3. BÖLÜM
“Murat
neredesin lan kaç saattir?”
“Abi küçük
bir sorun çıktı.”
“Zaiyat var
mı?”
“Ameliyat
olan kızlardan biri ölmüş, bedeni malları kabul etmemiş.”
“Ne kadar
sürer gelmen.”
“Merkezde
işim var biraz,”
“Ne işin
var?” Murat kısacık sessizlikten özel işini anlamasını istedi Cengaverde zaten
uzatmadı kapadı. Merkeze giderken Tüyap Kitap Fuarının açıldığını duymuştu,
küçük bir kaçamak için vakti vardı.
İnsan garip
bir varlıktı, önce hayatından çıkardıkları için dua ediyor, an geliyor kopmak
için çabaladığı her şeyi hayatına almak için bir çıkar yol arıyordu. Önce
gelecek hayali kuruyor, gelecek istediği gibi evrilmediğinde ise eskiyi
özlüyordu. En çok da geçmişi, geçmişteki insanları, yaşanan güzel anıları,
güzel süreçleri ve başardığı gurur duyulacak süreçleri, onlardan biri de
öfkeyle mesaj yazan parmakların sahibiydi.
“Dokuz
haftadır evime gitmedim arkadaşım, Antalya Fuarından sonra dinlenme arası
vereceğimi defalarca belirtmeme rağmen benim adıma nasıl söz verirsin Belediyeye.”
“Aklımdan
çıkmış…”
“Hayır
aklından çıkmadı, son ana sakladın mecbur kalayım diye, afişler asılmış, banner
çalışması yapılmış, söyleşi için liselere haber verilmiş...”
“İyi gitme o
zaman ben bir…”
“Sorumsuzluğunu
böyle mi kapayacaksın. İnsanlar geleceğimi düşündükleri için bugün orada
olacaklardır. Gelene, keyfi istemedi diyemezsin.”
“Ne yapmamı
bekliyorsun Müjde unuttum diyorum. Konya’daki şirket acil toplantı istiyor.”
“Ben
katılamam,”
“Ama önemli,
insanlara ne derim.”
“Ben işleri
karıştırdım, Müjde Hanım imzaya gidiyor o yüzden katılamıyor, yerine ben geldim
diyebilirsin. Not al tüm süreci, sonra da ilk uçağa atla Adana’ya gel. Artık
evime gitmek istiyorum.”
“Benim oraya
geçmem imkânsız, sen bir şekilde üstesinden gelirsin diye düşünüyorum.”
“Lütfen artık
benim yerime düşünme, bir işin ucundan tut kâfi.”
Bazen
insanların sorumluluklarından kaçması, tembelliği ve çıkarlarına göre hareket
etmesi çok kişinin hayatına yön veriyordu. Bir şirketin patronu olmak ya da
yetkili bir kişi olmak da işin yönünü tekrar istediğin hedefe sokmaya
yetmiyordu. Bu konuşmadan sonra valizini nasıl topladığını ve kızgınlıkla yola
düşerken, eşine ne diyeceğini bilmiyordu. Aylardır çocuklarıyla vakit
geçiremediği için onlara sürpriz yapıp Yelkenli Otelde güzel bir süit ayırtmış,
Antalya Kitap Fuarı boyunca hem tatil yapıp hem de çalışanların kontrol etme imkânı
olacaktı. Antalya’ya gelirken sabahında söz vermişti akşam yemeğinde eşi ve
çocukları ile birlikte olacağına ama sorumsuz davranışlar onun birkaç gün daha ailesinden
ve evden uzak kalmasına sebep olacaktı.
İnsan bir
saniye sonrasını bilmezken, gelecek ile alakalı planlar kuruyordu, bazen biri
vesile oluyordu planlarını bozmaya, bazen bir şey neden oluşuyordu, kararlar ve
süreçler ise Allah’ın istediği şekilde sonuçlanıyordu. Uçağı henüz Adana
Havalimanına inen kadın valizlerinin telaşına düşerken bir taraftan da bir
saniye olsun kulağından indirmediği telefonun arkasındaki kişilerle harareti
bol konuşmalar yapıyordu. Aynı anda dört yerde olması gerekiyor ama iki kollu
iki bacaklı ve tek kafalı insan canlısı ancak sınırlı süzgeçte kalabiliyordu. Dört
Kitap Fuarının aynı hafta açılış yapması ve her birine ayrı ayrı söyleşi, konferans
ve imza günü düşünülmesi onun sağlığını da olumsuz etkiliyordu. Mesela son
zamanlarda şişkinlik, halsizlik ve ciddi şekilde zihin sisi yaşıyordu.
“Merhaba
Müjde Hanım,”
“Merhaba.”
“Belediye
size asistan tahsis etmiş, şoförle birlikte otelinizden alacaklar ve
gideceğiniz Lise söyleşilerinde size eşlik edecekler. Devlet liselerini
seçmişsiniz sanırım.”
“Otele
geçmiyorum, araç kiraladım.”
“Ama…”
“Kalmaya
niyetim yok, süreci tamamlayınca derhal döneceğim.”
“Ama Müjde
Hanım ben Konya için uçak bilet…”
“Bakın Rıza
Bey, mülakat yaptığım ilk gün size süreci yönetemezseniz yollarımız ayrılır
demiştim ve siz şu anda çuvallıyorsunuz!” Bu sessizlik, kabullenme işaretiydi.
Konuşursa sürecin daha da zorlanacağını bilmekteydi. “Bugünden sonra üç gün
boyunca evimde olacağım ve sizden olumsuz hiçbir şey duymak istemiyorum. Tek
başınıza çözün.”
“Tamam, özür
dilerim. Konya toplantısında imzalar atılacaktı.”
“Neredeyse
kırk sekiz saattir uykusuzum, şu anda Konya’ya geçmemim imkânı yok. Sizin için
bir araç kiralandı, Denizli’yi çalışanlara bırakıp Konya’ya geçin. Eğer kalmanız
gerekiyorsa Elif Hanım’a söyleyin size bir otel ayarlatsın, ortağım da size
eşlik edecek zaten.”
“Sözleşmeleri
incelediniz mi?”
“Avukatım not
aldığım ve değişmesini istediğim yerleri attım, Cemal Bey de toplantıya
konferans ile bağlanacak. Önemli bir şey yoksa valizim geldi.” Havalimanından
aldığı kiralık aracın başında yorgunluktan uyuklamamasının tek sebebi, susmayan
telefonlarıydı. Katılımı tamamen ondan bağımsız gerçekleşen Adana’daki Kitap Fuarı’na
bu sene ilgi sandıklarından büyük olunca, Tarsus’ta aynı anda kurulan fuardaki
kalifiye elemanları Adana’ya kaydırmanın bedeli ona uykusuzluk olarak dönmüştü.
Neyse ki Süpürgesiz Cadı diye telefonuna kaydettiği satış müdürü Elif, bu işin
ehliydi, iki alanı da ustalıkla yöneterek ona nefes alacak alan sunmuştu. Tek
sorun hem yazar hem de iş veren olmanın yükünün ağırlığının ikisinin bir araya
gelmesiydi.
O gün dört
okulda konferans verdi, iki lise de söyleşi yaptı. İmza günü için dört saat
boyunca imza atan kollarında hal kalmadı. İmza kuyruğu biteceğine, saatler
geçtikçe uzadıkça uzadı. Standa geçtiğinde bile onu heyecanlı bir kalabalık
karşılamıştı. Uzun zamandır okurlarından biri olan her kitabını aldığında
heyecanla Instagram’dan onunla sevincini paylaşan Hilal Tokuzun eşi ve
çocukları, hatta tüm ailesini alıp yanına gelmişti. Onunla sohbet etmeye dalan
Müjde Aklanoğlu’nu stant da gören ve imza gününü kaçıran diğer okurlar da
yanına gelince standın önü ana baba gününe dönmüştü. İşte Murat’ da tam o
sırada standın yanından geçmekteydi.
Fuarın en
kalabalık standının sebebini merak ederek, göz gezdirdiği kitaplardan başını
kaldırıp yanındaki çalışana, “Yazar çok mu seviliyor?” diye sordu.
“Kitaplarının
çoğu ikinci gün bitti, yeni kargo gelmişti ama bugün imza gününde onlarda
bitti.”
“Hangileri
onların?”
Kızın
gösterdiği kitaplardan bir tanesini alıp, “İmzalatabilir misin bunu?” diye
sordu.
Müjde
Aklanoğlu önüne gelen adama gülümseyerek, “Adınız?” diye sorduğunda, “Sitare
adına imzalarsanız sevinirim.” diye garip bir kibarlıkla belirtti. Sanki ağzına
rica kipi yakışmıyor da, kalabalıkta aykırı kalmamak için öyle davranıyordu. Siyah
takımlı, sakallı, elinde orta taşından otuz üçlü tesbihi olan, işaret
parmağında büyük bir arma gibi m harfi bulunan adam sabırsızca kitabın
imzalanmasını beklerken parmaklarını huzursuzca standın üzerinde
tıkırdatıyordu. Yazar huzursuzluğunu algılayınca, “Bazı hikayelerin sonunu
çabalar yazar. Bu kitabın sonunu ben yazdım ama dilerim senin mutlu sonsuzunu
Allah yazar.” Diye imzaladı. Neden bilmez, parmakların tıkırdaması dikkatini
bozduğu için aklına hiçbir şey gelmemiş satırlara bu sözcükler dökülmüştü.
Zaten adam kitabı aldığı birle teşekkür bile etmeden arkasını dönüp gitmişti.
Sanki oraya ait olmadığını, ömrünce kitap okumadığını her adımı haykırıyor
gibiydi.
Akşam olup
kitaplar sayılıp kasa kapanışı yapılırken neredeyse ayakta uyukluyordu. Tüm gün
onunla koşturmaktan ayakları şişen Elif, otelden arakladığı bez terliklerle
standın içinde bir oraya bir buraya koşarken imza esnasından bağırmaktan kısılan
sesiyle, “Müjde Hanım fişler ve faturalar muhasebe için not alıp zarfa koydum.
Bu da bankaya yatırılacak para.” diye belirtti.
“Sen
halledersin elif yanıma alamam o kadar nakdi.”
“Tamam. Açlıktan
ölüyorum, artık çıkabilir miyiz?” diye sorduğunda “Tamam,” diyen Müjde Hanım
hala bilgisayarın başında oturuyor, şu anda aktif olan dört fuarın gelir gider
tablosunu yönetiyordu.
Yirmi dakika sonra
fuarın güvenlik görevleri ışıkların kapanacağı konusunda uyarmak için yanlarına
geldiğinde ancak kendine gelebildi. Bilgisayarının başından kalktığında Celil
standa dizilen kitapların üzerini örtmüş, yemek aşkıyla dipçik gibi karşısına
dikilmişti. Birlikte otoparka geçtiklerinde ani bir kararla arka kapıya
uzanırken, aracın anahtarını Celil’e attı.
“Sen kullan,
direksiyon başında uyuklayabilirim.”
Elif ve Celil
kısacık bir an bakıştılar, normal şartlarda patronları asla başkasının
kullandığı araca binmezdi. Ne olursa olsun direksiyonu kimseye emanet etmeyen
biri olduğundan, yola çıktıklarında hızlı mı yavaş mı gidecekleri konusunda tedirginlerdi.
“Müjde Hanım
Tarsus’a daha evvel araçla gitmedim, nasıl gidiyoruz?”
Gözleri dikiz
aynasında Celil ile çakışan kadın, “Bu yoldan hiç çıkmazsan merkeze kadar
ulaşırsın, düz gitmen yeterli.” diye uyardı. Bocalayan gözleri gördüğünde onun
aklından geçenleri okudu. “Elif şarjım bitmek üzere, navigasyonunu sen açabilir
misin? Oktay birazdan sana konum atacak.”
Şarjının son
kalıntısıyla Tarsus’taki çalışanı Oktay’a mesaj atan yorgun kadının başı bir an
düştü. Ne kadar zaman geçtiğini ya da ne kadar yol aldıklarını bilmiyordu
sadece aracın sarsılarak ilerlediğini fark edince, uyandı. Etrafına bakındı.
Karanlık ve bozuk bir orman yolunda ilerleyen Celil, direksiyona neredeyse
yapışmıştı. Üstelik kuş uçmaz kervan geçmez bir yola sapmıştı.
“Elif bu yol Tarsus
yolu değil, neredeyiz?”
Merakla
etrafa bakınıyordu ama sokak direği bile olmayan yolda ne bir ışık ne de ev
olmadığından nereye gittiklerini çözemiyordu.
“Bilmiyorum
Müjde Hanım, navigasyona göre gidiyoruz, en son bu yola saptık ve devam ediyoruz.”
“Nereden
saptık?”
“Döner kavşak
vardı, birinci yoldan devam edin dedi, bizde devam ettik.”
“İkinci yola
girmişsiniz, dağa çıkan bir patika vardı oraya mı saptınız?” Elif ve Celil
bakışınca anladı. “Döneyim isterseniz?” Etrafına bakındı, o kadar karanlıktı
dönecek alan göremiyordu üstelik yol tek şeritliydi. “Biraz ilerle, ana yola
bağlantı olmazsa döneriz.”
Araç
ilerlerken bir yokuşa denk geldi, yukarıdan sırayla araçlar inmeye başladı. Her
gelen araç itinayla selektör yapıyor, garip bir şekilde uyarıyordu. “Celil
bunlar neden sürekli bize ikaz veriyor?” dedi Elif.
“Yanlış yolda
olduğumuzu söylüyorlar,” dedi Müjde Hanım, “Cama yumurta falan atan olursa gaza
baz, ya da kendini önümüze atan olursa sakın durma ez geç bubi tuzağı olabilir.
Elif lambayı aç içeride aile olduğunu düşünsünler, kalabalık korkutur insanı.
Kapıları da kilitleyin.”
Beş dakika
boyunca aşağı inen her lüks araç itinayla selektör yapıp uyardı. Celil
panikleyince, aracı hızlandırdı. Tepeye çıktıklarında ise onları manzaraya
karşı bir köşk karşıladı. Hayli büyük olan yapının bahçesi ışıl ışıl, bahçe
duvarları ise dikenli tellerle çevriliydi. Özellikle kırmızı rengin hakim
olduğu bu yapının girişinde güvenlik kulübesi vardı. Otoparkında ise birden
fazla araç. Issız, dağın tepesinde manzaraya karşı bir yapı ve bir sürü araç
olunca haliyle, “Restoran sanırım. Yalnız çok güzel dizayn edilmiş,” dedi Elif,
Müjde Hanım şaheser yapıya göz ucuyla bakıp yola odaklandı. İlginç. Kırmızı led
lambalı yapı çok değişikti.
Köşkü yüz
metre geçmişlerdi ki, yolun bariyerle kapandığını gördüler. “Bu hayra alamet
değil, dağ yolunu kapamaktaki amaç ne?” diyen Müjde Hanım, “Hemen geri dön
Celil, Elif sende navigasyonunu ver bakalım başka çıkış var mı?” derken
çantasındaki biber gazını çıkardı.
“Şarjım bitti
Müjde Hanım,”
“Tak o
zaman,”
“Yanımda
değil, bagaja koydum çantayı.”
Celil aracı
hızlandırdı, “Şu restorana soralım başka çıkış var mıymış?” diye sorarken,
“Sakın Celil,” demeye kalmadan Müjde Hanım ani bir firenle yerinde duran Celil
ile araç tozu dumana katarak durdu. O sırada güvenlik kulübesinin önünde
aracından inen uzun boylu koyu giyimli bir adam koşturarak aracın yanına
gelirken güvenliğe eliyle dur işareti yaptı. Elif’in camına vurarak, açmasını
işaret etti.
Bir eli
belindeki silahında olarak camdan içeri bakınırken, “Mekânın önüne böyle mi
gelinir lannnn, topuğunuza mı sıktıracaksınızzz.” diye garip ses tonuyla
uyardı. Elif korkudan donmuş, Celil ise direksiyonla bir bütün olmuş halde
adama bakıyor ama konuşamıyordu. Müjde Hanım adamın elinin belini yokladığını
fark etti. Gözbebekleri normalden büyük olan adamın hareketleri hayli ağır ve temkinliydi.
Yüzü solgun dudaklarında hafif bir morluk vardı. Bu adamın yasak madde kullandığını
belirtmekteydi. Celil korkuyla kekelemeye başlayıp, “Biz şeyden geliyorduk yol
bitti,” demeye başlayınca Müjde Aklanoğlu başını öne uzattı.
“Tedirgin
olacağınız bir durum yok beyefendi, öncelikle korkuttuğumuz için özür dileriz.
Arkadaş yolu kaybetti bulamayınca panikledi. Tarsus yolunu arıyoruz nasıl
gidebiliriz?” diye sordu.
Murat
tesettürlü kadını görünce gözlerini kıstı. Müjde Hanım onu tanımamıştı ama o
bugün kitabı imzalattığı yazarı tanımıştı. Elini belinden çekerek ceketini
düzeltti.
“Bu yolu
takip edin bir yere saplayın, yirmi dakika sonra bir kavşak gelecek ilk
çıkıştan devam edin.”
Müjde Hanım
Celil’in omzuna dokunurken, “Hayırlı akşamlar,” diye söylendi ama adamın
yollarından çekileceği yoktu. Kolunu cama koyarak Elif’i alıcı gözle süzdü, “Bir
daha böyle aniden durmayın burada, valla tararlar sizi kim vurduya gidersiniz.”
diyerek espri yapınca, adamın etrafını saran korumalardan tırsan Celil’den
‘hık’ diye bir ses geldi.
“Geceler
yârim oldu. Anam anam garibem, ağlamak karım oldu. Anam anam anam garibem.”
O sırada
köşkten duyulan ezgiler geceyi inletirken, alkış sesleri dışarı sızıyordu. Bir
kadının teşekkür eden sesi kalabalığın sesinde boğuluyordu. Buranın alelade bir
köşk olmadığını yükselen seslerden anlayan ve Celil’in omzunu sıkan Müjde
Aklanoğlu, “Sağ olun,” dedikten sonra, “Elif camı kapa toz girmesin,” diye
uyardı ve araç hareket ederken Murat garip garip sırıttı. Sitare yaşanılan
tesadüfü duyunca çok şaşıracaktı. Aracından aldığı kitaba bakarken, “Bak sen şu
tesadüfe,” diye kafasını salladı. Sitare’nin odasına gidene kadar da üzerindeki
şaşkınlığı atamadı.
Ve bu ürkütücü
olayın tesadüfünü ve tevafukunu bilmeyen Müjde Aklanoğlu, iki yıl sonra bir
şekilde yolları kesişen Sitare’ye bir sahil balkında şu sözleri söyleyecekti:
Dervişe
sormuşlar, İnsanın başına gelecek en güzel nasip nedir?”
Derviş demiş
ki, “Herkesin bir şeyler anlatmak istediği şu yalan dünyada, seni dinlemek
isteyen birine rastlamaktır. Seni dinlerim Sitare, istediğin kadar konuş, yemin
ederim ne yargılar ne de soru sorarım. Belki bilmiyorsundur, Dervişe yine
sormuşlar, “Hayat nicedir?” Demiş ki, “Hayat bilmecedir. Attığın her adım bir
hecedir. Çözene gündüz, çözemeyene gecedir. Senin çözdüğün düğümleri konuşarak
saralım. Acıları yumak yapıp mutluluk hırkası örelim.”
“Acıdan
sökülen mutluluk örer mü?”
Dervişe
sormuşlar, “En zor olan nedir?”
“Sözdür,”
demiş, “Anlatması da zor Müjde Hanım, anlaması da…”
“Korkma
Sitare, anlattığın seni anlarsa, zor kolaylaşır.”
İki kişinin yolu olmadık bir anda kesişirse, bu: Kaderdir.
Birbirini tanımayan ili kişinin paylaşacağı anıları olursa, bu:
Kısmettir.
İki kişiyi her zorluğa rağmen bir araya getirirse Allah, bu da
Nasiptir.
Ve nasipten öte yer yoktur.

Çok doğru söylediniz nasipte öte yol yok hadi hayırlısı hayırlı sahurlar
YanıtlaSilyaaa gerçek hayat hikayesi mi? ne güzel kesilmiş yollarının.dag yolunda bende korktum.
YanıtlaSilHayırlı ramazanlar ilhamınız bol olsun yine güzel bir bölümdü
YanıtlaSilHayırlı ramazanlar
YanıtlaSilHayırlı ramazanlar yüreğinize sağlık
YanıtlaSilAllah'ın takdiri ile yollarımız iyilerle ve kötülerle de bir şekilde kesişiyor.. önemli olan bizim bu süreçte hangi yolda ilerleyeceğimiz diye düşünüyorum. Allah bizi doğru yoldan ayırmasın, iyi insanlar ile karşılaştırsın..🙏
YanıtlaSil