı ama geri adım atmadı. “Abartma İncilâ, sadece bir partiye gideceksin. Orhan seninle vakit geçirmek istiyorsa bu bir onurdur, bunu fırsata çevirmeliyiz.”

İncilâ, abisine nefret dolu son bir bakış fırlatıp hızla arkasını döndü. Gözyaşlarının akmasına izin vermeyecekti; bu evde artık gözyaşı dökmek sadece zayıflıktı. Havuzun diğer ucunda, bir elinde kadehi, diğer eli cebinde, sanki bir satranç tahtasını izliyormuş gibi onları seyreden Orhan Sencer’e doğru yürüdü.

Her adımı bir intikam yemini gibiydi. Orhan’ın tam karşısında durduğunda, adamın dudaklarındaki o zafer kazanmış gülümsemeyi gördü.

“Kazandın,” dedi İncilâ, sesi buz gibi bir kararlılıkla yankılanarak. “Hamlelerini sağlam attın, tüm söylediklerinde haklı olduğunu fark etmemi sağladın. Abimin zayıflığını, benim mecburiyetimi kullandın ve kazandın. Mutlu ol, keyiflen. Seninle o partiye geleceğim.”

Orhan, kadehinden bir yudum alıp ona doğru bir adım yaklaştı. “Akıllıca bir seçim,” diye mırıldandı.

“Tehditkâr bir seçim, beni tehdit ettin ve abimin iğrençliğiyle benim son umudumu da yıktın. Bu geceden sonra benim için hiçbir şey eskisi gibi kalmayacak. Abimi benim gözümde öldürerek…” dudaklarını ısırdı. Son umuduydu Veysi, tutunduğu son daldı. Onu elinden almıştı. Yanağına süzülen yaşı hızla elinin tersiyle sildi. Nemli gözleriyle, adamın gözlerinin en derinine, o karanlık boşluğa bakarak devam etti: “Ama şunu sakın unutma Sencer; bu gecenin sonunda pişman olan, o kibrinde boğulan sen olacaksın. Beni o kapıdan içeri soktuğun an, hayatının en büyük hatasını yaptığını anlayacaksın. Ben senin yönetebileceğin bir oyuncu değilim, ben senin setini yakacak olan o yangınım.”

Orhan’ın bakışlarında ilk kez, saf arzuyla karışık bir merak çaktı. İncilâ, ona cevap verme fırsatı bile tanımadan arkasını döndü ve vakur adımlarla malikaneye, odasına doğru ilerledi. Şimdi hazırlanma vaktiydi; ama bir kurban gibi değil, bir cellat gibi onun kibrinin kafasını uçuracaktı.

Odasına giden İncilâ duştan henüz çıkmıştı; bornozunun içinde hapsolmuş bedeni, az önceki tartışmanın ateşiyle hâlâ yanıyordu. Kapının sertçe vurulmasıyla irkildi.

“Girebilir miyim?”

Bu ses Veysi’nin değil, Serenay’ın o her zaman özgüvenli ve hafif alaycı tınısıydı.

“Hayır.”

“Çok kalmam İncilâ, sadece konuşacağız.”

“Allah’ım,” diye mırıldandı İncilâ, ıslak saçlarını havluyla sertçe ovuşturmaya başladı. “Neden bu evde kimse benim cümlelerimi, 'hayır'larımı anlamıyor?”

Serenay, cevabı beklemeden kapıyı aralayıp içeri süzüldü. Aynada kendine bakan İncilâ’nın arkasında durdu; bir avcı gibi dikkatliydi. “Seni en iyi ben anlıyorum tatlım. Ve inan bana, bu evdeki herkesin aksine ben senin yanındayım.”

“Konuş Serenay. Ne istiyorsun?”

İncilâ’nın sesi bir cam kırığı kadar keskin ve soğuktu. Serenay yatağın kenarına ilişti, bakışları odadaki her eşyada bir değer biçer gibi gezindi.

“Veysi’nin halini görmüyor musun?” dedi Serenay. “Şirket sunacağı ihalenin fena olmadığını, sadece eli yüzü düzgün bir iş çıkacağını söyleyerek seni uyutmaya çalıştı. Ama gerçek bu değil. Orhan Sencer sadece bir iş insanı değil, o bir medya imparatoru. Onun kanallarında dönmeyen haber, onun onaylamadığı yüz bu sektörde nefes alamaz. Adam sana iş teklif etmiş, reddetmek haddin olmamalı. Bu film senin için bir macera olabilir ama Veysi için bir kurtuluş reçetesi.”

“Farkındayım,” dedi İncilâ kısaca. Aynadaki yansımasından Serenay’ın yüzüne dikti gözlerini, orada kalan son dürüstlük kırıntısını, belki bir parça suçluluk duygusu arıyordu. “Abimi de kendi kuklalarından biri yapmış ve benim şerefli abim son insanlık kırıntısını da beni pazarlık konusu yaparak kaybetmiş.” Kadına döndü. “Hala böylesi şerefsiz bir adamla evlenmeyi düşündüğüne göre sen de ahlaksız olmayı kabul etmiş olmalısın.” Serenay’ın yüzü buz gibi dondu. “Kardeşini pazarlık konusu yapan karısını zora girdiği an satışa çıkarmaz mı sanıyorsun? O adam kendi çıkarları için inan bana kendi bedenini bile birine sunar. Ahlak sıfır, adalet sıfır şimdi şerefi de sıfırlandı.”

“Herkes senin gibi şanslı değil. Benim Veysi’den daha iyi bir seçeneğim yok, olmadı da.”

“Ben mi şanslıyım?”

“Evet sen, şansının farkında bile değilsin. Orhan senin şu hayatta kazanacağın en kaliteli adam olur.”

“Abimi seçen bir zevksizin düşüncesinden ne beklenir ki?”

“Kadınların çoğu,” dedi Serenay onu umursamayarak, sesine yarı alaycı, yarı kıskanç bir ton katarak, “ona daha ilk karşılaşmada bir ilah gibi, bir güç odağına tapınır gibi hayran kalır. Senin bu buz gibi, duvarları örülmüş tavrın Orhan’ın iştahını kabartıyor. Adam senin için yanıp tutuşmuyor olabilir ama bu gece seni o partiye, kendi dünyasına bir mülk gibi götürmeyi planlıyor, değil mi?”

İncilâ’nın gözleri, duyduğu bu pişkinlik karşısında büyüdü. Serenay’ın, Veysi’nin bu pazarlığa sessiz kalışını bu kadar normalleştirmesini beklemiyordu. İçindeki o hırçın kız, kapana kısılmış bir aslan gibi kükremek istiyordu.

“Hiçbir yere,” dedi net, tartışılamaz bir tonla. “Gitmeyeceğimi, o medya patronunun emirlerini de kendisini de zerre kadar umursamadığımı ona yüzüne karşı söyledim.”

“Ama işe yaramadı, sonuçta istediğini aldı. Tıpkı abini ikna ettiği gibi seni de etti. Ama öyle ama böyle. Şerefsiz abinden senin de pek bir farkın kalmadı.”

Serenay’dan böylesi cesur bir söz duymayı beklemeyen İncila, şaşkınlıkla ona döndü ve ilk kez kaç gündür yorgun olan yüzünü fark etti.

Serenay bir an duraksadı. “Sen çok şanslısın, bunu kaybetme.” Odanın içindeki ağır sessizlikte, İncilâ’nın içindeki fırtınanın sesini duyar gibiydi. “Beni dinle İncilâ,” dedi Serenay, sesi bir itirafın ağırlığıyla kısılarak. “Veysi bu hayatı, bu malikaneyi, bu parıltılı dünyayı nasıl ayakta tutuyor sanıyorsun? Eğer Orhan’ın desteğini, o dev medya grubunun reklam gücünü kaçırırsa, zirveden aşağıya doğru o yavaş ve acılı düşüşümüz başlar. Orhan’ın her hamlesi bir piyasa devrimidir. Ve Veysi artık yirmilerinde bir çocuk değil. Zaman onun iş sektöründeki şöhretinden her gün bir parça daha koparıyor.”

“Otuz sekiz yaş,” dedi İncilâ, sesi mesafeli bir cellat gibi soğuktu. “Bir erkek için kariyerinin en verimli dönemi değil mi? Çükünü düşünmek yerine aklını düşünsün de yerini sağlamlaştırsın o zaman.”

Serenay acı, zehir gibi bir tebessümle güldü. “Normal insanlar için öyle. Ama abinin şirketi o kanlı başrol savaşında yaralandı. Metin Saraç henüz yirmi yedisinde; taze kan, yeni kurban... Yatırımcılar Veysi’ye yakında yalnızca babasının gölgesini layık görecekler. Veysi zirvedeyken veda etmek istiyor. Şirketini Metin gibi gençlere bırakmak, onun için diri diri gömülmekle aynı şey. Ve Orhan Sencer, ona o mezardan çıkacak tek eli uzatan adam.”

“İflas mı etti?”

Serenay başını salladı, incila bunu bilmiyordu. İşin kötüsü şu ana kadar böyle bir sinyal de almamıştı, her şey yolunda görünüyordu. Kısa sürede koca imparatorluğu nasıl yerle bir edebilirdi ki, bu akıl karı değildi.

İncilâ, Serenay’ın yüzündeki o ifadeyi fark etti. Devleşmiş bir hırsla, yerlerde sürünen bir çaresizlik arasına sıkışmış bir kadının ifadesiydi bu. O an anladı ki; ne Veysi için ne de Serenay için mesele iş ya da başarıydı; mesele o sahte, parlak kalabalığın içinde kalma hırsıydı. Eğer Orhan’ın kameraları başka yöne dönerse, bu evin sönük bir mezarlığa dönüşeceğini biliyorlardı.

“Anladım,” dedi İncilâ, bornozunun kuşağını bir düğüm atıp sertçe sıktı. “Siz beni o medya imparatorunun önüne bir kurbanlık olarak sunuyorsunuz ki, sizin ışıklarınız sönmesin. Öyle mi?”

Serenay ayağa kalktı, kapıya doğru yürürken son bir kez döndü. “Buna kurbanlık deme İncilâ. Buna 'iş dünyasının kuralları' de. Bir saat sonra Orhan kapıda olacak. Eğer o arabaya binmezsen, yarın sabah Veysi Sencer isminin o dev medya grubunun kara listesine alınışını hep birlikte izleriz. Sonra da birlikte dilenmeye çıkarız. Karar senin.”

Serenay’ın zehirli sözleri odanın soğuk havasında asılı kalmışken, kapı bir kez daha, bu sefer daha ağır ve kararsız bir şekilde açıldı. İçeri giren Veysi’ydi, az önce havuzun başında duran o dev adamın sadece gölgesi gibi görünüyordu. Gözlerindeki o mahcup ama talepkâr bakış, İncilâ’nın midesini bir kez daha bulandırdı.

“Konuşmaları duydum,” dedi Veysi, sesi odanın köşelerine sinmiş bir suçluluk gibi kısıktı.

“Sana şerefsiz dediğim için hiç pişman değilim.”

“Biliyorum.”

“Beni sattığını asla unutmayacağım.”

“Ne desen hakkın…”

İncilâ aynadaki yansımasından abisine baktı. “Neden odamdasın? Daha neyi duymam gerekiyor Veysi? Serenay her şeyi o kadar güzel özetledi ki... Bir 'iş birliği', bir 'sektör kuralı'... Beni Orhan Sencer’in imparatorluğuna giden yolda bir köprü olarak kullandığınızı açıkça söyledi.”

Veysi, Serenay’ın yanına, yatağın ucuna oturdu. İkisi şimdi karşı karşıya duran İncilâ’ya karşı bir cephe oluşturmuş gibiydiler.

“Odamdan çıkın.”

“Kalacağım ve aklını başına alman için son kez konuşacağım.”

“Emin ol, son kez olacak.”

“Bana bak İncilâ,” dedi Veysi, sesine o eski, güven veren ağabey tonunu yerleştirmeye çalışarak. “Orhan sadece bir medya patronu değil. O, bu ülkede kimin devleşeceğine, kimin tarihin tozlu sayfalarına gömüleceğine karar veren adam. Eğer bu gece onunla o partiye gidersen, sadece benim kariyerimi değil, kendi geleceğini de garantiye alırsın. Sana teklif ettiği o rol... O sadece bir başlangıç. Oyuncu olmak istemiyor muydun, al sana geleceğin oyunu. Dilediğin gibi oyna.”

“Oynamayacağım, merak etme. Öyle bir oynayacağım ki, bu gecenin sonunda o da sen de ayakta alkışlayacaksınız beni.”

“Aklını başına al, geleceğin diyorum… hepimizin geleceği senin elinde. Şu adama biraz iyi davransan ölmezsin…”

“Gelecek mi?” diye haykırdı İncilâ, elindeki fırçayı masaya sertçe bıraktı. “Hangi gelecekten bahsediyorsun? Bir adamın rızasıyla var olan, onun kanallarında lütfedilen dakikalarla ölçülen bir gelecekten mi? Abimin kendi çıkarlarıyla beni yok saydığı gelecekten mi? Sıradaki kim olacak? Başın dara düştüğünde beni gözden çıkarmanı mı izleyeceğim.”

“Böyle bir şey olmayacak.”

“Ama oldu.”

Bu gece senin iyiliğin içinde, gerçeği öğrendiğinde bana hak vereceksin.”

“Sen koskoca Veysi! Nasıl olur da bu adamın önünde bu kadar küçülürsün?”

Veysi’nin yüzü öfkeyle gerildi, gururu bir yara gibi sızlamıştı. “Çünkü o adamın elinde sadece kameralar yok İncilâ! Finansal krizler, reklam anlaşmaları, bekleyen borçlar... Hepsi onun masasında! Metin Saraç yirmili yaşlarının küstahlığıyla ensemde solurken, ben bir darbe daha alamam. Orhan seni istiyor. Senin o vahşi, boyun eğmez halin onun için bu yılın 'en büyük manşeti'. Eğer ona bu manşeti verirsen, benim önümdeki tüm engelleri kaldıracak.”

Serenay, Veysi’nin elini tutarak İncilâ’ya döndü. “Bak, ikimiz de biliyoruz ki Orhan Sencer bir kadına zorla dokunmaz. O, avının ona gelmesini bekler. Sen sadece bu gece onun yanında duracaksın. Onun gücünden bir parça koparacaksın. Bu bir alışveriş İncilâ. Ruhunu satmıyorsun, sadece bir geceni kiralıyorsun.”

“Bir gecemi kiralıyorum öyle mi?” İncilâ’nın sesi şimdi fırtına öncesi bir sessizliğe bürünmüştü. “Siz ikiniz, bu parıltılı hayatın faturasını bana kestiniz. Sen şirketinin zirvedeki rotasını kaybetme, sen de bu malikanedeki yerini koru diye... Peki ya ben? Ben bu geceden sonra aynaya nasıl bakacağım?”

Veysi ayağa kalktı, İncilâ’ya doğru bir adım attı ama kızın gözlerindeki o nefret dolu ateş onu durdurdu. “Sadece bu gece İncilâ... Yarın sabah her şey farklı olacak. Söz veriyorum, seni bir daha asla böyle bir şeye zorlamayacağım. Oyala onu, sen insanları oyalamakta ustasındır. Zaten dilinin zehrinden bir süre sonra sıkılır.”

İncilâ acı bir kahkaha attı. “Söz mü? Senin sözlerin, Orhan’ın senetleri karşısında ne kadar eder Veysi? Hiç.”

“Sen istemedikçe sana dokunmaz, bir arkadaş gibi takıl ve geri dön.”

“Ama,” dedi İncilâ tereddütle, sesi boğazında düğümlenerek. “Ne istediğini sormadın bile… Çünkü işine gelmedi.”

“Ne isteyebilir ki?”

“Önce onun evine gitmemi, hazırlıklarımı orada yapmamı istiyordu. Bu sadece bir parti teklifi değil, bir mülkiyet ilanıydı.”

“Ama burada hazırlanıyorsun, bak ilk sınırını koydun. Böyle devam edersin, o konuşur sen de haddini bildirirsin. Sana zaafı var.”

Bu cümleyi kurarken, kaçış yollarının üzerine devasa kilitler vurulduğunu hissediyordu. Ağabeyi için canını vermeye hazırdı ama ruhunu o kurdun sofrasına meze yapmak... Bu başkaydı.

“Veysi!” dedi İncilâ, sesi acıyla titreyerek. Gözleri yaşlarla dolmuştu ama bu yaşlar zayıflıktan değil, hayal kırıklığındandı. “Ben bu adamdan nefret ediyorum! Ve senin, benim onunla gitmemi, hatta onun her istediğini yapmamı içten içe nasıl arzuladığını fark ediyorum. Kendi mesleğin, o sahte gücün uğruna beni bir pazarlık masasına yatırıyorsun.”

Veysi hemen karşı çıktı, sesi savunmacı bir hırçınlıkla yükseldi. “Bunu böyle düşünme! Bir partiye gitmek için ona tapman gerekmez. Sadece bir gece, sadece bir görünme... Bu bir ticaret, İncilâ. Duyguların bu işte yeri yok!”

İncilâ bir adım geri çekildi, aralarına aşılması imkânsız bir uçurum açtı. “Peki,” dedi alçak ama bir kılıç darbesi kadar keskin bir sesle. “Sen o ünlü çapkınlıklarında, o 'parıltılı' partilerden sonra yanındaki kızı nereye götürürsün Veysi? O gece nerede biter?”

Veysi’nin yüzünün aniden, suçlulukla karışık bir öfkeyle kızardığını gördü. Bu sessiz tepki, söylenmeyen tüm o kirli detayları, otel odalarını, gizli kontratları ele veriyordu. İncilâ ekledi. “Anladın değil mi? Orhan’ın benden ne istediğini, o partinin sadece bir başlangıç olduğunu bal gibi anladın. Ve buna rağmen beni o kapıdan içeri sokmaya çalışıyorsun.”

“Hayır!” dedi Veysi sertleşerek, kendi vicdanını susturmak istercesine sesini yükseltti. “İlk buluşmada senden böyle bir şey isteyemez! Ben Veysi’yim, buna asla izin vermem!”

Ama İncilâ, bu sözlerin arkasındaki o kof belirsizliği, o titrek iradeyi iliklerine kadar hissediyordu. Asıl trajedi de buydu zaten: Onu koruması gereken elin, onu uçuruma iten el olmasıydı. Sınırlar, kimsenin gerçekten umursamadığı kadar ince bir kâğıttan ibaretti ve Orhan Sencer o kâğıdı yakmak için kibritini çoktan çakmıştı.

İncilâ, abisinin yüzüne bakarken ilk kez onun içindeki o devasa boşluğu gördü. Karşısında duran adam artık sığındığı o güçlü ağabeyi değil, parlak ışıklar sönmesin diye ruhunu ve kardeşini pazarlık masasına yatıran bir zavallıydı.

“Gideceğim,” dedi İncilâ, sesi o kadar alçak ama o kadar kesin çıkmıştı ki Veysi bir an nefesini tuttu. “Ama sakın yanılma Veysi; bunu senin kariyerin kurtulsun diye ya da o Metin Saraç’ı mahvetme hayallerin için yapmıyorum. Gideceğim, çünkü senin bu zavallı halini, bir kadını basamak yaparak nasıl küçüldüğünü o kibirli adamın yüzüne bizzat çarpmak istiyorum.”

Veysi bir şey söylemek için dudaklarını araladı, belki bir özür, belki bir açıklama... Ama İncilâ ona bu fırsatı tanımadı. “Bana sakın dokunma,” dedi, abisinin ona doğru uzanan elini havada asılı bırakarak. “Bu andan itibaren benim üzerimdeki tüm haklarını, o adamın gücüyle takas ettin. Artık sadece aynı çatıyı paylaşan iki yabancıyız.”

Kapıya doğru yürüdü ve sertçe açtı. “Çıkın dışarı. İkiniz de. Hazırlanacağım. Ama sakın unutmayın; o arabaya bindiğim an, sizin için 'kız kardeş' ya da 'dost' olan İncilâ ölmüş olacak. Orhan Sencer’in karşısına sizin gönderdiğiniz o uysal kurban değil, sizin bu acizliğinizin intikamını alacak bir kadın olarak çıkacağım.”

Veysi ve Serenay, sessizce odadan çıkarken İncilâ kapıyı arkalarından çarparak kapattı. Artık sadece Orhan Sencer ile değil, onu bu masaya meze yapan geçmişiyle de bir savaşa giriyordu.

İncilâ arkasını dönüp vakur adımlarla banyonun içine süzüldü, her adımda kalbindeki o eski, şefkatli kız kardeş ölüyor; yerine öfkeyle bilenmiş, hiçbir kuralı tanımayan bir kadın doğuyordu. Duştan çıktığında kapıyı kilitledi. Gardırobunun karşısına geçtiğinde artık korkmuyordu. Orhan’ın beklediği o uysal, boyun eğmiş kurban olmayacaktı. Eli, dolabın en karanlık köşesindeki o elbiseye gitti: Gece mavisi ile kan kırmızısı arasında gidip gelen, her hareketinde tehlike saçan o ipek zırha...

Hırsla hazırlanmaya başladı. Saçlarını birer savaş bayrağı gibi serbest bıraktı, dudaklarına sürdüğü o koyu bordo rujla kendi savaş boyasını tamamladı. Aynadaki aksine baktı; gözlerindeki o masum parıltı sönmüş, yerini bir imparatorluğu yıkabilecek kadar soğuk bir ışık almıştı. Merdivenlerden inişi, bir kadının yürüyüşünden çok, bir fırtınanın yeryüzüne inişini andırıyordu. Her basamakta siyah postal botlarının tok sesi malikanenin sessizliğinde yankılanıyor, bu ses aşağıda bekleyen iki adamın zihninde farklı anlamlar buluyordu. Veysi için bu ses bir kaybın, Orhan içinse vahşi bir keşfin ritmiydi.

Orhan Sencer, elindeki kristal kadehi dudaklarına götürmek üzereyken durdu. Bakışları, merdivenlerin başında beliren o aykırı siluete kilitlenmişti. İncilâ, klasik bir "davet kadını" gibi inmiyordu. Üzerindeki o ipek zırhın asaletini, ayaklarındaki kaba ve isyankâr postallarla paramparça etmişti. Bu, bir "besleme"nin boyun eğmesi değil, bir celladın arenaya çıkışıydı.

İncilâ tam önünde durduğunda, aralarındaki mesafe sadece bir nefes kadardı. Orhan, kadehini yavaşça yanındaki sehpaya bıraktı. Gözleri, kızın yüzündeki o duru ama kararlı ifadeyi, ardından dudaklarındaki o kan rengi bordo ruju ağır ağır süzdü. En son bakışları, ipek gece elbisesinin altından sırıtan o kaba postal botlara takıldı.

Orhan hafifçe öne eğilerek İncilâ’nın gözlerinin en derinindeki o yangını izledi. Sesinde, ilk kez planlanmamış bir hayranlık tınısı vardı. "Bana bir rest çekmeni bekliyordum İncilâ," dedi, bakışlarını botlarından ayırıp tekrar gözlerine dikerek. "Ama bu kadar... Bu kadar gürültülü bir sessizlik beklemiyordum. Bu postallar, o ipek elbisenin altına giyilmiş bir küfür gibi duruyor. Ve inan bana, hayatımda duyduğum en çekici küfür bu."

İncilâ geri adım atmadı. "Seni o steril dünyandan, o her şeyi satın alabileceğini sandığın huzurundan koparmaya geldim Sencer," dedi buz gibi bir sesle. "Eğer yanındaki kadının sadece bir vitrin süsü olacağını sandıysan, bu postallar sana gideceğimiz her adımda kimin kurban olduğunu hatırlatacak."

Orhan, elini hafifçe havaya kaldırıp İncilâ’nın yüzüne dokunacakmış gibi yaptı ama durdu. Parmakları arasındaki elektrik, havayı yakıyordu. "Kurban yok İncilâ. Sadece kendi rollerini reddeden iki oyuncu var. Ve sen, bu akşam o partiye girdiğinde, sektörün kurallarını değil, kendi vahşetini konuşturacaksın. Ben de bunu, en ön sıradan, keyifle izleyeceğim."

Arkasını dönüp kapıya yöneldiğinde, İncilâ’ya bakmadan ekledi: "Hadi. Bakalım senin bu postalların, benim imparatorluğumun mermerlerini kırabilecek mi?"

Onlara merakla bakan Veysi’ye elini uzattı. “Konukseverliğin için teşekkürler Veysi! Yarın görüşürüz,”

“Pekâlâ! İyi eğlenceler!” diyen Veysi, dikkatle kardeşine bakıp onun gözlerindeki o fırtınayı, o sessiz haykırışı okumaya çalışıyordu. Ama artık çok geçti; İncilâ, kurdun tehlikeli alanına girmişti.

Malikanenin ağır kapıları arkalarından kapandığında, İncilâ artık eski İncilâ değildi. O, abisinin borçlarından, geçmişin utancından ve yetimhanenin soğuk duvarlarından sıyrılmış; Orhan Sencer’in en büyük zaferi olmaya değil, en muazzam yıkımı olmaya ant içmişti.

Orhan, kaşlarını çatarak ve o mutlak otoritesini adımlarına yükleyerek arabasına doğru ilerlerken, İncilâ’nın bir gölge gibi kendisini izleyeceğinden adı kadar emindi. Genç kız, omuzlarını asice silkip postal botlarının mermer zemindeki tok sesini bir savaş tamtamı gibi yankılatarak, adamın en az kendisi kadar gösterişli, siyah ve ürkütücü derecede lüks spor arabasına yaklaştı.

Şoför, gümüş düğmeli üniformasıyla bir heykel gibi dikiliyor, İncilâ’nın postal botlarına ve uçuşan kızıl saçlarına gizli bir şaşkınlıkla bakarak kapıyı açıyordu. İncilâ içeri süzüldüğünde, arabanın içini kaplayan o pahalı deri ve Orhan’ın tenine sinmiş odunsu parfüm kokusu genzini yaktı.

“Bir türlü buradan, bu kasvetli atmosferden kurtulamayacağımı sanmaya başlamıştım,” dedi Orhan, alçak ve vücudu bir eldiven gibi kavrayan rahat koltuğuna yerleşirken. Spor arabanın daracık iç hacminde, birbirlerine o kadar yakın oturmak zorunda kalmışlardı ki, İncilâ adamın her nefes alışını omuzlarında hissediyordu. Bu tehlikeli yakınlıktan korunmak istercesine oldukça sert bir sesle sordu: “Eğer böyle düşünüyorsanız, buraya niçin geldiniz? Sizi tutan mı vardı?”

“Veysi’yi görmem gerekiyordu, bir imparatorluğun işleyişi duraksamaya gelmez. Ama dürüst olmam gerekirse, eğer gelmeseydim senin bu büyümüş, bu fırtınalı halinle de tanışamayacaktım.” Orhan başını çevirip İncilâ’nın yüzündeki o duru güzelliğe baktı. “Büyüdükçe sadece serpilmemişsin, şarap gibi demlenmiş, tadı damağa ağır gelecek bir rayihaya kavuşmuşsun.”

“Eminim bu tanışma gerçekleşmeseydi yas tutar, büyük bir kederle sarsılırdınız,” diye alay etti İncilâ. Sesi, arabanın içindeki o steril havayı bıçak gibi kesiyordu.

Orhan neşeyle, içten gelen bir kahkahayla gülerek kızın yüzüne baktı. İncilâ o an, ilk izlenimlerinin aksine, bu adamın aslında hiç de ruhsuz bir heykel olmadığını, aksine canlı, enerjik ve bir o kadar da tehlikeli bir cazibeye sahip olduğunu fark ederek içten içe irkildi.

“Evet, biraz üzülürdüm,” dedi Orhan, sesi şimdi daha yumuşak ama daha derin çıkıyordu. “Çünkü seni yirmi bir yaşından beri canlı görmedim. Sadece kâğıt üzerinde görmüştüm. Veysi ile yan yana çekilmiş resimleriniz magazin sütunlarında çok sık yayınlanır. Bu halinle kanlı canlı tanışmamış olmamız, benim gibi bir avcı için büyük bir eksiklikmiş.”

İncilâ, bakışlarını adamın o hipnotize edici gözlerinden kaçırıp pencereden dışarıdaki karanlık ağaçları seyrederek ilgisiz bir sesle cevapladı: “Bence hiç de tuhaf değil. Bazı insanlar birbirine teğet geçmek için yaratılmıştır.”

“Öyleyse buna şans diyelim. Ya da kader...” Orhan, arkasına yaslanıp arabanın hızlanışını hissetti. “Sevgili piyonunu benimle beraber gönderdiğine göre, Veysi bu işi almayı gerçekten çok istiyor olmalı.”

“Ben onun piyonu değilim!” İncilâ, bu yakıştırmayla sanki bir yılan tarafından sokulmuş gibi irkildi.

“En fazla yirmi dört yaşında olduğuna göre, onun yanında bir çocuk, bir kız evlat gibi kalıyorsun. Ama görüyorum ki Metin Saraç gibi bir kurdu bile kendine aşık etmeyi, peşinden koşturmayı başarmışsın.” Orhan’ın sesi şimdi daha karanlık bir tona bürünmüştü. “Eğer seni sevindirecekse, açıkça söyleyeyim; uzun zamandır hiçbir 'obje' veya hiç kimse ilgimi bu kadar çekmemişti.”

“Sevindirmiyor, ilgilendirmiyor ve zerre kadar umurumda değil.”

“Bak kızım,” dedi Orhan, sesi bir öğüt verir gibi ama altında bir tehdit saklayarak. “Metin gibi züppeler seni kendi çıkarları, kendi parıltılı sahneleri için kullanıp bir kenara atarlar. Senin gibi taze bir ruhun, yaşıtlarınla, kendi dengin olan bir dünyada bulunması senin için çok daha hayırlı olur.”

“Anlaşılan sadece benim iyiliğimi düşündüğünüz için beni bu partiye gitmeye zorladınız, öyle mi? Ne kadar da müşfik bir patron!”

“Ben zorlamadım İncilâ, yalnızca bir kapı açtım ve teklif ettim. Seni o kapıdan içeri asıl iten, seni bir pazarlık malzemesi yapan Veysi idi.”

“Teklif etmek ha! Siz buna teklif mi diyorsunuz? Resmen bana şantaj yaptınız!”

Orhan, hafifçe gülümsedi. “Bunu nasıl yaptığımı, hangi yasal boşluktan yararlandığımı açıklar mısın lütfen?”

“Beni tehdit ettiniz! Daha doğrusu Veysi’yi benim üzerimden vurdunuz. Eğer sizinle gelmezsem, o hayalini kurduğu büyüme olanağını Metin Saraç’a vereceğinizi söylediniz ve hakkında ipe sapa gelmez şeyleri kanalınıza süreceğinizi en kaba haliyle ima ettiniz.”

 “Bak yavrum…”

“Ben yavrunuz falan değilim!” diye haykırdı İncilâ, adamın bu korumacı ama aşağılayıcı hitabını keserek.

“Bak fıstığım,” diye devam etti Orhan, sözü hiç kesilmemiş, İncilâ’nın öfkesi havayı hiç sarsmamış gibi sakin bir sesle. “Eğer bu işi gerçekten Metin’e verecek olsaydım, Veysi’nin bana sunduğu hiçbir rüşvet, hiçbir yalvarma umurumda olmazdı. Sunduğu rüşvet senin kadar güzel, senin kadar nadide olsa bile profesyonelliğimden ödün vermezdim.”

İncilâ’nın gözleri kısıldı. “Yani işi Metin Saraç’a vermeyeceksiniz, öyle mi?”

“Hayır, bu iş tam Veysi’ye göre. Bu piyasanın kurallarını, o pis labirentleri ondan daha iyi bilen biri yok. Bu işin altından ancak o kalkabilir, zirveye o bayrağı ancak o dikebilir. Bunu ikimiz de, bu arabanın içindeki hava kadar net biliyoruz.”

“Öyleyse niçin hâlâ o belirsizlik oyununu sürdürüyorsunuz? Neden bizi, sanki birer figüranmışız gibi bu aşağılık oyuna alet ediyorsunuz?” diye sordu İncilâ. Sesi, bir öfke patlamasının eşiğinde, cam kırıkları kadar keskindi.

“Şirket ortaklarımın veya iş birliği yaptığım insanların kendilerine fazla güvenmelerinden, başarıyı ‘çantada keklik’ görüp gevşemelerinden hiç hoşlanmam,” dedi Orhan. Parmaklarıyla lüks deri koltuğun kenarına, sanki bir savaş marşının temposunu tutar gibi ritmik bir şekilde vuruyordu. “Biraz rekabet, biraz o ensesinde hissettiği kaybetme korkusu daima performansı kamçılar, zekayı biler. Veysi’nin o belirsizlik içinde korkuyla titreyen gözleri, bana zirveye giden yolda sadece sadakat değil, harika kazançlar ve kusursuz bir hırs verecek.”

“Yani sonuçta ne olursa olsun, bu ihaleyi Veysi’ye vereceksiniz,” diye tekrarladı İncilâ. Sesi şimdi, uğradığı ihanetin ağırlığıyla, hayal kırıklığıyla karışık bir öfkeyle titriyordu. Kendini bir hiç gibi hissediyordu.

“İyi bildin!” dedi Orhan muzaffer bir edayla. Bakışlarında bir imparatorun fethettiği topraklara bakışındaki o sarsılmaz kibir vardı.

“Yani benim burada olmama, bu saçma partiye gelmeme aslında hiç gerek kalmadı! İş zaten onundu, pazarlık çoktan bitmişti!” İncilâ, bir anda kapı koluna asıldı; içindeki infial o kadar büyüktü ki, sanki araba son hızla giderken kendini boşluğa atacakmış gibi bir cinnet anına kapılmıştı.

Orhan, saniyelerle yarışan ani bir hareketle kızın bileğini kavradı. Pençe gibi sıkan parmaklarının altındaki nabız atışını hissedebiliyordu. Yeşil gözleri, gecenin karanlığından daha siyah, daha derin ve daha tehlikeliydi. “Bence var İncilâ. İş Veysi’nin olabilir, o piyonlar yerini bulabilir ama bu gece… Bu gece ne işle ne de Veysi’yle ilgili. Bu gece sadece benim.”

“Kendini beğenmiş, kibirli bir adamsınız!” diye gürledi İncilâ. Arabanın o dar ve boğucu, pahalı deri ve tütün kokan atmosferinde sesi yankılanıyordu. “Bir kuklacı gibi herkesin iplerini elinizde tuttuğunuza, insanları sadece parmağınızda oynatabileceğiniz birer oyuncak sanmanıza inanıyorsunuz. Ama şunu o taş kalbinize, o dev aynasındaki aksinize kazıyın: Sizden hiç hoşlanmıyorum Pabucumun İmparatoru Orhan! Sizin o sahte otoritenizden nefret ediyorum, bunu çok iyi bilin.”

“Biliyorum,” diye itiraf etti adam. Sesi o kadar rahattı, o kadar sarsılmazdı ki bu sükunet İncilâ’nın sinir uçlarını açıkta bırakılmış teller gibi tırmalıyordu. “Zaten tam da bu yüzden, o hırçınlığın ve bu katıksız nefretin yüzünden senden biraz daha fazla hoşlandığımı söyleyebilirim. Direnç, ruhun en saf halidir ve teslimiyetten çok daha çekicidir.”

“Benden hoşlanmanızı istemiyorum! Ben sizin o sahte vitrininizde sergileyip sonra bir kenara atacağınız herhangi bir parça...”

Sözlerini tamamlayamadı. Arabanın o sarsılmaz, güven veren hızı bir anda kesilmiş, motorun güçlü gürültüsü yerini vakur ve tehditkâr bir sessizliğe bırakmıştı. İncilâ pencereden dışarı baktığında kalbi ağzına geldi. Burası gidecekleri o ışıltılı parti binasının, bildiği şehrin o tanıdık sokağı değildi. Burası, tepesinde devasa projektörlerin gökyüzünü yardığı, kapısında heykel gibi dikilen silahlı korumaların beklediği, ormanlık bir tepenin ucuna bir kartal yuvası gibi inşa edilmiş modern bir kaleydi ve onunla savaşırken nereye geldiklerini anlamamıştı.

“Nereye geldik? Burası neresi?” diye sordu. Sesi bu kez, kapana kısılmış bir avın korkusu ve bastırılamayan öfkesi arasında gidip geliyordu.

“Evime,” diyerek inmeye hazırlandı Orhan. Sanki dünyanın en doğal, en sıradan cümlesini söylüyormuş gibi bir rahatlık içindeydi.

“Ama beni partide bırakacağınıza, orada nefes almama izin vereceğinize dair söz vermiştiniz! Beni resmen kaçırdınız, bu bir zorbalık!”

“Böyle dediğimi ben de hatırlıyorum ama, gerçekten bir kurdun vaadine inanmış olamazsın İncilâ.”

“İnandım! Bir an olsun insan olduğunuzu sandım!”

“Hadi Yavrum hadi, vakit daralıyor,” dedi Orhan, kapısını açan şoföre ve çevredeki hazır kıta bekleyen adamlara aldırmadan İncilâ’ya doğru eğildi. Nefesi tenini yakıyordu. “Haydi, in aşağıya! Korkma, o kadar ilkel değilim. Sen içeride soyunup giyinirken bakmayacağımdan, mahremiyetini ihlal etmeyeceğimden emin olabilirsin.”

Bu alaycı, her şeyi hafife alan ses tonu İncilâ için son damla oldu. Genç kız, kapısı açılır açılmaz bir ok gibi araçtan fırladı. Postal botlarının mermer avluda çıkardığı o öfkeli, ritmik sesler; malikanenin kapısında birer sütun gibi dizilmiş olan hizmetlilerin ve korumaların arasında bir şok dalgası yarattı. İncilâ, arkasındaki gücü ve güvenliği hiçe sayarak, o görkemli kapıya doğru değil, ters istikametteki karanlık bahçeye, özgürlüğünü arayan bir yabani kısrak gibi bahçe kapısına doğru koşmaya başladı.

"Beni burada tutamazsınız! Ben sizin o pırıltılı dünyanızda harcayabileceğiniz bir bozuk para değilim!" diye bağırdı İncilâ, karanlığın içindeki ormanlık patikaya doğru nefes nefese koşarken. Postal botlarının mermer zemindeki sert yankısı, az önce duyduğu "yavrum" hitabının yarattığı aşağılanma hissini bastırmaya yetmiyordu.

Orhan Sencer, arabanın kapısında bir an durdu. Yüzünde, kaçan avını izleyen bir avcının soğukkanlı ve ölümcül sakinliği vardı. Şoför ve korumalar, patronlarından gelecek tek bir işareti bekliyorlardı ama Orhan elini hafifçe kaldırarak onları durdurdu. Bu, onun kişisel savaşıydı ve bu vahşi kızı dizginlemek, ihaleleri yönetmekten çok daha iştah kabartıcı geliyordu.

"Koş İncilâ!" diye seslendi arkasından, sesi gecenin sessizliğini bir bıçak gibi kesti. "Bu malikanenin sınırları, senin o küçük öfkenin gidebileceği yerden çok daha geniş. Yorulduğunda yine bana döneceksin."

İncilâ bahçe kapısına ulaştığında asıldı ama kapı kilitliydi. Parmakları soğuk demire değdiğinde hıçkırığa benzer bir öfke nidası döküldü dudaklarından. Arkasına döndüğünde Orhan'ın çoktan mesafeyi kapattığını, sadece birkaç adım ötesinde durduğunu gördü. Adamın yeşil gözleri, bahçe projektörlerinin ışığı altında zehirli bir zümrüt gibi parlıyordu.

"Bırakın beni gideyim," dedi İncilâ, sırtını demir kapıya yaslayarak. "Nefret ediyorum sizden. O iğrenç kibrinizden, insanları birer rakam gibi görüşünüzden nefret ediyorum."

Orhan, aralarındaki son mesafeyi de öldürdü. İncilâ’nın üzerine bir gölge gibi çöktüğünde, genç kız adamın üzerindeki o pahalı tütün ve sert rüzgâr kokusunu ciğerlerine çekti. Orhan, elini kızın başının hemen yanındaki demir parmaklığa dayadı.

"Nefret ve aşk, ikisi de aynı ateşin çocuğudur İncilâ," dedi Orhan, sesi şimdi fısıltı kadar yakındı. "Benden nefret etmen için sana nedenler veriyorum çünkü ilgisiz kalmandan çok daha iyidir bu. Sen o postal botlarınla benim dünyamı tekmeledikçe, ben senin o direncinin altında yatan kadını daha çok merak ediyorum."

"Benim altımda bir kadın yok, sadece sizin sonunuz olacak bir düşman var!"

Orhan hafifçe güldü, bu gülüş İncilâ’nın sinir uçlarını ateşe verdi. "Bir düşman mı? Bir düşman, karşısındakine bu kadar yakınken nefesi kesilmez. Bak, kalbin göğüs kafesini yumrukluyor. Bu öfke mi, yoksa benimle aynı havayı solumanın yarattığı o kaçınılmaz çekim mi?"

İncilâ cevap vermek için ağzını açtı ama Orhan’ın parmağı dudaklarına kapandı. "Şimdi," dedi Orhan, sesindeki o mutlak otoriteyle. "Ya bu bahçede sabahın ilk ışıklarına kadar benimle bu anlamsız savaşı sürdürürsün ya da o içeri girer, sana sunduğum o kırmızı zırhı giyip bu gece kolumda bir imparatoriçe gibi o partiye girersin. Seçim senin; ama bil ki, kapıdan içeri girdiğimiz an o ipler artık benim değil, bizim elimizde olacak."

İncilâ’nın gözleri Orhan’ın gözlerinin derinliklerine daldı. Orada gördüğü şey sadece kibir değildi; amansız bir arzu ve ikisinin de reddedemediği o tehlikeli çekimdi. Genç kız, bileğini sıkan o demir elin sıcaklığıyla titrerken, bu gecenin sadece bir parti değil, hayatının en büyük kumarı olduğunu anladı.

"Geleceğim," dedi İncilâ, sesi nihayet çelik gibi sertleşerek. "Ama o partiye sizin yanınızda bir süs olarak değil, o paha biçilemez imparatorluğunuzun temellerini sarsmaya geleceğim. Bakalım o zaman da 'direnç çekicidir' diyebilecek misiniz?"

Orhan elini çekti ve hafifçe kenara çekilerek yolu açtı. "İşte," dedi gözlerini kırpmadan. "Beklediğim cevap buydu. Haydi, gidelim ve onlara Pabucumun İmparatoru’nun yanındaki gerçek asiyi gösterelim."

“Beni böyle avucunuzda tutamazsınız! Ben sizin oyuncağınız değilim!” diye bağırdı karanlığa doğru. Ancak daha on adım bile atamadan, arkasından gelen o sert ve kararlı adım seslerini duydu.

“Beni kandırabileceğini mi sandın. Asi kısrağım benim.”

“Pabucumun İmparatoru.”

Orhan Sencer, atletik bir çeviklikle arayı kapattı. İncilâ kolunu kurtarmak için savrulduğunda, Orhan beklendiği gibi koluna değil, genç kızın beline sarıldı.

İncilâ’yı bir tüy sıkletmiş gibi yerden kesti. Bir eli belinde, diğeri dizlerinin altındaydı; onu bir kucak dolusu isyanla havaya kaldırmıştın ve omzuna atmıştı. İncilâ, "Bırak beni! Adisiniz, zorbasınız!" diye debelenirken, Orhan’ın yüzünde o sarsılmaz, kaya gibi sert ifade vardı.

Malikanenin devasa kapısında bekleyen çalışanlar, Türkiye’nin en güçlü medya patronunun, kucağında hırçın bir kızıl fırtınayla merdivenleri tırmanışını ağızları açık izliyorlardı. Orhan, çalışanların şaşkın bakışlarına zerre aldırmadan, kucağında tekmeler savuran İncilâ ile birlikte görkemli salona girdi.

“Şov bitti İncilâ,” dedi Orhan, sesi odanın yüksek tavanlarda yankılanırken. “Sana birazdan elbisen gelecek. Şimdi ya o elbiseyi giyip benimle o partiye gelirsin, ya da bu gece bu evde, sadece benimle baş başa kalmanın bedelini ödersin. Seçim senin; cellat mı olacaksın, yoksa esir mi?”

Orhan kapıyı da çekerek çıktı. İncilâ, odanın ağır meşe kapısı dışarıdan kilitlendiğinde, içeride bir kaplan gibi volta atmaya başladı. Orhan Sencer, onu sadece bir eve değil, kendi iradesine hapsetmişti. "Bakmayacağımdan emin olabilirsin," demişti o küstah ses tonuyla. İncilâ aynadaki aksine baktı; dağılmış kızıl saçları ve öfkeden parlayan gözleriyle gerçekten de bir celladı andırıyordu. Ama cellatlar beklemezdi, cellatlar infaz ederdi.

Yatak odasını hızla süzdü. Burası malikanenin ikinci katıydı. Balkon kapısına koştu, kilitliydi. Gözü, banyonun dar ama açık duran havalandırma penceresine takıldı. "Beni küçümsüyorsun Sencer," diye fısıldadı. Postal botlarının bağcıklarını sonuna kadar sıktı.

Banyodaki mermer tezgâhın üzerine çevik bir hareketle tırmandı. Pencerenin dar pervazına tutunup kendini yukarı çekti. Metal çerçeve etini sızlatıyor, omuzları zorlanıyordu ama hırsı acısından büyüktü. Kendini dışarıdaki boşluğa bıraktığında, parmakları malikanenin duvarlarını saran sarmaşıklara tutundu. Avuçları yanıyor, tırnaklarının arasına toprak ve yaprak parçaları doluyordu.

"Hadi İncilâ, bu adamın kölesi olmayacaksın," diye mırıldanarak sarmaşıktan aşağıya doğru kaymaya başladı. Yere bir metre kala kendini boşluğa bıraktı. Postal botları toprağa tok bir sesle indi; dizlerinin üzerine çökerek darbeyi yumuşattı. Elleri acımıştı ama başarmıştı. Bu kaleden kaçmıştı.

Nefes nefese ayağa kalktı, üzerindeki tozu silkeledi ve ormanlık alana doğru bir adım attı. Tam o anda, gecenin karanlığında bir çakmak çaktı. Küçük bir alev parladı ve söndü.

İncilâ buz kesti.

Hemen birkaç metre ötedeki devasa asırlık çınarın gölgesinde bir karaltı vardı. Adımlarını yavaşlattı, kalbi göğüs kafesini zorluyordu. Karanlığın içinden o tanıdık, tok ve alaycı ses sigarasının dumanını üfleyerek yükseldi:

"İniş tarzın biraz amatörceydi ama cesaretine tam puan veriyorum."

Gölge hareketlendi. Orhan Sencer, sırtını ağaca yaslamış, elleri kumaş pantolonunun cebinde, ağzında sönmek üzere olan bir sigarayla ona bakıyordu. Üzerindeki ceketi çıkarmış, beyaz gömleğinin kollarını dirseklerine kadar katlamıştı. Sanki dakikalardır orada, onun bu kaçışını bir tiyatro sahnesiymiş gibi izliyordu.

İncilâ şaşkınlıktan ve öfkeden donup kalmıştı. "Sen... Sen yukarıdaydın! Kapıyı üzerime kilitledin!"

İncilâ, bahçe kapısının kilitli olduğunu fark edip durduğunda, arkasındaki o gölge aniden büyüdü. Orhan Sencer, yavaş adımlarla ona doğru yürüdü. Her bir adım, İncilâ’nın kalbinde bir davul gibi yankılanıyor, onun kaçınılmaz kaderine doğru ilerlediğini fısıldıyordu.

Sigarasını geceye fırlatıp mesafeyi kapatırken, bakışları, İncilâ’nın o isyanla çırpınan ellerindeki taze sıyrıklara ve narin yüzündeki toprağa takıldı. Bir anlık, çok kısa bir anlık bir yumuşama geçti gözlerinden. "Kendi evimin gizli geçitlerini, bu labirentin her köşesini ve senin ne kadar tahmin edilebilir bir hırçınlığa sahip olduğunu unutuyorsun İncilâ," dedi. Sesi, bu kez alaydan çok, bir bilenin dinginliğini taşıyordu. "Pencereye yöneldiğin an, o planın beyninde şekillendiği ilk anda aşağıdaydım. Benim dünyamda hiçbir sır, hiçbir kaçış gizli kalmaz."

İncilâ geri adım atmaya çalıştı ama Orhan bir hamlede bileğini, parmak uçları nabzının hızlı atışını hissederek, nazik ama kesin bir güçle kavradı. "Bırak beni! Polisi arayacağım, bu yaptığın apaçık bir insan kaçırma, bir zorbalık!"

"Ara," dedi Orhan, yüzünü ona yaklaştırarak. Nefesi İncilâ’nın saç tellerini havalandırıyordu. "Hangi polisin benim bu kalemin kapısına dayanmaya cesareti var, beraber görelim. Ama önce şu avuçlarına bakalım." Kızın direnen ellerini zorla açıp kanayan sıyrıklara baktı. Bakışları o an, bir anlık merhametle yumuşar gibi oldu ama sesi hâlâ çelik kadar sert, kontrolü elden bırakmayan bir tınıdaydı. "Kaçmak için bile kendine zarar veriyorsun. Senin bu yıkıcılığın, kendini bu denli hırpalayışın, Veysi’nin acizliğinden bile daha tehlikeli ve daha çok ilgimi çekiyor."

İncilâ elini hızla geri çekti; tenindeki bu dokunuş, öfkesiyle karışık, tanımlayamadığı bir elektrik akımı yaratmıştı. "Benim yıkıcılığım senin o sahte dünyanı, o ikiyüzlü imparatorluğunu yerle bir edecek! Seninle o partiye gitmeyeceğim! Asla!"

"Gideceksin," dedi Orhan. İncilâ’nın belinden tutup onu bir anda kendine doğru çekti, göğsüne bastırırken, aralarındaki o son bariyeri de yıkmıştı. Genç kızın vücudu anlık bir şokla kasıldı. "Ama bu sefer o kaba postal botlarınla değil. Çünkü bir imparatorla savaşa gireceksen, önce onun silahlarını kuşanmayı, onun tahtında oturmayı öğrenmelisin. Bir kraliçe olmalısın."

Orhan, İncilâ’yı hiç beklemediği bir anda, sanki tüy kadar hafifmiş gibi havaya kaldırdı. İncilâ tekmeler savurup Orhan’ın o sarsılmaz omuzlarını yumruklarken, Orhan hiçbir şey hissetmiyormuş, hiçbir direnişle karşılaşmıyormuş gibi malikanenin devasa kapısına yöneldi. Geniş koridordaki çalışanlar yine o aynı şaşkınlık ve merakla onlara bakarken, Orhan İncilâ’yı doğrudan geniş salonun ortasına, devasa, altın varaklı bir boy aynasının önüne bıraktı.

İncilâ, ayakları mermer zemine değdiği an sendeledi. Bakışları aynadaki kendi perişan yansımasına ve hemen yanında, az önce orada olmayan, kan kırmızısı, sırtı tamamen açık, her bir santimi "tehlike" diye bağıran bir elbiseye kaydı.

"Şimdi," dedi Orhan, odanın kapısının eşiğine yaslanmıştı, her kelimesi İncilâ’nın ruhuna işlercesine netti. "Sana bakmayacağım. On beş dakikan var. Ya o elbiseyi giyip bir kraliçe gibi o merdivenlerden aşağı inersin ve bu gece o partideki herkese, en başta da bana diz çöktürürsün... Ya da ben içeri girer, seni bu tozun toprağın içinde, bu öfkeli halinle kucağımda o partiye götürürüm. Tercih senin, ama bu sefer pencereyi de kilitleteceğim. Kaçış yok."

İncile salonda tek başına kaldığında, çaresizce etrafına bakındı. Lükse, şatafata ve abisinden farklı görünmeyen kafese… Adamın gittiğini sanmıştı ama kapı tekrar yavaşça, neredeyse saygılı bir sessizlikle aralandı. İncilâ, aynadaki perişan yansımasına bakarken gözlerinden süzülmek üzere olan yaşları hırsla geri itti; zayıflığını ona göstermeyecekti. Ancak Orhan, elinde gümüş bir tepsiyle içeri girdiğinde odanın havası bir anda değişti. Tepside kristal bir kasede ılık su, pamuklar ve kehribar rengi bir merhem duruyordu.

İncilâ, "Sana ihtiyacım yok, dışarı çık!" diye bağırmak için dudaklarını araladı ama Orhan, itiraz kabul etmeyen o ağır adımlarla yaklaşıp İncilâ’yı kolundan tuttuğu gibi banyoya çekiştirdi. Tepsiyi lavabonun kenarına bıraktığı an, İncilâ’yı sanki hiç yükü yokmuş gibi belinden kavrayıp banyonun yüksek mermer tezgâhına oturttu. Genç kızın narin bileklerini, sanki kırılmasından korktuğu paha biçilemez bir porseleni tutar gibi kavradı.

"Kıpırdama," dedi Orhan. Sesi az önceki o gök gürültüsü gibi gürleyen tondan tamamen sıyrılmış, kadife gibi yumuşak, genizden gelen derin bir fısıltıya dönüşmüştü.

İncilâ, adamın ellerinden yayılan o tuhaf gücü ve yakıcı ısıyı bileklerinde hissettiğinde sanki vücuduna bir elektrik akımı yayıldı. Orhan, ılık suya batırdığı pamuğu kızın avuç içindeki sıyrıklara değdirdiğinde İncilâ hafifçe irkildi ama kaçmadı. Adamın bu denli yakınında olması, aralarındaki mesafenin bir nefes boyuna inmesi soluğunu kesmişti. Orhan’ın eğilmiş başından dökülen nemli saçların kokusu, o baskın tütün ve odunsu parfümle birleşip İncilâ’nın duyularını kuşatıyordu.

“Su da antiseptik var. Biraz acıtabilir.”

Genç kız, merakla ve engel olamadığı bir hayranlıkla adamın yüzünü süzmeye başladı. Orhan, tüm dikkatini kızın yaralarına vermişti; o sert, buyurgan hatları şimdi konsantrasyonun getirdiği garip bir sükunetle yumuşamıştı. Parmak uçları, kızın tenine her değdiğinde sadece yarayı temizlemiyor, sanki ruhundaki savunma duvarlarını da birer birer indiriyordu. İncilâ, adamın göğüs kafesinin her yükselişinde kendi ciğerlerine dolan havayı hissetti. Bu yakınlık o kadar yoğundu ki, Orhan’ın kalbinin ritmini kendi parmak uçlarında duyabildiğine yemin edebilirdi. Pamuğu kenara bırakıp kehribar rengi merhemi parmaklarına aldı. Kızın avucuna dairesel hareketlerle masaj yaparak merhemi yedirirken, dokunuşu bir şifacı kadar nazik ama bir sahip kadar kararlıydı. İncilâ’nın kalbi göğüs kafesine sığmıyordu; solukları sıklaşmış, gözleri adamın yüzüne hapsolmuştu. Bu adamın içindeki bu şefkatli yan nereden gelmişti? Yoksa bu da fethedeceği kaleler için kullandığı en tehlikeli silahı mıydı?

"Bana böyle bakma," diye fısıldadı Orhan, bakışlarını kızın avuçlarından çekmeden. Sesi, İncilâ’nın teninde hissedilen bir titreşim gibiydi. "Sana zarar vermek… istediğim en son şey, ama beni buna zorluyorsun."

İncilâ, elini geri çekmek istedi ama bedeni ona ihanet ederek bu sıcaklığa daha çok yaslanmak istiyordu. Bu acının müsebbibi oyken, dermanının da onun ellerinde olması ne acı bir ironiydi. Dudakları titredi, bir şey söylemek istedi ama kelimeler boğazında düğümlendi. Sadece o yeşil gözlerin derinindeki karanlık ve tutkulu ateşi izlemekle yetindi.

Ilık suya batırdığı pamuğu, İncilâ’nın avuçlarındaki toprak ve kan karışımı sıyrıklara dokundurdu. O kadar nazik, o kadar şefkatle hareket ediyordu ki, İncilâ bir an soluğunun kesildiğini hissetti. Bu adam, az önce onu kucağında bir esir gibi taşıyan o zalim imparator olamazdı. Orhan, kızın parmak boğumlarındaki küçük yaraları temizlerken başını eğmişti; ıslak saçlarından damlayan bir su damlası İncilâ’nın dizine düştü.

İncilâ, onun bu beklenmedik nezaketi karşısında savunmasız kaldığını hissedince dehşete düştü. Kalbi, göğüs kafesini delmek istercesine, düzensiz ve şiddetli çarpmaya başladı. Orhan, kehribar rengi merhemi parmak uçlarına alıp kızın avuç içlerine dairesel hareketlerle yedirmeye başladığında, İncilâ’nın teni adamın sıcaklığıyla kavruldu. Canı yanmasın diye üflediğinde soluğunun ısısı nefesini durdurdu.

"Neden yapıyorsun bunu?" diye fısıldadı İncilâ. Sesi titriyordu, hıçkırığını gizlemeye çalışıyordu. "Hem canımı yakıp hem de yaramı sarmaya çalışmak... Bu senin yeni oyunun mu?"

Orhan, merhemi sürmeyi bitirdi ama kızın ellerini bırakmadı. Başını kaldırıp yeşil gözlerini İncilâ’nın nemli gözlerine dikti. "Acının sebebi benim, bunu biliyorum," dedi sesi titreyerek. "Ama o acıyı dindirebilecek tek kişi olduğumu da unutma. Yaraların kapandığında, bu gece o partide seni kıran herkesin önünde parlayacaksın. Benim yanımda, ama asla bana boyun eğmeden."

İncilâ, onun bu sözlerindeki dürüstlükten kaçmak istedi. Eliyle adamın göğsünü itmeye çalıştı ama parmakları o siyah gömleğin ipeksi dokusunda asılı kaldı. Kumaşın adamı çıplak gibi hissettirdiği göğsünden yayılan o tanıdık, erkeksi koku ve parmak uçlarının altındaki güçlü kalp atışı, İncilâ’yı uçurumun kenarına sürükledi.

"Sana teslim olmayacağım Orhan Sencer," dedi, sesi bir yemin kadar katıydı. "Ellerimi iyileştirmen, kalbimdeki öfkeyi dindirmeyecek. Bu merhem, senin yarattığın yıkımı örtmeye yetmez."

Orhan, kızın ellerini nazikçe dudaklarına götürdü; avuç içindeki taze krem kokulu yaralara tüy gibi hafif bir öpücük bıraktı. "Zaten teslim olmanı istemiyorum İncilâ," dedi, gözlerinin içine bir alev gibi bakarak. "Benimle savaşmanı istiyorum. Çünkü sadece senin gibi bir savaşçı, bu imparatorluğun gerçek kraliçesi olabilir."

İncilâ’nın soluğu kesildi. Gözlerindeki nefret, arzunun karanlık gölgesiyle çarpışıyordu. Orhan yavaşça ayağa kalktı ve elbiseyi işaret etti. "Şimdi kuşan. Yaraların iyileşti, sıra ruhundaki fırtınayı dışarı salmakta."

Tam o anda omzundaki çiziği gördü, küfretti.

“Dur,” diyen Orhan merhemi o çiziğe de sürmeyi bitirip parmaklarını son bir kez İncilâ'nın teninde gezdirdiğinde, aralarındaki o yoğun sessizlik artık nefes alınamaz bir hâl almıştı. Orhan’ın bakışları yavaşça kızın gözlerine tırmandı; o yeşil derinliklerde hem bir özür hem de bir vaat gizliydi.

İncilâ, kalbinin bu denli şiddetli atmasından, bu adamın parmak uçlarından ruhuna sızan o sarsıcı etkiden dehşete düşerek elini hızla geri çekti. Sanki sıcak bir kömüre dokunmuş gibiydi. Mermer tezgâhtan bir hışımla atladı.

"Bu yaptığın, bu sahte şefkat senin günahlarını temizlemez Orhan Sencer!" Sesi titriyordu ama bu kez öfkeden çok, kendi içindeki karmaşadan kaçmak içindi. "Neden yapıyorsun bunu? Neden bazen bir cellat kadar zalim, bazen de bir derviş kadar şefkatliymişsin gibi davranıyorsun?"

Orhan yerinden kıpırdamadı. Sadece doğruldu ve ellerini siyah ceketinin ceplerine sokarak, bir aslanın avını köşeye sıkıştırması gibi onu izlemeye devam etti. "Belki de," dedi fısıltı gibi bir sesle, "senin hangi yanımın önünde diz çökeceğini merak ediyorumdur."

İncilâ’nın içindeki bir şeyler o an koptu. Bu adamın onu bir obje gibi, fethedeceği bir kale gibi görmesinden yorulmuştu. Madem onu izlemek istiyordu, madem onu mülkiyetine katmak istiyordu, o zaman ona gerçek bir meydan okuma verecekti.

“Önümde diz çökecek kişi sensin, ben kimsenin önünde diz çökmem Orhan Sencer.”

Gözlerini bir an bile Orhan’ın gözlerinden ayırmadan ellerini omuzlarına götürdü. Orhan’ın bakışları kısıldı, odadaki hava bir anda buz kesti. Birkaç adım gerileyen İncilâ, üzerindeki ipek elbisenin askılarını yavaşça, sanki bir savaşı başlatıyormuşçasına omuzlarından aşağı kaydırdı. Kumaşın teninden aşağı süzülürken çıkardığı o hafif hışırtı, odadaki tek sesti. Elbise bir yılan derisi gibi ayaklarının dibine, o kirli postal botların yanına serildi. Karşısında sadece narin iç çamaşırıyla kalmıştı. Vücudu, banyonun parlak ışıkları altında pürüzsüz ve savunmasız görünüyordu ama duruşunda zerre kadar utanç yoktu. Aksine, başı her zamankinden daha dikti. Çıplak omuzları gerilmiş, göğsü hızlı nefeslerle inip kalkıyordu.

"İstediğin bu mu?" dedi, sesi bir bıçak kadar keskin ve soğuktu. "Beni böyle mi görmek istiyorsun? Senin vitrininde sergilediğin o paha biçilemez parçalardan biri miyim şimdi? Bak işte, buradayım! Al, seyret imparatorluğunu!"

Orhan, karşısındaki bu cesur ve vahşi güzelliğe bakarken yüzündeki alaycı ifade tamamen silindi. Ancak İncilâ’nın beklediği o arsız bakışlar gelmedi. Orhan onu hiç umursamadan değil, aksine her bir hücresini ruhuna kazımak istercesine, derin bir tutkuyla süzdü. Bakışları genç kızın teninde, omuzlarında ve titreyen dudaklarında ağır ağır gezindi.

Yavaşça bir adım attı. İncilâ geri gitmedi; aksine, göğsü adamın gömleğine değecek kadar yakınına gelmesine izin verdi. Orhan elini kaldırdı, parmak ucuyla İncilâ’nın alt dudağının kenarını, sanki orada bir zehir varmış ve o zehri tadıyormuş gibi usulca dolaştırdı.

"Yanılıyorsun İncilâ," diye fısıldadı Orhan. Sesi artık bir fırtınanın merkezindeki sessizlik kadar tehlikeliydi. "Benim görmek istediğim senin çıplak vücudun değil, senin o çıplak ve asice çarpan ruhun. Ve şu an... Şu an karşımda gördüğüm şey, bir kumaş parçasından çok daha fazlası. Beni bu kadar kolay kışkırtabileceğini mi sandın?"

İncilâ, adamın dokunuşuyla her ne kadar ürperse de gözlerini kaçırmadı. "O zaman neyi bekliyorsun?"

Orhan, İncilâ’nın bu cüretkâr meydan okuması karşısında geri adım atmak yerine, aralarındaki mesafeyi milimlere indirdi. İncilâ’nın çıplak teninden yayılan o taze ve ürpermiş ısı, Orhan’ın siyah ipek keten gömleğin soğuk dokusuyla çarpıştı. Salonun çiğ beyaz ışığı altında İncilâ, tüm kusursuzluğuyla bir mermer heykel gibi değil, yaşayan, nefes alan ve her hücresiyle isyan eden bir ateş gibi duruyordu.

Orhan’ın bakışları, İncilâ’nın köprücük kemiklerinin derin çukurundan aşağı, hızlı nefeslerle inip kalkan dik göğüslerine, bir gülü andıran pembe göğüs uçlarına, oradan da karın boşluğundaki o narin titremeye kaydı. Genç kızın sadece dantelli iç çamaşırıyla kalmış olması, aralarındaki gerilimi artık bir patlama noktasına taşımıştı. Orhan’ın gözlerinde, saf arzunun o koyu ve zifiri gölgesi belirdi.

"Neyi mi bekliyorum?" diye sordu Orhan. Sesi, arzunun ağırlığıyla iyice boğuklaşmış, bir fısıltıdan çok bir hırıltıya dönüşmüştü.

Elini, İncilâ’nın dudağının kenarından ayırmadan, parmak boğumlarını kızın narin çenesine, oradan da boynundaki atan o çılgın nabzın üzerine kaydırdı. İncilâ’nın başı, bu dokunuşun yakıcılığıyla istemsizce geriye düştü. Orhan, boşta kalan diğer elini İncilâ’nın çıplak beline, tam o kavisli boşluğa yerleştirdi. Avucunun sıcaklığı, kızın soğumaya başlamış tenine değdiği an, İncilâ’nın vücudu bir yay gibi gerildi.

"Bunu bekliyorum," dedi Orhan, yüzünü kızın boynuna gömerek. Sıcak nefesi ve dudaklarının ucu, İncilâ’nın tenini bir alev gibi yaladı. "Bu kadar cesur olmanı, tüm maskelerini ayaklarımın dibine serip bana gerçek İncilâ’yı göstermeni bekliyorum. Ama yanılıyorsun... Bu sadece bir vitrin parçası değil. Bu, benim şimdiye kadar gördüğüm en tehlikeli, en kışkırtıcı savaş ilanı."

Orhan, elini kızın belinden aşağı, kalçalarının kavisine doğru ağır ağır indirdi. Dokunduğu her milimetreyi parmaklarıyla mühürlüyor gibiydi. İncilâ, bu dokunuşun altında eridiğini hissetse de gözlerini kapatmadı; onun bu karanlık tutkusunu, kendisini nasıl bir açlıkla süzdüğünü görmek istiyordu. Orhan’ın parmakları, iç çamaşırının dantelli kenarına değdiğinde, odadaki zaman tamamen durdu.

İncilâ’nın göğsü, adamın çıplak göğsüne yaslanmıştı, kumaşın altında beliren o esmer, güçlü ten ve oradan yayılan erkeksi koku, kızın başını döndürüyordu. Orhan, dudaklarını İncilâ’nın kulağına yaklaştırdı ve dişlerini narin kulak memesine hafifçe geçirdi.

"Beni kışkırtmak için soyundun," diye fısıldadı, sesi bir itiraf kadar karanlıktı. "Ama asıl kışkırtıcı olan ne biliyor musun? Bu kadar çıplakken bile bana hâlâ nefretle bakabiliyor olman. Bu nefret, seni benim için dünyanın en tatlı günahı yapıyor."

Orhan elini tekrar yukarı, İncilâ’nın sırtındaki o açık kavis boyunca gezdirdi. Her bir omuru sanki birer piyano tuşuymuşçasına tek tek yokladı. İncilâ, soluk soluğa kalmıştı. Bu bir teslimiyet değil, iki vahşi ruhun birbirini parçalamadan hemen önceki o son dansıydı. Orhan, kızın belini aniden daha sıkı kavrayıp onu kendine tamamen yapıştırdığında, İncilâ adamın kumaşın altındaki o kontrolsüz gücü ve arzuyu en çıplak haliyle hissetti.

"Şimdi," dedi Orhan, gözlerini kızın dudaklarına kilitleyerek. "Ya bu banyoda, bu ışıkların altında birbirimizi yok edeceğiz... Ya da o elbiseyi giyip bu ateşi tüm şehre yayacaksın. Hangisini tercih edersin, küçük asim?"

Ve onu orada, titreyen aklının arasında, öylece bırakıp gitti.

Kapı arkasından kapandığında İncilâ, mermer tezgâh yaslanmış halde bir süre öylece kaldı. Avuçları artık sızlamıyordu ama ruhu, daha önce hiç hissetmediği kadar büyük bir yangının ortasındaydı.

İncilâ, aynanın karşısında durdu. Az önceki kaçış denemesinin tozu toprağıyla, yırtık pırtık olmuş ruhuyla yansıyan görüntü, odadaki o kan kırmızı, sırtı tamamen açık, bileklerine kadar uzanan saten elbiseyle o kadar tezat oluşturuyordu ki. Bir an tereddüt etti. Bu elbise, onun isyankâr ruhuna bir zincir mi olacaktı, yoksa şimdiye dek sakladığı bambaşka bir silah mı?

Derin bir nefes aldı. "Cellatlar beklemez, infaz eder," diye mırıldandı. Postal botlarını hırsla çıkarıp bir kenara fırlattı. Ayakları mermer zeminde hissizce titriyordu. Elbiseyi yavaşça eline aldı. Soğuk, kaygan saten tenine değdiğinde, sanki ikinci bir deri gibi vücudunu sarmaya başladı.

Elbisenin omuzları yoktu; sadece incecik askılar köprücük kemiklerinin zarif çizgisini vurguluyordu. Sırtı, bel oyuntusuna kadar tamamen açıktı; her kıvrımını cesurca sergiliyordu. İncilâ, aynadaki yansımasına baktı. Bu o muydu? Bu kadar naif, bu kadar kışkırtıcı, bu kadar "Orhan Sencer'in istediği gibi" görünen kadın...

Saçlarını özenle ama aceleyle topladı, birkaç kızıl tutamın omuzlarına düşmesine izin verdi. Dudaklarına, elbisenin rengiyle uyumlu, derin bir kırmızı ruj sürdü. Makyajını tamamlarken, gözlerinde o eski masumiyetten eser kalmamıştı; yerini keskin bir zekâ ve intikam hırsı almıştı.

Ayaklarına, Orhan'ın ona sunduğu o ince topuklu, siyaha çalan stiletto ayakkabıları geçirdi. Her adımda dengesiz bir şekilde sallanıyor, ama her sallanışta daha da güçleniyordu. Bu ayakkabılar, onun esaretinin değil, zarafetinin bir simgesi olacaktı.

Tam o anda, kapının eşiğinde bir karaltı belirdi. Orhan Sencer, kapının gerisinde, gölgesini İncilâ’nın üzerine düşürerek duruyordu. Bakışları, genç kadının aynadaki yansımasına kilitlenmişti. Odadaki hava bir anda elektrikle yüklendi; tutku, arzu ve beklenmedik bir hayranlık, görünmez iplerle ikisini birbirine bağlıyordu.

Orhan’ın gözleri, elbisenin sırtındaki o cüretkâr dekoltede gezindi, sonra ince bacaklarından süzülerek stiletto ayakkabılarına kaydı. Yüzünde tarifsiz bir ifade vardı; beklediğinden çok daha fazlasını bulmuştu. Bu sadece güzel bir kadın değil, bir alev topuydu.

İncilâ, aynadaki yansımasından Orhan’ın gözleriyle buluştu. Adamın bakışları, bir sanatçının eserine duyduğu hayranlığı, bir avcının avına duyduğu tutkuyu ve bir imparatorun fethettiği toprağa duyduğu arzuyu aynı anda taşıyordu. O gözlerde, sadece bir gece değil, bir ömürlük bir oyunun başlangıcını gördü.

Yanına gelen ve arkasında duran Orhan’ın parmakları tokasının klipsini buldu, saçlarını omuzlarından aşağı bir şelale gibi saldı. “Bunlar benim en kıymetli hazinem.” derken asi buklelerin her telini okşamak istediğini saklamadı. Dudakları hafifçe kıvrıldı, sesi derin ve fısıltı gibiydi. "Şimdi, gitmeye hazırız İmparatoriçe."

İncilâ, aynadaki kendi yansımasına son bir kez baktı. Artık o eski İncilâ değildi. O, bu ateşin içinde yeniden doğmuştu; kendi küllerinden yükselen, Orhan Sencer’in imparatorluğunu yakmaya hazır, kan kırmızı bir figürdü.  


çok çok çok uzun bir bölümle geldim... keyifle okuyun zarif okurlarım... kitap bittiğinde kaldıracağım bilginiz olsun.