Bazı
kitaplar sizin vicdanınızı sızlatır bazıları ise vicdan anlayışınızı baştan
yazar…
Uzun zaman
önce yazmaya karar verip unuttuğum ve şimdi kaleme almaya karar verdiğim bir
eser.
Not: Vicdansızlar,
empati yoksunları, sığ kurgu ya da klişe romantik arayışında olanlar, emeğe
saygısı olmayanlar, yazarın emeğini görmezden gelenler, kul hakkı tanımayanlar ve yorum yapmayacak olanlar OKUMASIN…
Eğitici,
öğretici, dönüştürücü bir eserle daha yola devam edeceğiz…
Araştırmacı
Yazar Müjde Aklanoğlu
***
Önyargıların
senin kabusundur ve kabuslar kimseye huzur vermez.
"Anne
yardım et!"
Sesin
geldiği yöne dönüyor ama ne sesin sahibini ne de etrafında birisini
göremiyordu. Eli yüreğinde, ensesinde bir kasırganın ağırlığı, omuzlarına
yüklenen hıçkırıklara kafa tutan bacakları titreyerek korkularını adımlıyordu.
"Anne
ne olur yardım et. Sana ihtiyacım var, duy beni.”
"Kızım,"
dedi yaşlı kadın dudakları titreyerek, korkuyla etrafına bakındı. Yanaklarından
yaşlar süzülüyor, sırtından aşağı serin sular yürüyor, sesin bir uzaklaşan bir
yakınlaşan yankısından solukları kesiliyordu. Ne kötü, ne çirkin bir yerdi
burası. Yıkık döküktü, çok sıcaktı, üstelik kötü kokuyordu. Ayağının altında
harabe parçaları çatırdayınca bakışları yere kaydı. Her yerde böcekler vardı
ama garip olan böceklerin ona yaklaşmamasıydı, adımını attığı yerden çekilerek
ona yol vermesiydi. Sanki böcekler ona saygısını sunuyor, karanlık yollarına
ışık tutulması için geriye kaçıyordu. Kalbi teklemeye başlayınca nefesi
daraldı.
O ses
acılar içinde, "Anne..." dedi yeniden.
"Yavrum,"
dedi yine yaşlı kadın. Karanlıkta önüne attığı dengesiz bir adımla ayağına
takılan kalıntıya yenildi, yere iki dizinin üzerinde düştü ve diz kapakları
acırken ellerine batan şeyler canını yaktı. Yerinden kalkarken, elindeki cam
parçalarını gördü. Kanının akışı mı ürpermesine sebepti yoksa başının üzerinde
dolanan korkuları mı? Ellerini temizledi, mikrop kapmasın diye kanları
eşarbının ucuna sildi.
"Anne!" Ciğerleri sökülüyordu bu
sesi her duyduğunda, daha evvel onun kadar içten, onun kadar acılı, onun kadar
feryat eden bir serzeniş duymamıştı. "Anne yardım et,"
"Kızım,
neredesin?"
"Buradayım,"
dedi ses yeniden. "Sesime gel ne olur, gücüm kalmadı."
Yaşlı
kadın adımlarını hızlandırdı. Kötü kokan bir mahalle parkının yanından döndü.
Yürürken gözüne çarpan sokağın adıyla duraksadı. Mavi tabelada 'Menekşe sokak,'
yazıyordu. Levha kırılmış ve zehirli yılanlarla yazıları neredeyse kapanmıştı.
Yılanlar tıslayarak tabelayı kapatırken, kadın adımlarını hızlandırdı.
"Kızım,
buradayım korkma."
"Anne,"
dedi ses yine. "Gücüm tükeniyor ne olur..."
"Dayan
annem, dayan," dedi yaşlı kadın, ağrıyan dizlerine inat telaşlı adımları
hızlandı. Soluk soluğa kalmış, bir yokuş çıkmış gibi ciğerleri zorlanmaktaydı.
Sonra karanlığı ışıtan bir beyazlık fark etti. Leş kokusunun içinden, gül
kokusunu seçti. Az evvel sessizliği ile ürperten harabenin içinden kuş sesleri,
göz görmemiş hayvanların kahkahaları yükseliyordu. Etrafını hem korku hem de
müthiş bir merak sardı. Zihni kaygının izini sürdü, hedefsiz adımları ışığa
yürüdü. Köşeyi döndüğü an gözlerini alan ışıkla elini yüzüne siper etti. Bu
öyle keskin bir aydınlıktı ki, karanlıktan sonra gözlerini öyle acıtmıştı ki,
ona bakması için ateş gibi yanan gözlerinin bir süre elinin perdesinde kalması
gerekti.
Bir anda
gövdesinin etrafını kara görünümlü gölgeler sardı. Etrafından fısıldaşmalar
duyuluyordu. Hayır bunlar fısıldaşma değildi, birileri kısık sesle
"Âmin!" diyordu. Ama etrafta kimse yoktu. Parmakları yüzünden
kaydıkça ışığa bakan gözleri kısıldı. Beyaz bir yansımanın içinde, çimlerin
yeşerdiği, çiçeklerin açtığı ve özgürce gezinen hayvanların sohbet ettiği minik
bir cennet vardı. Nasıl olurdu bu? Onca pisliğin, harabenin, böceklerin içinde
küçük bir cennet nasıl hayat bulurdu? Gül kokusu leş kokusuna kafa tutuyordu.
Uraya ulaşmak istedi. Adımlarını hızlandırdı. Yaklaştıkça sert bir şeye çarptı.
Başını öyle sert vurmuştu ki, beyni resmen kafatasında git gel yaşamıştı.
Alnını okşayarak neye çarptığına bakmak istedi, görünürde bir şey yoktu ama
elini değdirdiğinde, aşılmaz bir engel, cam kadar saydam bir halde tenine
dokunuyordu. Evet, görünmez bir bariyer, bir enerji onun hedefini kesiyordu. O
cennete giremiyordu.
"Ey
yüreğimdeki fısıltıyı duyan, duyduğu sese sağır olmayan, kibirlenmeyen,
gururlanmayan, rahmetiyle, mağfiretiyle sığınımıza olan Allah'ım! Ey içimin
acısına şifa, huzursuz uykuma deva Rabbim! Biliyorsun yüreğimden geçenleri! Tek
duam, duanın da hayırlısı, sevginin de hayırlısı, eşin de hayırlısı, işin de
hayırlısı, rızkın da hayırlısı, muhabbetin de hayırlısı, ömrün de ölümün de
hayırlısı ve hayırlının da kolayı, hızlısını, zorlamayanını ver.
Dilime
isyan, gönlüme fitne düşürme... Çaresizim, çarem sensin. Benim senden başka
kimsem yok, seni küstürürsem nereye giderim. Kapındayım, huzurundayım,
karşılıksız sevginin ortasındayım...
Benim
bilmediğim, senin muhakkak bildiğin, duyduğun, gördüğün, kader yazdığın,
yazacağın tüm sıkıntılarımı gider... Sevdiklerimin, yoldaşlarımın,
muhtaçlarının ve benim gibi kurbanların acısını dindir. Ben acizim, ben
çaresizim, ben güçsüzüm, ben nazlıyım... Hiçbir şey yapamadığım, gücümün
yetmediği, dilimin dönmediği, kalbimden geçip dilime uğramayan, aklımdan geçip
gücümün yetmediği, sesimden duyulmayan dertlerime sen deva ol. Her korktuğumda,
her isyan ateşi içimi kor olup yaktığında, her düştüğümde, tutulmayan ellerimi
sen tut. Her incindiklerinde, her incindiğimizde, her senden
uzaklaştırıldığımızda yakınlığınla sen yardımcı ol. Dostumdan bile medet
umdurma, senden başkasına el açıp yalvartma... Günahkâr, Bencil, Nankör
kullarından eyleme! Yalan söyleyen, ihanet eden, riyaya düşen, kem gözle bakan,
iftirayla coşan, kalbi buğz eden, dili isyan eden kişilerden eyleme, böyle
kişileri, kendini bilmez ikiyüzlüleri benden uzak tut. Sen ki; suskun
gönüllerden geçeni, dualarında saklı kalanları bilirsin, ne arzu ediyorsak,
hakkımız da en hayırlısından haberdar olansın... Bize bizden daha iyi
tanıyansın, hakkımız da her zaman hayırlısını ver. Hiç kimseyi, olmayacak şeyi
istemekle, gelmeyecek olanı beklemekle, kavuşamayacağını hayal etmekle sınama,
beni de sınama, isyan ateşini harlama, içimdeki fitne düşüncelerin fitilini
ateşleme...
Ben bir
sana gelir, sana sığınırım... Beni ve benim gibi olanları, senin rızana uygun
şekilde yaşamaya yöneltirim. Gücüm bu kadar, çarem yok, çarem sensin senden
başka gidecek kapım yok. Bizi koru, kolla, kurtar ve bereketini, marifetini,
şifanı, devanı, huzurunu, kuvvetini, kudretini, koruma kalkanını esirgeme...
Sevdiklerimizi
bize, bizleri onlara bağışla, beni senin cemalinden ayrılmayan insanlarla
karşılaştır. Âmin."
Bu nasıl
güzel, nasıl içten bir duaydı, yaşlı kadının kalbini ağlatmış yüzünü huzurlu
bir hüzünle süslemişti. "Rüveyda!" dedi soluk soluğa yine.
"Yavrum."
Secdesine
yüz sürmüş kimsesizler kimsesine dert yanan genç kadın birden sustu. On bir tek
bu isimle sesleniyordu. Rüveyda! Adını andığı zaman kalbi kanatlanıyor,
derdi hafifliyor, acısı şifalanıyor gibiydi. Sesin geldiği yere dönmek için
yüzünü kaldırıp baktığında, yaşlı kadın korkuyla bir elini kalbine koydu ve bir
adım geriledi. Şahadet getirdi. Gencecik kızın yüzünden ve bedeninden akan
kanlarla beyaz kıyafeti sırılsıklam olmuş, güzel yüzünün yerini açık et ve kas
parçası dolmuştu. Yaşlı kadın soluksuz halde, "Kızım, Rüveyda’m."
diye fısıldarken, kanlar içinde doğrulan ve ona doğru adım atan kız elini
kalbine koydu.
"Çok
acıyor anne, gücüm kalmadı." İki elini saçlarına attı ve kanla kaplanan
sârı saçları tutam tutam elinde kaldı. Yaşlı kadın camı aşmak ve genç kadına
ulaşmak için fanusun etrafında tur attı ama ne içeri girecek bir kapı ne de ona
ulaşabileceği bir alan olmadı. Sanki bir baloncuğun içine hapsedilen
gökkuşağıydı. Kokusu olan bir gül ancak hayal kadar uzaktı.
Ve o an da
bir şimşek çaktı, Rüveyda şimşeğin olduğu yere korkuyla baktı. Geri geri
yürürken, "Ne olur gel," diyordu. Uzaklaştığı her adımla beyaz ışıkta
onunla gidiyordu. Ruhundan bir parça koparken
yaşlı kadını karanlığa terk ediyordu. Ve sonra bir gölge sarmaladı evladını,
yuttu. Genç kadının acı dolu, "Anne," diyen çığlığıyla yastığından
havalanan yaşlı kadın, ter su içinde, soluk soluğa etrafına bakındı. Hala
burnunda leşe karışan gül kokusu vardı. Kalbi ortadan ikiye bölünecek gibi
şişmişti. Şaşkınlık, korku, endişe, hepsi birbirine girmişti. Daha evvel hiç bu
kadar gerçek olmamıştı kâbusları ve hiç bu kadar net görmemişti gül yüzlüsünün
acısını.
"Bismillah,"
diyerek derin bir soluk aldığında, avuçlarında hissettiği acıyla bakışları
ellerine kaydı. Avucunun içinde çizikler, irili ufaklı morluklar ve yüzülmeler
vardı. Ve yaraları tazeydi, sızısı gerçekti, içinden taze kanlar sızmaktaydı.
***
Ön
yargılar, insanın hayatını nasıl da parçalara ayırıyordu ve o parçalar sadece
yargısı olanı değil, diğerlerini de acıtıyordu. Gündelik hayatta ve ilişkilerde
olduğu gibi sosyo-politik dinamiklerde de sık sık karşılaşılan ve çeşitli
ayrımcılıklara neden olabilen tutumlardan biri olduğu kabullenilmiyordu.
İnsanın başkasına karşı temelsiz bir inanç ya
da fikir olarak tanımlanabilecek bir kalıpyargıyı hissiyatına giydirmesiyle,
insanın fıtratına güçlü bir duygulanım anında bilişsel (cognitive) parçası
yükleniyordu, insan gruplarına dair genelgeçer, şablonvari inançları içermeye
başlıyordu. Sonrasında düşünceler süzgeçten geçerek ilk izlenimle temelsiz ve
asılsız şekilde yaftalanıyordu. Sanki tüm seks işçileri sürdükleri düzene zevk
için başlanmış gibi algılanıyor, onlara bir Seks işçisi kullanımı yerine, aşağılayıcı
ve/veya argo kelimelerle rencide edici şekilde fahişe, yosma, sürtük, orospu
ibareleriyle hitap ediliyor, (cinsel hizmet) sunarak para kazanan, kazandırılan
kişilere Seks işçisi terimi yerine eskort, rent, jigolo, telekız gibi
kelimelerle üstünlük kurulmaya çalışılıyordu. Onların hayata tutunuşlarını,
zorluklarını, durumlarını görmezden gelerek yaftalamak ve yok saymak vicdani,
insani olarak görmezden gelmek, toplum algılarına işlenen namus yerleşkesi
yüzünden kolaylaşmıştı.
***
Kulağında
sessizliğin senfonisi inlerken, sabahın ilk demlerinde odaya giren en yakın
arkadaşının sarhoş ve bitap halde yüzüne haykırdığı sözcük çınlıyordu.
Fahişe!
Derin
yeşil gözlerin etrafına çekilen siyah sürme bir gölü kundaklayan gece ayazını
yemiş toprağa benziyordu. Her bir teline milyonlarca düş gömülen gür
kirpikleri, asi bir başkaldırıyla kaşına ulaşmak için yer çekimine meydan
okuyordu. Uzman cerrahların hayranlıkla izledikleri kusursuz yüzündeki çıkık
elmacık kemiklerine eşlik eden kapitalist burnu, bir başkaldırıyla hayata olan
direnişini aykırıca sürdürüyordu.
Uzun zaman
evvel terk eden umutları al yanakları yerine soğuk bir yalnızlık yerleştirerek
beyaz tenine yakışan kibri onun görseline hidayet sunuyordu. Kırmızı rujunu
dolgun alt dudağının etrafında bir nehir gibi kaydırarak netleştirdi, son defa
kendine baktı. Kutsanmış bir meleğin resmedildiği kusursuz bir portre gibiydi.
Onun yanından geçen nefesini tutar, ona bir kez bakan bir daha bakmak için
zaman kollardı. Bir adım dibine ulaşmak için kavgalar çıkar, isyanlar baş
gösterirdi. Bu kadar kusursuz bir güzelin bu kadar hiçlik taşıması ise
insanları ittiği kadar çekerdi. Ulaşılmaz olmasını tüm adamlar arzuluyor ve
onunla bir saat fazla geçirmek için bile tüm mal varlığını ortaya
sürebiliyordu. Aynaya ruhsuz bir dürtüyle bakan kadının aksında beliren görsel,
herkesin aklını başından alacak kadar sersemleticiydi.
"Sitare,
sıra senin," dedi kapının girişinde beliren kaba ses.
Oturduğu
pufun üzerinden kalkan Sitare, üzerine oturan ve kadınsı hatlarını bir eldiven
gibi sarmalayan elbisesinin cömert dekoltesini çekiştirerek, göğsündeki ve
sırtındaki açıklığı kapamak için aynanın üzerindeki şalı omuzlarına attı. İpek
kumaşın altına sıkışan saçlarını kurtarıp omuzlarının üzerine saldı.
Özgürlüğünü ilan eden sârı bukleler, dalgalar halinde sırtına ve omuzlarına
yayılırken, o derin göğüs dekoltesini kapamak için ipek kumaşı çekiştirdi
durdu. Yüksek ökçeli topuklu ayakkabılarının üzerinde bir kuğu misali kapıya
süzülürken, Murat ona kaşlarını kaldırarak baktı. Tam kapıdan çıkıyordu ki,
kızın şalına uzanarak, "Yüzündeki makyaj yetmedi mi sana, biraz da
bedenine mi istiyorsun?" diye kaba bir tutumla uyardı.
Murat kırk
yaşlarında, siyah saçlarının arasına serpiştirilmiş kırları ve şakaklarındaki
beyazlarına destek veren gür sakallarındaki aykırı papatyalara rağmen, çok
çekici bir adamdı. Uzun boyu ve kaslı yapısı onun koruma olmasındaki en başlıca
sonuç gibi dursa bile, onun koruması olmak için bir özelliği daha vardı, o da
keskin zekâsıydı.
Üzerinden
çekilen şalla öfkesi gerilen Sitare genç adama çakmak çakmak yanan gözlerle
baktığında, Murat omzunu sarsarak, "Hadi kızdırma Cengâver Bey'i,"
diye uyardı.
Genç kız
gözlerine dik dik bakarak meydan okurken, "Şalımı ver Murat," diye
emretti.
"Olmaz
deve dikeni, Cengâver Bey bugün burnundan soluyor, sadece kemiklerini kırmakla
kalmaz bilesin."
"Sence
bu umurumda mı? Bırak kırsın kemiklerimi işte, birkaç hafta dinlenmiş
olurum."
"Sitare,
sorun kemiklerinin kırılması değil. Son zamanlarda gösterdiğin dik duruş
yüzünden sana ceza vermek için zaman kolluyor ve inan bana bu sefer vereceği
ceza dayakla sınırlı kalmaz, senin bile korktuğun o gerçekle yüzleşmek zorunda
kalmaktan dehşete kapılmıyor musun?"
Onun bu
dürüstlüğüne ve dokunduğu gerçekçi konuya boyun büken genç kadın umutsuz bir tebessümle
başını salladı. Tam adam ikna olmuştu ki ona doğru bir adım yaklaştı.
"Sitare!"
Şala
atılacakken, uyarıyla birden durdu, son yediği dayak aklına geldi ve sonrasında
gerçekleşen asıl kötü işkenceyi düşündüğü an titredi. Hayır bunu istemiyordu.
"Bu sefer seni ellerinden yaralı bile alamam, inan bana kapını tırmalayan
çok fazla kişi var, sadece onu kızdırıp üzerine salmak için bile ne filmler
çeviriyorlar bilemezsin."
"Tamam,
seni zor durumda bırakmak istememiştim, özür dilerim." Derin bir solukla
omuzlarını dikleştirdi. "Neden burnundan soluyor?" diye sordu.
"Bugün
kulüp kapalı," dedi Murat, aynı duygusuzlukla kaşlarını kaldırdı. Bu
adamın sesinin tonunun değiştiği bir an var mıydı, merak ediyordu. Ona karşı
biraz olsun sabırlı ve merhametli davranmasının tek nedeni geçmişteki durum
muydu yoksa vicdan azabı mıydı, hiçbir zaman çözemeyecekti ama ne olursa olsun
bu desteğin önünü kesmeyecekti.
"Neden,
baskın falan mı bekleniyor?"
"Yok,
büyük başlar eğlenmeye gelmişler. Sen de biraz dikkatli ol," diye
uyarırken koyu kahveleri sert ikazlarla parlıyordu. "Biliyorsun her
seferinde özellikle seni istiyorlar!"
Ona
meraklı ve ürkek bir bakış atan kız yanından salınarak kapıdan çıktı ve
merdivenlere yönelmek için antreyi geçti. Merdivenlere geldiğinde etrafı
uğuldatan insan kalabalığı sesi birden azaldı ve müzik sesiyle birlikte herkes
susup dikkatini merdivene çevirdi. Koyu bir kalabalık yoktu, korumalardan bir
ordu ve büyükbaşlardan bir masa doluydu. Bir an soluk alamadı. Uzun elbisesi o
kadar dardı ki, kalçasının kıvrımında biten yırtmacı açılmasın diye çabaladıkça
adım atmakta zorlanıyor, etrafa bakmadan yürürken kasılmaktan boğazı acıyordu.
Dışarıdan bakan herkes onun buz gibi ve serinkanlı yapısından duygusuz,
tutkusuz ve hantal biri olduğunu düşünebilirdi ama bu çalışılmış ve sonradan
kazanılmış hasletin öyle olmadığını bilen çok az kişi vardı.
Merdiven
bittiği an ona elini uzatan Murat parmaklarını güç verircesine tutarak her
zamanki gibi eşit adımlarla sahneye götürüyordu. Büyük kulübün geniş ve ferah
salonu sigara ve nargile dumanıyla neredeyse hayalsi bir sis bulutuyla
kaplanmıştı. Üzerinde dolaşan lazer ışıkları büyülü bir sanrı sunuyordu. Sahneye
adımını attığı an, Murat hemen arkasında belirdi ve çaktırmadan onun yırtmacını
kapadı. Ön masada oturan iki yaşlı adam o sınırdan görmek istedikleri et
parçasına gözlerini yöneltip başlarını eğmişlerdi ki, bunu engelleyen koruma
yüzünden homurdandı.
Sitare
arkasındaki saz arkadaşlarını selamladı, mikrofonun karşısına geçerek içeride
bulunan büyük masadaki misafirlerine başıyla selam vererek tebessüm etti.
Gözleri kısa bir an yana kaydığında, barda içkisini yudumlayan patronu ile göz
göze geldi. Elli yaşında olan adam ona sert bir bakış atarak en ufak bir
hatasını affetmeyeceğini belirten ikazıyla uyardı, kız mikrofona uzandı.
Etrafını
çevreledikleri masadaki zengin ve pis işlerin adamları ona heyecanla bakarken
yanlarına aldıkları kadınları çoktan ilgi alanlarından çıkarmıştı. Kızlar tüm
işveleriyle dikkatlerini çekmek için ellerinden geleni yapıyordu ama sahneye
çıkan Sitare yüzünden kimse dikkatini onlara veremiyordu.
Billur
sesi buğulu bir nefes olup tüm tüyleri ürpertip duvarlardan sekerek kulaklarına
yığılırken, neyi ne için söylediğini umursamayan adamlar bu güzel sesin yayılma
sebebine, meleksiliğe mest olarak bakıyor, kadehlerini kaldırıp başından aşağı
gül yaprağı saçan garsona, "Bir tane daha," diye bağırıyordu.
Arabesk
şarkının ritmine göre sesleri yükseliyor, içkinin ve uyuşturucunun dozu
arttıkça ahlaksız sözlerine edepsiz ithamlar ve istekler ekleniyordu. Dört
şarkıyı sabırla ve aynı serinkanlı tutumuyla söyleyen genç kadın, daha son
notalara dokunamamıştı ki masada yan oturan iri yapılı göbekli yaşlı adam
ayaklandı. Genç kadının yanına gelerek bileğine asıldığında, Murat öne atıldı
ve şarkısı ağzında donan Sitare bileğini kelepçe gibi saran elin içinden
kurtulmak için kıvrandı ama ona bir sırtlan gibi göz diken adamın avını
bırakmaya hiç niyeti yoktu.
"Dudaklarını
test edelim sesini çıkardığı kadar işe yarıyor mu?"
Yayık
sesiyle edepsizce söylenen adam kızı çekiştirerek sahneden indirmeye kalkınca,
Murat buna engel olmak için öne atıldı ve tam o anda yanlarına gelen Cengâver
ile hem yaşlı mafya babası hem de Murat durmuştu. Cengâver başıyla Murat'a geri
durmasını belirtirken, kıvranmakta olan Sitare'ye bakmadan mafya babasına
döndü.
"Tuncay
Bey, Sitare şarkısını söylerken size kızlarımız eşlik etsin," Parmağını
havaya kaldırarak merdivenin başında duran adamına işaret verdi. "Medya ve
Funda'yı çağır."
"Başka
kadın istemiyorum, sana onu istediğimi söylemiştim," dedi yaşlı adam,
istediğini elde edemediği için burnundan soluyordu.
"Tuncay
Bey, size anlatmıştım, bu istemekle olmaz. Burada eğlenmeniz başım gözüm üstüne,
kızlarımla da istediğin kadar vakit geçirebilirsin ama bu sahneyi ayakta tutan
assolistime uzanıyorsa elin, bu bedava olmaz."
"Sen
az piç değilsin değil mi Cengo, kızı herkese gösterip kimsenin ellemesine izin
vermeyerek değerini katlıyorsun."
"O
bizim ışığımız efendim, onun sönmesine izin veremem. Eğer ona bir şey olursa
size verdiğim verginin ödemesini yapamam. Bu kendi topuğuma sıkmak olur."
"Sadede
gel,"
"İsterseniz
şöyle oturalım." Yaşlı adam kıza baktı ve bileğindeki elini bırakmak
istemeyince, Murat'a kaşıyla kızı götürmesini belirten Cengâver, "Buyurun
şöyle," diyerek masayı gösterdi.
Tuncay Bey
istemeye istemeye masaya giderken, Murat'ın yanına gitmesi için korumasına
kaşıyla işaret verdi ve diğer koruma kızı merdivenlere götüren Murat'ın yanına
gelerek kulağına uzandı. Murat çatık kaşlarıyla arkasını döndü, Cengâver Bey'e
baktı, patronu başıyla emir verdi ve onu görmezden gelerek yaşlı adamı masasına
oturttu.
"Söyle
teklifin nedir?"
"Ne
teklifi efendim, benimkisi sadece bir rica..."
"Ulan
Cengo, ulan Cengo..." Yaşlı adam birden öfkeyle Cengaver'in yakasına elini
doladı ve yüzünü yaklaştırarak, "Sen kimsin köpek de bana şart koşuyorsun.
Seni de üstüne koyar sikerim. İşkembesini siktiğimin adamı yediğin boklarda
doymadın mı?" derken yanındaki adamlarına başıyla işaret verdi ve daha
Cengâver ona cevap veremeden silahlar çekildi. Cengaver'in korumaları da
silahlarını çekince, ortalığın karışacağından korkan Cengâver hemen araya
girerek onlara tek bir el hareketi yaptı ve silahlarını indirmelerini emretti.
"Ne emri efendim, ben aciz bir kulunuzum. Size sadece iş teklif
edecektim,"
"Orta
yolcu pezevenk," dedi yaşlı adam, kısa bir an tek kaşını kaldırarak baktı.
"Neymiş bu iş?"
"Yarın
yeni mallarım gelecek, eskiyen mallarla yenilerini değiştireceğim."
"Eeee..."
"Diyorum
ki, bunların bazısı yabancı, bazısı da öğrenci... Hani sizin şu beyaz işine ben
de girsem... Kızların bedeninde çıkarsak malları... Delikleri işe yaramıyor bari
derileri iş görsün."
Yaşlı adam
Cengaver'in yakasını bırakıp sandalyesine yaslandı ve adamlarına silahlarını
indirmelerini emretti. "Bana ortaklık mı teklif ediyorsun?"
Cengâver
omzunu sarstı, "Şeref..."
"Senin
şerefin mi vardı g*tlek!" dedi adam kahkaha atıp nargilesini getirmesi
için adamına el işareti yaparken, bu sohbet hoşuna gitmeye başlamıştı.
Konuşmadan sıkıldığı an ayaklandı, merdivenlere yönelirken Cengâver "Ama
daha ko..."
Elini
kaldıran adam masada oturan diğer adamlarına bakarak, "Konuşun lan şu
pezoyla, benim işim var," diyerek merdivenlere yöneldi. Murat merdivenin
başında durmuş yaşlı adamın sarsak adımlarla yürümesini izlerken, bakışları
kısa bir an uyarıyla patronuna kaydı. Cengâver mutlu bir tutumla başıyla onay
verdi. Murat'ın itiraz etmesine izin vermeden de arkasını döndü. Yaşlı adam
kızın az evvel yarım bıraktığı şarkıyı homurdanarak merdivenleri tırmanırken,
Murat onun arkasından yürümekten başka bir şey yapmamıştı.
Her şeyden
haberi vardı, daha evvel de defalarca yaşamış, tecrübe etmiş, sonucuna
katlanmıştı. İşte o yüzdendi korkusu. Kapı açılırken alnı secdeye yapışan ve
ter su içinde kalmış yüzüyle hıçkırarak yakaran kadının iç sesi arşta
çınladı...
Ya Rabbi
Seni tarif
etmektedir bütün güzel isimler
Sen güzel
isimlerini aşikâr etmezsen ruhum karanlıkta kalır.
Esma'ül
hünsana şahit yaz beni...
Allah!
Sensin
Allah, sanadır kulluğum.
Sendedir
çarem.
Seninledir
varlığım.
Seni arar
ruhum.
Seni anar
kalbim.
Başkasına
değil sana muhtacım.
Başkasını
değil seni çağırırım.
Başkası
yaratılmıştır sen yaratansın.
Başkası
devamsızdır,
Sen
daimsin ve daim eyleyensin,
Başkaları
muhtaçtır.
Sen
ihtiyaçsızsın ve ihtiyaçları görensin.
Başka ilah
yok, sen Allah'sın!
Sen ki eşi
benzeri olmayansın.
Sen ki
bütün eksiksiz sıfatların sahibisin,
Cemaline
çevir yüzümü başkasına rağbet ettirme kalbimi.
Ya Metin!
Demir
emrinle parçalanırken nefsimin elinde bırakma beni
Dağlar
sana boyun eğmişken, şeytanın aldatmacalarına kandırma beni
Denizler
izninle yarılırken, sebeplerin arasında oyalama beni
Dilim sana
içtenlikle yakarırken, sözlerimden fazlasıyla anla beni
Ya Veliyy!
Sana
tevekkül ettim vekilim sensin
Sana iman
ettim sahibim sensin
Sana
sığındım sırdaşım sensin
Sana
güvendim veliyim sensin
Sana
bağlandım dostum sensin
Sana
tutunuyorum bütün varlığımla
Kimsenin
yere yıkmasına izin verme beni
Ya Hamid!
Hamid
sensin hamt sanadır
Diller
senin hamdınla tatlanır
Her nefes
sana minnetle verilir ve alınır
Sana
sonsuz övgümü biricik övüncüm eyle
Minnet
altında ezdirme kalbimi
Ya Muhsi!
Hadsiz
aciz ve zaaf içindeyim
Düşmanlarım
pek yaman incitenim sayısızdır
Sana
şükrüm yetersiz arzularım hesapsızdır
Fıtratımın
diliyle yalvarıyorum dualar ediyorum
İsteyenlerin
ve istenenlerin sayısını bilen ancak sensin
Kalbime
yoldaş eyle merhametini
Ya Mübdi!
Sen ki her
şeyi misilsiz ilkin yaratansın
Yaratışını
her an yenileyen ve yeniden yaratacak olansın
Sevabımın
yokluğunu rahmetine vesile kil
Elemimin
çokluğunu lütfuna sebep kil
Günahımın
bolluğunu affına bahane kil
Ya Muid!
Ten
kafesinden çıkınca sana varır ruhlar
Sende son
bulur sonlar
Ya Muhyi!
Çürüyüp
toz olmuş kemiklerin hatırını yalnız sen sorarsın
Ölmüşlere
ve unutulmuşlara yalnız sen hayat bağışlarsın
Ölümümü
ebedi dirilişime başlangıç eyle
Ya Mumit!
Ölüm uzak
değil bedenden bilirim ki ölümde senden
Faniyim
fani olanı istemem
Acizim
aciz olanı istemem
Ruhumu
rahmana teslim eyledim ben
Ölümüm son
değil başlangıçtır bilirim
Sonsuzluğa
başlangıcımı iman üzer eyle Ya Rabbi
Ya Hayy!
Her diri
senden alır dirliğini
Diriliğimi
diriliğine ayine eyle
Ölüm bile
senin ihya etmenle diridir
Ölümümü
ebedi hayata bahane eyle
Ya Kayyum!
Yokluğa
düşürme kalbimi yanında tut sevdiklerimi
Unutuşlara
gömme yüzümü nazarında tut güzelliğimi
Ya Vacid!
Varlığını
anlatmaya var sözü yetmez
Varlar
seninle vardır
Varlığını
anlamaya varlığım yetmez
Varlık
sana şükrandır
Varlığının
öncesi yok, önceler seninle vardır
Varlığına
son yok, sonralar seninle vardır
Varlığına
bahane yok, anlar seninle vardır
Beni
bensiz bırak, sensiz bırakma
Ya Macid!
İzzet
sahiplerinin olanca izzeti sana aittir
Övülenlerin
bütün güzellikleri sana aittir
İyilerin
bütün iyilikleri sana aittir
Sevap
sahiplerinin bütün sevapları sana aittir
Vereceklerine
karşılık değildir olamaz ibadetim
Ancak
verdiklerin içindir cennetine al beni
Ya Vahid!
Kalbim her
şeye bağlanır akriliğin ardından ağlamaklıdır
Sen ki
birsin başkalarına koşturup yorma beni
Ruhum her
gelene sevdalıdır
Gidenlerin
gidisiyle yaralanır
Sen ki
birsin çoklukta bırakıp ağlatma beni
Kaygılarım
bin türlü korkularım dağlar kadar
Sen ki
birsin yokluğa düşürüp unutma beni
Sözüm
kimseye geçmez kuvvetim kil kadar
Sen ki
birsin boynu bükük çaresiz bırakma beni
Bir seni
bilirim, işte kapına geldim, başkalarına bırakma beni
Ya Ehad!
Varlığımın
alinesidir yüzüm ondan okunur ehadiyetin
Yüzümün
biricikliği senin eserin
Ya
Mütekebbir!
Ben acizim
sen Kadir'sin
Ben
fakirim sen Rahim'sin
Ben ölüyüm
sen Hayy'sin
Ben
çaresizim sen Ehad'sin
Ben
muhtacım sen Samed'sin
Ben
sağırım işiten sensin
Ben körüm
gören sensin
Ben
dilsizim konuşan sensin
Ben
yaratılıyorum yaradan sensin
Ben yokum
var eden sensin
Ben hiçim
ama emellerim büyüktür
Ben
yoksulum ama isteklerim çoktur
Ben
isterim çünkü sen büyüksün
Şahit yaz
büyüklüğüne bu küçük kalbimi
Ya Halik!
Sen ol
deyince her şey oluverir
Ol de
olayım yarattıklarının arasında kalayım
Halk
ettiğin gibi ahlaklanayım
Sen
yarattın diye güzel olayım
Hep en
güzel kıvamda kalayım
Ya Samed!
Doğurmadın
doğrulmadın dengin yok benzerin de haşa
Herkes
sana muhtaç her şey sana muhtaç
Sen muhtaç
değilsin hiç kimseye ve hiçbir şeye asla
Ben sahip
olduğuma da muhtacım sahip olmaya da
Sen her
şeyin sahibisin ama sahip olmaya bile muhtaç değilsin
Sana
muhtaçlığım en büyük zenginliğimdir
Senden
başkasına muhtaç eyleme beni
Senin
dergâhında farkım en güzel vesilemdir
Senden
başkasına el açtırma beni
Ya Kadir!
Öyle
kadirsin ki kudretin olmasa
Var diye
bir şey olmaz, yok zaten anılmaz
Sen ki
varsın yokluktan korkmam
Sen ki
kadirsin aczimden utanmam
Sen ki
rahimsin fakrımdan sıkılmam
Aczime
kudretinle medet eyle
Fakrıma
rahmetinle imdat eyle
Ya Bais!
Zerrelerimi
topla bir bir dağıldıklarında
Hayat ver
yeniden onlara ulaştır en sevdiklerimin yanına
Ya Sehid!
Seni görür
gibi yasamak en güzel haldir
Senin
gören olduğunu görmek en güzel tecellidir
Ya Hakk!
Ancak sana
yönelmek kuluna haktir
Kıblenden
saptırma beni
Ancak sana
edilen dualar kuluna haktir
Mahrum
bırakma beni
Ancak
senden dilemek kuluna haktir
Sahipsiz
bırakma beni
Ancak sana
dayanmak kuluna haktir
Çaresiz
bırakma beni
Ancak sana
varan yollar kuluna haktir
Yoldan
çıkartma beni
Her şeyden
çok seni sevmek kuluna haktir
Yetim
bırakma beni
Bela
hakkındaki hükmüne haktir
Ya Rabbi
hak ettiğimle değil lütfunla ağırla beni
Ya Hafiz!
Hıfzının
hazinesinde alem bir noktadan ibarettir
Hıfzının
ayinesinde ay ve güneş sönük bir parıltıdan ibarettir
Bahar kısa
döner bir gün gün akşama çıkar
Sabahlar
sendendir koru beni sabaha eriştir
Yıldızlar
söner bir gün dağlar yerinden oynar
Gökler
senindir koru beni kapına yetiştir
Göklerde
ölür bir gün yer yerinden oynar
Her yer
senindir koru beni menzile eriştir
Kuşlar
dağılır bir gün denizler kaynar ufuklar senindir
Koru beni
ötelere eriştir
İsmim
unutulur bir gün sesim boşlukta çınlar
Yakınlıklar
sendendir
Koru beni
yakınlığına eriştir
Defterim
açılır bir gün günahlarım çok tutar
Taktir
senindir koru beni affını yetiştir
Sözüm
biter bir gün sessizlik uzar kelam senindir
Koru beni
müjdeni yetiştir
Ya Mukit!
Sen ki
herkesin her ihtiyacını her an görüp gözetirsin
Sana
ayandır her türlü niyet ve hareketim
Sen ki
sonsuzluk istediğini kalbime ilham edersin
Sana
malumdur bütün dualarım ve isteklerim
Sen ki
zayıf ve acizleri yetim ve yoksulları kollayıp gözetirsin
San
aşinadır acizliğim ve yetimliğim
Sen ki
öncelikle yoksullara keremde bulunmayı seversin
Sana
aşikârdır sevapça yoksulluğum ve eksikliğim
Niyetlerimi
güzelleştir ihlasa eriştir beni
Ömrümü
ebede bitiştir cennetine yerleştir beni
Yoksulluğumu
rahmetine ayine eyle başkasına el açtırma
Günahlarımı
gufranına bahane eyle yüzümü kara çıkarma
Ya Hasib!
Emellerim
hesaba gelmez arzularım sayıya dökülmez
Defterimden
yanlışlarımı çıkar ki hesabım kolay olsun
İhtiyaçlarımın
en küçüğüne hayallerimin hiçbirine elim yetişmez
Kalbimin
sızılarını topla ki hesaba gelir bir duam olsun
Ya Celil!
Senin
celalin zatindendir başkasına muhtaç değil
Senin
yüceliğin kemalindendir sebebe muhtaç değil
Senin
kemalin yine sendendir görünmeye muhtaç değil
Ya Kerim!
Ya Rabbi!
Kereminle güzel eyle her halimi
Kereminle sevindir
kalbimi
Sen ki en
çok acizlere zayıflara ikram eylersin
Sen ki hiç
sebepsiz hiç hesapsız kerem eylersin
Sen ki bir
avuç tohumda bir bahçenin ağacını saklarsın
Cennetine
al hiç bitmeyen ikramına eriştir beni
Kerem et
bu acize az sevabını çok eyle
Ya Rakib!
Ömrümün
her anında seni anmak dilerim
Lakin
halim el vermez unuturum
Kalbime
zikrini yerleştir uyandır beni
Ölüm animi
seni anarak yasamak isterim
Lakin
mecalim yetmez susarım
Dualarımı
katına eriştir yandır beni
Hesap günü
seni razı etmeyi arzu ederim
Lakin
sevabım yetmez korkarım
Yaptıklarımı
hayra eriştir iyilerle andır beni
Ya Mücib!
Arza hacet
yok halim sana ayandır
Söze gerek
yok sessizliğim sana beyandır
Ya Vasi!
Varlık
yalnız sanadır.
Ya Hakim!
Sen ki her
yarattığına mana ve değer katansın
Manaya
özünü verensin
Sonsuz
hikmetine aşina eyle kalbimi
Ya Vedud!
Sen
sevdiğin ve sevdirdiğin için bakar yüzler yüzlere
Sen
sevdiğin ve sevdirdiğin için güneş doğar günlere
Sen
sevdiğin ve sevdirdiğin için baharın gelir her yere
Sen
sevdiğin ve sevdirdiğin için kelamın değer dillere
Ya Bari!
Ruhum
senin elinde bedenim sana emanettir
Yoklukta
bırakma beni karanlıkta bırakma beni
Çirkinliğe
daldırma beni güzel eyle her halimi
Ya
Musavvir!
Yokluğa varlık
suretini giydiren sensin
Hiçliğe
varlık boyasını çalan sensin
Güzeli
güzel kılan ancak senin tasvirindir
Sen ki
yüzümü benim için biricik sevdiklerim için tanıdık eylersin
Katında
makbul olan güzellikle tasvir eyle suretimi
Ya Gaffar!
Gizli düşmanlıklarımı bilen sensin
Gözyaşlarıma
değer veren sensin
Bilirim
rahmet denizini bulandıramaz cümle günahlar
Rahmetinle
arindir bağışla beni
Ya Mümin!
Sen
hidayetini göndermezsen kalpler nasıl mutmain olur
Sen
kalplere itminan vermezsen kim inandığından emin olur
Sen
inandırmazsan kim mümin kalır
Revamın
tuzağına düşürme beni nefsimin diline bırakma beni
Öyle mümin
eyle ki beni pişmanlıklarım beni sana döndürsün
Ya Melik!
Kimsenin
kimseye fayda vermediği gün hüküm senin
Gökler yarılırken
sahibim sensin
Yıldızlar
dağılırken sahibim sensin
Varlığım
bana ait değil varım yoğum senin
Elimde
olanlar benim değil sahiplendiklerim de senin
Yokluğa
düşürme beni an senin
Darlık
verme kalbime mekân senin
Ya Zahir!
Her şeyin
yüzünde kudret ve rahmetiyle görünen sensin
Her şey
kendini gösterdiğinden çok seni gösterir
Sen zahir
olmasan ışık kör kalır
Seni görür
gibi yasamakla güzelleştir halimi
Senden
başkası şahit olmaya değmiyor
Zuhuruna
şahit olanlardan eyle beni
Seni anlatan
kelimeler hiç bitmiyor
Ayetlerine
şahit yaz beni
Gözlerim
seni görmeye yetmiyor
Kalbimde
görünür eyle kendini
Ya Ahir!
Sensin
sonraların sonrası nihayetin yok senin
Her şeyin
sonu senin yanında
Her isin
sonucu senin lütfunla
Seninle
sona erer hasretlerim
Sende son
bulur beklemelerim
Seninle
güzelleşir sonum sende gerçek olur umutlarım
Seninle
sonsuzlaşır an senin müjdenle genişler zaman
Seninle
gelir yarınlar seninle var olur sonralar
Senin
lütfunla varlık, evine konuk oldum
Bugün var
yârin yokum
Sonumu
sonsuzluk eyle akıbetimi hayreyle kabrimi gülizar eyle
Ecel
geldiğinde müjdeni söyle
Ya
Mukaddim!
Sen her
şeyi varlığından önce taktir edersin
Sen her
işin başını ortasını ve sonunu bilirsin
Ben
sevdiklerimi sen var ettikten sonra sevdim
Sen ise
sevdiklerini benden önce sevdin ve sevdiğin için var ettin
Ben
kendimi sen var ettikten sonra bildim
Sen ise
beni var olmamdan önce bilirdin
Uğradığım
her yerde zaten sen vardın
Tanıdığım
her yeni alemi başından beri tanırdın
Kalbimin
ilk atışından önce bana yar idin
Ben
kendimi sevmeye geç kaldım
Mugaddim
sensin dilediğini dilediğine üstün kılarsın
Sensin
mugaddim dilediğini öne alır dilediğini sona bırakırsın
Önce
yaptıklarımı sonra yapacaklarımı bağışla
Başka ilah
yok ancak sensin Allah(cc) Senai
Demirci- Esma-ül Hüsna
Tarifi
tarifsizdi içinde kopan fırtınanın. Yüreğinin sıkıntılarını, sevinçlerini,
bildiği bilmediği her şeyi ondan iyi bilenle dertleşirken kalbi, secde üzerinde
titriyordu bedeni. Kapıyı sertçe kapayan ve gördüğü görüntüyle kısa bir an
afallayan, bir an kalbi hızlanan ve korkunun nefesini ensesinde hisseden adam,
sonra silkelendi bu ruh halinden özüne dönerek ona seslendi. Cevap alamayınca
hırslandı, uzandı, başındaki eşarbıyla birlikte tutam tutam yolduğu saçlarından
yakaladığı gibi kendine çekip çenesini avucuna sıkıştırdı.
"Seni
bu mu kurtaracak kancık, yeni akım bu mu? Sürtük," dediği gibi elinin
tersini yanağına savurduğu genç kadını yatağa kötekledi. Ne çığlıkları ne
mücadelesi ne de sesi kimseye yetişmedi, ne vicdanları ne insanlığı ne de
düşünceleri içler acısı hali değiştirdi.
Gömleğinin üzerine pantolonunu çeken adam kemerini düzelterek yatakta kanlar içinde yatan, eli yüzü morluk içinde, kıyafeti parçalanmış, saçları yolunmuş kadına tiksintiyle bakarak üzerine tükürdü. "Bir daha bana nasıl davranman gerektiğini bilirsin," diyerek kapıya yöneldi. Kapıda bekleyen adamlarına sırıtarak, "Hediyemdir," dedi ve adamın çıktığı kapıyı başka bir adam kapadı. O kapı açıldığı an başka bir el tarafından kapanmaya devam etti, tıpkı başkalarına gösteriş olsun diye açılan merhamet kapılarının kapandığı gibi, o gün huzurun yüzü ona kapandı. O kapı hiç durmadan hareket etti, ta ki genç kadın ölümle yaşam arasındaki o ince çizgiye dokunana kadar.

Ne büyük acı ne büyük imtihan 😢😢😢
YanıtlaSilBazen bı hata tüm hayatımızı mahvediyor
YanıtlaSilUzun zamandır beklediğimiz hikayendi. Başlamana çook sevindim umarım senin gözünde hak ettiği değeri verebiliriz ve devamı, tamamını okuyabiliriz.
YanıtlaSilİlk bölümü okudum bu yavrumuz bu adamların eline nasıl düşmüş ne sebeple orada . Hepsini öğreneceğiz eminim. Araya kattığın dualar çok güzel . Esma ül Hüsna duasına da bayıldım. Arada açar okurum bile kendim için. Arayı uzatmadan hemen ikinci bölüm e geçiyorum
Bu kadınların çektiği rabbim yardımcıları olsun
YanıtlaSil