3. BÖLÜM
O gece… mahalle çoktan kendi
sessizliğini kaybetmişti. Sanki bütün sokak, telaşın ve korkunun nefesiyle
daralıyordu. Ambulansın kırmızı ışığı hâlâ zihninin kıyılarında çakıyor, mavi
ışık bir yanıp bir sönüyor, sanki ona “Her şey biraz önce oldu, daha
bitmedi,” diye hatırlatıyordu.
Komşuların kapı önlerinde
biriken fısıltıları, evlere çekilen sohbetleri, rüzgârın sürüklediği kırık hayıflanmaları
kulaklarında dolaşıyordu ama hiçbirini tam anlamıyordu. Sesler, anlamını
yitirmiş bir uğultuya karışıyor, derinde bir yerde sadece tek bir şey büyüyordu;
korku.
Şirin’in bedeni yıllardır
taşıdığı sorumluluklarla değil, ötelenmeyle değil, vicdanıyla ağırlaşmıştı. Sanki
üzerine görünmez bir dünya çökmüştü. Ayakları çimento dökülmüş gibi yere
çakılmış, kemikleri soğuğa dönmüş, yürümekle sürüklenmek arasındaki o ince
çizgide çaresizce salınıyordu. Kucağındaki bebek, onun bütün ağırlığını taşıyan
tek sıcaklıktı. Bebeğin varla yok arasındaki varlığı, karanlığın içinde
titreyen bir kandil gibiydi; soluk, ama vazgeçilmezdi.
O küçücük nefes, Şirin’in
paramparça olmuş kalbine tutunuyordu. Eve girmişlerdi. Annesi arkasından kapıyı
kapattı ama o tıkırtı bile Şirin’e ulaşmadı. Ev… bir anda devasa bir boşluğa
dönüşmüştü. Girişteki kara delikte yutulmuş gibi hissediyordu. Duvarlar uzak, odalar
yabancı, zaman karanlık bir kuyu gibi derinleşiyor, Şirin orada kayboluyordu.
Ne yürüyebiliyordu… ne olduğu
yerde durabiliyordu. Sanki bir adım atsa uçurum derinleşecek, her şey kırılacaktı.
Nefes alsa, bütün acı içine donacaktı. O gece, kendisiyle dünya arasındaki bağ
incelmiş, inceldikçe korkusu daha da acıtmıştı. Ve Şirin, kucağında uyuyan o
minnacık bebeği emaneten tutarken, kendi kırılganlığını ilk kez bu kadar çıplak
hissediyordu.
“Ah ah canım komşum gördün mü
dayanamadı. Yediler kadının ömrünü. Allah düşman başına vermesin. Benimde iki
evladım var, ocaklardan ırak böyle gelin. Kadını ne ana yurduna koydu ne ata,
ne gelir halini hatırını sorardı ne de eksiğini giderirdi. El gibi ayda yılda
bir gelir birkaç saatliğine Ceee der geçip giderdi. Başından belliydi. Zengin
kızına mahalle delikanlısı olur mu hiç, ne örfü adetimize uygun ne yaşam şekli
bize denkti. Valla Ferhat’tan da bunu beklemezdim, masaya yumruğunu vurup benim
anam var diyememiş, yazık adam sanırdım onu.”
Şirin başını kaldırdı, durmadan
konuşan annesine baktı. Sayıp sövmesi, bilip bilmeden konuşması yeni yeni
kulağına çalınmaya başlamıştı. Annesi daha ileri gidince, dişleri sıklaştı.
“Anne yeter…”
“Aman sen de arkadaşının götünü
yıkama. Yalan mı? Hangi söylediğim yalan.”
“Anne ne yaşadıklarını bilmiyoruz,
biz sadece gördüğümüz kadarına fikir yürüttük, insanların bu duruma gelmesi
öyle bir anda olacak bir şey değil.”
“Neyse ne,” dedi Sevgi Hanım,
yanına gelip bebeğe baktı. “Ah yavrucak, ah melek, şuncaz ne olacak şimdi. Ya
şeylerini tutup yapmayacaklar ya da yapıyorlarsa sahip çıkacaklardı. Sokaktaki
hayvanlar bile eniğine sahip çıkıyor.”
“Anne bebeği sokağa atmışlar
gibi konuşma, sende gördün süreç aniden oldu. Üstelik ilk boşanan çift Ferhat’lar
değil. Biliyorum şaşkınsın ama onların bizden başka güveneceği yakını yok çünkü
onlarla en çok biz görüşüyorduk. En çok sen gidip geliyordun.”
“Yine de olmaz, kızım bu para
değil pul değil evlat, kimsenin evladının sorumluluğu alınmaz. Ya başına bir
şey gelirse?”
“Bize emanet. Anne hiç mi
üzülmedin arkadaşın ölebilir, bir şey olabilir.”
“Hiç üzülmez miyim kızım… Deli
deli konuşma aklım onda kaldı, inşallah güzel haberler gelecek. Dirayetlidir
benim arkadaşım, öyle hemen kendini salmaz.”
Annesi şimdi de bebeğin
annesinden bahsetmeye başlamış, arkadaşının çilesine üzülmeyi kendine görev
bilmişti. Şirin ağırlaşan ayaklarını hareket ettirince, “Dur kız,” dedi annesi
yanına gelerek, “O terliklerle sokağa koştun, çıkar altı pis yıkanmalı.”
İkiletmedi, annesinin ayağının
dibine koyduğu temiz terlikleri giydi; terliklerin sıcaklığı bile o gecenin
ağırlığını azaltmaya yetmedi. Sessiz adımlarla odasına geçti. Yatak örtüsü yarı
açıktı; sanki onun gelişini beklemiş, bebek için bir sığınak olmuştu. Bebeği
dikkatle örtünün üstüne koymaya çalıştı. Ellerinden ürken minik beden, sanki yarası
dürtülmüş gibi sıçrayarak ellerini korkuyla havalandırdı ve bir anda bütün
gücüyle çığlığı bastı.
O çığlık… Şirin’in ruhuna
saplanan keskin bir bıçak gibiydi. İrkildi. Derin nefesler almaya çalıştı ama
göğsü sıkıştı, kalbi panik içinde hızlandı. Ellerini havaya kaldırdı, sanki
dokunursa bebeği kıracakmış gibi durdu. Bebek kasılan kollarını kaldırmış
alması için yalvarırcasına bağırıyordu.
Ağlayış o kadar büyüktü ki… Odanın
sessizliğini yarıp evin içine dağıldı. Az önce odalarına çekilmiş olan erkek
kardeşleri ve babası, pijamalarının içinde kapının önünde belirdiler. Saçları
dağınık, gözleri yarı uykulu, birinin pijaması bacağına toplanmış diğerininkisi
yerde sürünüyordu… ama ifadeleri aynıydı: üzüntü, merhamet, yardım isteği hallerinde
belirgindi.
“Abla, yapabileceğimiz bir şey
var mı?” Büyük kardeşin Halil’in sesi yavaş, uykuyla karışık bir endişe
taşıyordu.
“Süt falan alınacaksa ben
araştırırım.” dedi küçük kardeşi Musa, Şirin göz ucuyla onlara baktı. Babası, pijamanın
düğmelerini henüz kapatamamıştı; yorgun ama şefkatli gözlerle onu süzüyordu. Küçük
kardeşi Musa ise hâlâ uykusunu gözlerinden silmeye çalışırken kapı çerçevesine
dayanmıştı, ama yüzündeki ifade “Yardım ederim,” diye haykırıyordu. Bu
manzarayı görünce Şirin’in içi burkuldu.
Zorla, dudaklarının kenarı titredi.
“Yok ablam, siz yatın. Ben hallederim,”
Gençler usulca yanına yaklaştı,
bebeğe uzaktan baktılar; sanki nefesiyle bile rahatsız etmek istemiyorlardı ama
her an yardıma açık olduklarını da merhametli duruşlarından belli ediyorlardı. Babası
biraz geride durdu, o durduğu yerden bile güven veriyordu. Sonra hepsi sessizce
geri çekildi, koridorun ışığı söndü, kapılar kapandı; ev yeniden geceye döndü. Ama
bebek… susmuyordu. Şirin, bebeğe doğru eğildi. Titreyen elleri minik vücudun
etrafında dolaştı.
“Tamam… tamam, korkma,” diye
fısıldadı. Kendi sesi bile kendine yabancı geliyordu; o kadar titrek, o kadar
yorgundu. “Şey… tamam minik buradayım.”
Bebeği kucağına aldığı anda… bir
mucize oldu. Minik beden susuverdi. Sanki Şirin’in kolları bir anlık sığınak
olmuş, fırtınayı durdurmuştu. Bebeğin küçücük göğsü, Şirin’in kalbinin tam
üstünde ritim buldu; iki nefes birbirine dokundu. Bebeğin ona değil, onun
bebeğe ihtiyacı vardı. Bu düşünceyle dizlerinin bağı çözüldü. İlk defa bu kadar
küçük bir varlığın ona güvenmesi garipti. İlk defaydı hayatta biri, bu kadar
kırılgan hâliyle ona emanet ediliyordu.
Ortalıkta endişeyle dönen
annesi, “Ay ne yapsak ki şimdi,” dedi sonra aklına çanta geldi. “Dur Ferhat
giderken bana çantasını vermişti, onu getireyim bakalım neler varmış?”
Annesi, telaşla çantayı
bıraktığı köşeye yöneldi. Şirin, Ferhat’ın o çantayı annesine ne ara verdiğini
bile anlamamıştı; gecenin hengâmesi, zamanı düğüm düğüm edip zihninden
silmişti. Kadın, çantayı hızla açtı. İçindeki battaniye, yedek kıyafet, minicik
biberon… toz mama… alt değiştirme bezi… Hepsi tertipliydi, hepsi bir insanın
çaresizce son umudunu başkasının avuçlarına bıraktığını haykırıyordu.
Annesi bezi eline aldı, evirdi
çevirdi, dokusunu anlamaya çalıştı. Pampers marka bez, o yılların evlerinde pek
görülmeyen, yabancı bir mucize gibiydi.
“Anam,” dedi bezin lastiğini
çekiştirirken, şaşkınlığına ince bir hayranlık karışmıştı. “ecnebiler bunu da
yapmış diyorlardı da inanmazdım. Biz hâlâ muşambayı pazene sararız, bunlar
çocuğu hazır donlara koyuyor demek.”
Annesi bezi incelerken, Şirin
çantaya eğildi. Her şey oradaydı. Ama hiçbirinin nasıl yapılacağını bilmiyordu.
Tamam arkadaşlarının çocukları vardı ama hiçbirinin sorumluluğunu almamıştı,
üstelik onlar çocuklarına bakarken sıradan gelen sürece dikkatte etmemişti.
Kardeşlerini bir şekilde annesiyle büyütmüşlerdi, yediğinden verirdi, gezdirir
uyuturdu ama olgunluk sürecinde hiçbir bebek ile baş başa kalmamıştı. Sanki
çantanın içi değil, dünyanın bütün sorumluluğu ayaklarının dibine dökülmüştü.
“Allah’ım…” diye fısıldadı,
kendi içine doğru çöktü. “Ferhat nasıl bıraktı bunu bana, ben tecrübesizim…”
Kızının fısıldamasını duyan annesi
o an yumuşadı. Biraz önceki telaşı, sertliği, söylenişi yerini anne kokan bir
merhamete bıraktı. “Kız,” dedi alçak bir sesle, “korkma. Emanet bizim. Kime
bırakacaktı masumu? Sen dur, ben şimdi mamasını yaparım.” Az evvel söylenen o
değilmiş gibi merhametine yenilmişti.
“Anne,” diye karşılık verdi
Şirin, gözlerini kırpıştırarak, “sen hayatında hiç mama yapmadın ki.”
“Size unlu muhallebi verirdim.”
diye homurdandı kadın, elini beline koydu. “Turp gibi olurdunuz. Buna da sütü
sulandırır, bir çırpıda yaparım.” Aklına bir şey gelmiş gibi kaşları yükseldi. “Hasibe’ye
mi gitsek ki?” dedi. “Memesini ağzına dayasa bebek susardı.”
“Anne!” diye nefesi kesilir gibi
baktı. Biliyordu annesi kafasına koyarsa yapardı. “Babasına sormadan olmaz.”
“Aman ne olacak ki?”
“Süt kardeş olur. Ferhat’ın buna
izin vereceğini sanmam.”
“E be kızım,” dedi kadın, iç
geçirerek, “babası da baba. Bebe açlıktan ölecek değil ya.”
“Biz…” dedi Şirin, bebeği daha
sıkı kavrayarak, “kendi yöntemlerimizle sahip çıkalım.”
Bebek Şirin’e yaklaşıyor, göğsüne
yüzünü sürtüp refleks olarak meme aranıyordu. Annesi ellerini yıkarken Şirin
bebeği salladı. Kadın tekrar mama hazırlığına dönerken, Şirin talimatlara
bakmaya çalıştı. Ama harfler birbirine girmişti. Gözleri doğruyu seçemiyor,
beyni anlamak istemiyordu. Bebek ikinci kez ağlamaya başlayınca, ses odanın
kalbini paramparça etti. Paniklediği için en yapacağını bilemedi, kah konuştu
kah pışpışladı, kah salladı ama yok bebek susmuyordu.
Kadın kaynamış suyu iki kap
arasında gezdirip ılıtmaya çalışırken bebek daha da hırçınlaştı.
Küçücük ciğerlerinden çıkan ses, bir insanın tüm yaralarını tek tek dürtüyordu.
Uykusu delinen babası odadan seslendi. “Hanım neyi var bebeğin, neden susmuyor?”
“Karnı aç bey, birazdan susar
mama yapıyoruz.”
Babası susarken su sonunda ılık
oldu. Annesi biberona doldurdu, mamayı ekledi, çalkaladı. Belki çoktu, belki
az… Belki kararı şaşmıştı, tamamen yanlıştı ama o anda doğruların hükmü yoktu; vicdanın
telaşı vardı. Sadece bebeğin doyması gerekiyordu.
Şirin bebeği yatay konuma
getirip biberonu ağzına verdi. Minicik kokuyu duyduğu an aranmaya başlamış
dudakları kauçuk memeyi hemen kavradı. Cuk cuk sesleriyle, evin içinde minik
bir mucize gerçekleşti. Ağlaması bıçak kesiği gibi sustu. Sanki dünya bir
anlığına durmuştu. Şirin’in nefesi yavaşladı. Göğsündeki ağırlık hafifledi.
Odayı cuk cuk sesleri inletirken herkesin yüzünde kendi doymuş gibi rahatlamış
bir ifade vardı. Bir an… sadece bir an… her şey yolunda gibi oldu.
“Valla, bebe yiyince benim
karnım doymuş gibi oldu, şifa olsun kuzuya.” dedi annesi, ellerini beline
koymuş sevgiyle bebeği izliyordu.
Şirin de aynısını hissediyordu.
Biberon bitince, çekip bebeği yatağa koyduğunda, dünya yeniden çöktü. Kolları
kasılarak yukarı kalkıp elleri yumruk oldu ve titremeye başladı. Sanki kucağına
alması için yalvarıyordu. Ağlama yeniden başladı; bu kez daha kesik, daha
öfkeli, daha korku doluydu.
“Aman kızım baban uyanacak,”
dedi annesi.
Şirin hızla geri aldı bebeği; bu
kez daha profesyonel kucaklamıştı. Alışıyordu. Bebek sustu. Yumuşak, kırılgan,
nefes gibi bir sessizlik odanın üzerine çöktü. “Beni…” dedi Şirin, bebeğin
başını okşarken, “bırakmamamı istiyorsun… değil mi?” Sesinde sevgi vardı,
suçluluk vardı, anlam veremediği bir bağlılık vardı.
Annesi içini çekerek bebeğe
bakmaya devam ediyordu. Gözlerinin altı çökmüş, yorgunluğu omuzlarına kilit
gibi binmişti. “Ne vardı sanki sende evlenseydin de biz şimdi senin bebene
bakıyor olsaydık.”
“Anne şu anda konuşulacak mesele
mi bu?”
“Şimdi sus, sonra sus, anne sus,
misafir var sus, babam var sus… Kız sustura sustura beni otuz beş yaşına
geldin, Ferhat bile baba oldu sen hala yerinde duruyorsun.”
“Anneciğim, inan şimdi hiç vakti
değil.”
“Bak sana ne diyeceğim, bizim Ayşe
var ya, hamamda tellak olan Ayşe, he işte o.” dedi kendi sorusuna kendi cevap
vererek, “Bir kardeşi varmış. İş bankasında memur diyor, okumuş, görmüş
biriymiş. Seni geçen Geçicilerin düğününde görmüş beğenmiş, bir gazoz içmek
istiyor.”
“Anne allahasen ne diyorsun gece
gece hem de bu halde…”
“Bak bunu bir düşün sen, he de
çocuk hafta sonu alsın götürsün seni sütlüceye bir yoğurt yiyin, olmadı sahile
iner bir çay içersiniz.”
“Anne lütfen bebek uyuyor.”
“Aman tamam sustum ama aklımdan
çıkarmadım bilesin.” Şirin içini çekti, bu yıldım demenin sessiz haliydi. Hemen
geri adım atan kadın, “Altını değiştirebilir misin?” diye sorarken bebeğin
başını okşadı.
“Bilmem…” dedi Şirin, düşününce boğazı
düğümlendi. “Bu bezle daha önce hiç yapmadım.”
“Aynı kardeşlerinin bezi gibi
kızım,” dedi annesi, “farkı yok. Halledersin sen. Sabah babanlara kahvaltı
hazırlamam gerekecek, biraz kestiremezsem uyanamam.”
Kadının yüzündeki yorgun ifade,
Şirin’in yüreğini daha da burktu. Sanki gecenin ağırlığı ikisine birden
çökmüştü. Ürkekçe bebeğe baktı; bebeğin yüzü ay ışığının altındaki taş gibi
küçüktü, narindi.
“Anne…” dedi titreyerek, “çok
küçük… ben… ben yapabilir miyim bilmiyorum.”
Annesi yaklaştı, bebeğin başını
okşadı. Sesi, gecenin bütün korkularını örtecek kadar sakindi. “Yaparsın. Senin
kalbin buna yeter. Annelik… kızım sonradan kazanılmıyor, bize doğuştan
yüklenir.”
Şirin’in gözleri doldu. Çocukluğuna
gitti bir an, kardeşlerinin bebekliğini hatırladı. Ama sanki o başka bir Şirin
gibi geldi. “Anne, o zaman…” dedi ürkek bir sesle, “korkum yoktu. Çünkü ben de
çocuktum. Kardeşlerim de oyuncağım gibiydi. Ama şimdi… şimdi canını yakmaktan
öyle korkuyorum ki… Çok narin, sanki soluğum değse hasta edecek gibi…”
Annesi gururla gülümsedi. Ama
gözlerindeki hüzün, gülüşünü sırtından bıçaklayan bir gölge gibiydi. “Ah Şirin
kuşum, senin kalbin öyle geniş ki bazen bana bile unuttuğum vicdanı hatırlatıyorsun.
Emanet sende olursa başına bir şey gelmez, bunu bu mahalle kadar Ferhat da iyi
biliyor.”
“Teşekkürler anne…”
“Aman deli, görende seni
merhametsiz annen var sanır. Kızım komşum o benim,” Bir adım geri çekildi. “Ben
yatayım. Sen de uyuduğu an dinlenmeye çalış. Yanına yatırma. Yorgan sereriz
yere, ona şimdi hızlı bir yatak yaparız. Acıkınca zaten ağlar, seni uyandırır.
Yarın uzun bir gün olacak.”
Şirin yalnız kalmak istemiyordu
ama sadece, “Tamam anne…” diyebildi.
Annesi dediği gibi bebeğe yatak
yaptı, üşütmesin diye de kalın bir battaniye serdi. İşi bittiğinde kapı
kapandı. Karanlık sessizliği geri verdi.
Şirin bebeği yatağa koymayı
denedi. Bebeğin yüzü buruştu, dudakları büküldü, ağlamanın gölgesi yüzüne düşer
düşmez hemen geri aldı. Bebek sustu. Sustu… ama öyle bir susmak ki, sanki
Şirin’in göğsüne başını koyunca dünyanın bütün tehlikeleri yok olmuştu. Minik
göz kapakları ağırlaştı. Nefesi düzenli hâle geldi. Kalp atışı Şirin’in kalbine
dayanıp ritim tuttu.
Ve o anda… Şirin’in içine yakıcı
bir sıcaklık doldu. Sevgiyle acının birleştiği o tuhaf, diz çöktüren sıcaklığı,
“Ah benim küçüğüm…” dedi titreyen sesle. “Küçük Özlem’im… Sen babanın evlat özlemi,
benim hayallerimin özlemi misin?”
Başını bebeğin başına yasladı. O
an kaderin ağırlığı bedenine öyle bir darbe vurdu ki karnı acıdı. Bebeğin
kokusu—o efsunlu, yeni dünya kokusu—ciğerlerini doldurdu. Farkında bile olmadan
bağımlısı oldu. Cennet… belki de bu kadardı, kollarında nefes alan küçücük bir
can ve onun kalbindeki koskoca boşluğa düşen ilk ışıktı.
Bebek kucağında mışıl mışıl
uyurken, Şirin pencerenin önüne geldi. Zihninde parçalanmış bir hayat vardı. Perdenin
ucunu hafifçe araladı. Gecenin karanlığı, mahallede yanan tek tük sarı sokak
lambaları ve uzaklardan gelen, rüzgâra karışmış siren kırıntıları… Bütün
bunların arasında, yıllardır titizlikle ördüğü duvar bir anda tuzla buz oldu. Gözlerinden
süzülen yaşlar, yıllar gibi, ağır ağır ve hiç durmadan aktı. Zihni, hiç izin
istemeden yıllar öncesine gitti. Nurşen Teyzenin sıkı sıkıya tembihleri aklına
geldi. “Şirin sana emanet oğlum, okulda ona eziyet olursa sen sahip çıkacaksın.
O senin kardeşin sayılır. Aman oğlum Şirin derslerinde zorlanıyormuş, bir el
atta kız okulundan olmasın. Ferhat, Şirin bizim emanetimiz, komşumuzun kızı,
annesi doğum yaptı. Kardeşlerine o bakıyor sen de ona arada destek ol, kıza
yardım et emi evladım.”
“Olur ana, ederim.”
“Tamam anne o iş bende.”
“Tamam anne sorun yok…” hep
böyle derdi.
Bir anda çocukluk bahçesi açıldı
önünde; dut ağaçlarının gölgesinde saklambaç oynadıkları günler, Ferhat’ın her
zamanki gibi en son saklananı bulması ve okul yıllarına gitti, matematiği anlamamasına
rağmen inatla onun çalıştırmaya devam etmesi… sonra ergenliğe kaydı sahne, onun
boyunun birden uzayıverdiği, yüzünün çizgilerinin keskinleştiği zamanlar kalbini
acıttı. Mahallenin bütün kızlarının gizliden gizliye baktığı o çocuk, Şirin
için hep bir adım uzaktaydı. Hep saygın, hep mesafeli, hep koruyan… ama hiç
yaklaşmayandı. Büyüdükçe ayrılmıştı yolları, kaderleri ve duyguları, genç kız
olunca annesi uyardığı için mi yoksa toplum baskısından mı bilinmez, azami
dikkat ederdi yan yana gelmemeye, Şirin bu saygılı özeni anlardı ama içten içe
de yaklaşsın isterdi.
Camın buğusunda kendi siluetini
gördü, sonra bir anda Ferhat’ın yıllar önceki bakışları zihninde belirdi. Kapıdan
çıkarken camdan ona denk geldiği anları hatırladı. Ferhat her defasında başını
hafifçe eğer, o kendine has, utangaç ve terbiyeli selamını verirdi. Ne fazla,
ne eksikti. O selamlarda kırıntı kadar umut yoktu, ama bir damla da kırmazlık,
incelik olurdu. Sokakta ne zaman karşılaşsalar gülümseyerek, “Nasılsın Komşu
Kızı,” derdi. Komşu kızı aşağı komşu kızı yukarı. Bazen camı açar, onu camda
göremezse cama çiçeğin dibindeki minik taşlardan atıp dikkatini çeker, “Komşu
kızı, annem çayı koymuş Sevgi Teyzemi çağırıyor.” diyerek kapıya gelmeye
üşenirdi.
Sonra o günü düşündü… İki
mahalle arkada, onu sıkıştıran sözümona delikanlılara nasıl birdenbire dikilip,
“Komşu kızı, bir sorun mu var?” diye gürlediğini.
Şirin korkudan katılıp kalırken,
o çocuklar tanıdıkları yüzle kuyruklarını kıstırmış gibi kaçmıştı.
Mahallenin bıçkın delikanlısı Ferhat
ise ona dönüp sadece, “Hadi eve.” demişti. Ne bir kahramanlık, ne
teşekkür, ne minnet beklemişti. Bir abi edası, bir mahalle büyüğü ciddiyeti…
ama yine de gözlerinin kıyısında tuhaf bir sahip çıkma, bir koruma içgüdüsü
vardı.
Ve sonra, yıllarca… Hiçbir zaman
ona yan gözle bakmamıştı. Hiçbir zaman sınırı aşmamış, laf çarpmamış, yokuşa
sürmemişti. Bazen mahallede isimleri yüzünden evlilik şakası yapıldı, o zaman
kaşlarını çatar yüzü sertleşirdi.
Tok ve uyaran sesle, “Namus bir
tek ayana bacıya sahip çıkmakla olmaz, komşum, onun kızı da bizim namusumuz
değil mi? Koruyu kollamak komşu hakkı değil mi? Herkes herkese yan gözle
bakarsa ahlakı kimseden bekleriz, anamızı bacımızı kime emanet ederiz.” diye üslubunca
uyarır, herkesin ağzını kapardı. Olması gereken buydu ama içinden hep keşke biz
bu standartların dışında kalsak diye geçirirdi. Ama o inatla komşu kızına namus
gözüyle bakmaya devam ederdi. Düğünlerde, derneklerde, sokaklarda, bir hami
edasıyla gözleri üzerine düşünce ona zarar verecek herkes geri adım atardı. Sanki
kendi içindeki bütün arzuları, toplumun “komşu kızını namus sayan” o sessiz,
görünmez, ama bir o kadar baskın duvarının arkasına saklamış gibiydi.
“Sakladıysa tabii…” diye düşündü Şirin. “Benimle
ilgili bir şey hissedebileceğini nereden çıkarıyorum ki? Herkes sen mi? O sözü,
özü bir biri, beni hep gerçekten kardeş-arkadaş bildi.”
Bebeğin nefesi boynuna ılık ılık
değince irkildi. Bu küçücük çocuk, Ferhat’ın emaneti… kaderin, yıllardır sakladığı bütün duygularını
bir anda yüzeye çıkaran ani bir ayna gibi yüzüne vurmuştu. Başını hafifçe cama
yasladı. Gözleri kapanmak üzereydi. “Komşu kızı… Hep öyle kaldım ama içimde bir
yer, çok derin bir yer, onu hiç komşu oğlu olarak görmedi. Bir çocuk nasıl
büyür de insanın kalbinde böyle bir boşluk bırakır? Ve ben neden hala ondan
başkasını görmeyecek kadar körüm? Onca kısmet, nasip neden dikkatimi çekmedi de
şimdi annemin dediği gibi gerçekten evde kaldım.”
Mahallenin gece kokusu, bebek
kokusuna karıştı. İkisinin arasında duran hayat… birdenbire büyüdü, ağırlaştı,
anlam kazandı. Şirin, gerçekten yalnız
olduğunu sandığı bu anda, bir başkasının kaderiyle bu kadar iç içe geçtiğini
fark etti. Bebek kıpırdanınca sallamaya başladı.
“Şu anda sakin olmalıyım… evet, sakin
olmalıyım.”
Hiç durmadan ağlayan bebek nasıl
susturulurdu? Asıl insan, göğsünün tam ortasına görünmez bir bıçak saplanmış
gibi yanarken nasıl sakin olurdu? Zaten düşünmek bile zordu. İçindeki fırtınayı
bastırmak zordu. Nefes almak bile…
Kollarındaki minicik beden, tüm
bu karmaşanın içinde tek masum nefesti. Ama onun masumiyeti, durumu daha da
ağırlaştırıyordu. Bu bebek—herhangi birinin değil—Ferhat’ındı. Ferhat’ın bebeği
kucağındaydı. Kendi özlemini duyduğunu, hayalini kurduğu ve başkasından yaptığı
bebek… Bir kâbus olmalıydı. Uyanması gerekiyordu. Ama uyanamadı.
Bir aylıktı… Belki daha bile
küçüktü. O kadar narindi ki, Şirin nefesini tuttukça bebek daha huzurlu uyuyor
sanıyordu. Oysa kendi aklı, kendi kalbi, kendi bedeni… hepsi paramparça bir
korkunun içindeydi. Gecenin yarısıydı. Evi dolduran sessizlik, yaşanan dehşeti
daha da büyütüyordu. Sanki o sessizlik, Ferhat’ın acılı çığlıklarının yankısını
hâlâ duvarlarda taşıyordu. Sanki felç geçiren kadının düşüşünü, bebeğin
ağlamasını, ambulans sirenini… her şeyi tekrar tekrar hatırlatıyordu.
Ve kapı usulca çaldı.
Annesi çoktan uyumuş olmalıydı.
Kim olabilirdi? Ferhat mı gelmişti? Heyecanla cama yaklaşınca gölgesini gördü. Tahmin
etmesine gerek yoktu. Suna’ydı. Suna, gecenin üçünde kocasını bırakıp kapıya
gelmişse, Şirin’in hâlini hayal etmiş ve merakına yenilmiş olmalıydı. Kapıyı
bebeği kucağında açtığında, çimento betonun ayak parmaklarına buz gibi
dokunuşuyla soğuğu ancak fark etti. O an aklına gelen şeyle gözleri büyüdü,
yalınayak, hırkasıyla, pijamasıyla koşarak çıkmıştı Nurşen Hanım’ın evine ve
Ferhat ona bakarken halini görmüştü. Sadece Ferhat değil, tüm mahalle görmüştü.
“Allah’ım, Şirin…” dedi Suna,
hem bebeğe hem ona bakarak, şaşkınlığı yüzünü beyazlatmıştı. “Ne olmuş böyle?
Yeni duydum, İzzet eve gelince söyledi. Git bak kıza, iyi mi dedi?”
Şirin’in dudakları titredi. Ne
olduğunu kelimelere dökebilecek hâlde değildi. Bebeği göğsüne daha sıkı
bastırdı. Sanki bıraktığı an, dünya dağılacakmış gibiydi. Suna içeri girerken
terlik giydi. Evde usul usul sessizlik vardı.
“Uyuyorlar mı?” Şirin başını
salladı. Suna hüzünle bebeğe baktı, gözleri şefkatle doldu. “Yavrum… nasıl da
ürkmüş.”
“Çok ağladı.” dedi Şirin, sesi
hüzünlüydü.
“Ağlar tabii,” dedi Suna. “Bebek
onlar, aptal değiller. Seslerden, koşuşturmadan, korkudan etkilenir.”
“Yatağa koyunca hemen ağlıyor.”
dedi Şirin, gözleri boşluğa sabitlendi.
“Sen de göğsüne mi bastın?”
“Korkmasın istedim.”
Biricik arkadaşı adına gözleri
dolan Suna başıyla onayladı. Yanağına süzülen yaşı hemen sildi. “Annen nerede?
O baksa ya.”
“Uyudu, biliyorsun uykuya
dayanamaz.” Cidden annesi yürürken bile uyuyan tiplerdendi, zamanı gelince
hemen kapanırdı.
Suna içini çekti. “Ah kalbi
şirinim, kadersiz kuşum…”
“Suna lütfen…”
“Ne lütfen Şirin, taş mısın, dağ
mısın mübarek, onu kollarında nasıl tutabiliyorsun?”
“Masum o, kimsenin gölgesini
üzerinde taşımıyor ki. Allah’ın emaneti.”
İçini çeken Suna, “Ah be kuzum,
sen ki bebeklerden fellik fellik kaçar da hevesin düşmesin diye koklamazdın
bile. Senin daha önce bebek tecrüben olmadı. Sen… bebeklerden kaçardın.”
Bu soru, Şirin’in içindeki
boşluğu daha da genişletti. Bir tecrübesi yoktu. Bir hazırlığı yoktu. Bir
nefesi bile yoktu çünkü bebeklerden kaçmazdı, hayallerinin olmayacağından
kaçardı. Her şey, o evde yaşananlardan sonra hızla üstüne çökmüştü. Ferhat’ın
yüzüne sinmiş o çaresizlik, yıllardır içine gömülen yalnızlık… Bebeği ona
uzatışı… “Ben gelene kadar ona bakar mısın?” deyişi, bir hüküm gibi omuzlarına
düşmüştü.
O an geri gelmişti. Şirin nefes
aldı, boğazı düğümlendi. “Bana emanet etti.” diye fısıldadı.
“Sana emanet ettiği bir acıya bu
bebeğin masumiyeti yaslanmaz, sana da günah.” dedi Suna, bir adım yaklaştı. “…istersen
ben alırım. Eve götürürüm. Aklın kalmasın, dikkatle bakarım. Yarın babası
gelince sağlıkla teslim ederim.”
Şirin o anda geri çekildi. Gözleri
büyüdü. Bebeği biraz daha sıkı sardı. “Veremem.” dedi titreyerek. “Bana emanet
etti.”
Suna’nın yüzündeki şaşkınlık,
yerini acıya bıraktı. Şirin’in gözleri kan çanağıydı. Teni solgundu. Sesi bir
fısıltıdan ibaretti.
“İçeri gir.” dedi Suna sonunda,
hem Ferhat’a hem de Şirin’e kızdı. “Ben buradayım. Bugünlük hiçbir yere
gitmiyorum.”
Onu kolundan tutup odaya
götürdü. Kapıyı kapatınca nefesler daha ağır, daha gerçek duyuldu. Suna, bebeğe
bakarken hüzünle mırıldandı. “Ne kadar masum…” Aklına gelen şeyle hızla arkadaşının
yüzüne baktı. “Annesine verilmesi en iyisi.”
“Annesi yok.” dedi Şirin hemen.
“Böyle bir durumda annesi sahip
çıkar bence.” diye hafifçe itiraz etti Suna.
Şirin’in boğazı yeniden
düğümlendi. “Buna Ferhat karar verir.” dedi, sesi neredeyse yoktu. “Aralarında
neler geçti bilmiyoruz, çocuğu annesine bırakmadıysa bir bildiği vardır.”
Bu cümle kendi içinde öyle bir
acı taşıyordu ki sanki kader, en zayıf yerinden tutup onu yeniden ikiye
bölüyordu. Daha fazla duygularını saklayamayıp gözyaşları akmaya başladığında
Suna onu sıkıca sardı. Şirin dayanamadı. Başını arkadaşının omzuna gömdü. Titredi.
Hıçkırdı. İçindeki kırık ses ilk kez dışarı çıkabiliyordu.
“Suna…” dedi hüzünle, “O kadar
çaresizdi ki… gözlerinde hiç kimsesi olmayan birinin yalnızlığını gördüm.”
“Hiç kimsesi yok zaten.” dedi
Suna, iç çekerek. Babasının otuz yaş küçük kızla evlenmesi hem kızın hem de
kendi ailesinin uzaklaşmasını sağlamış, Ferhat kopuk bir akraba içinde
büyümüştü. “Babasının yaptıkları… yıllardır o kin, o uzaklık… sonra ölüm üstüne
ölüm. Hiçbir bağ kalmadı. Hiç ailesi yok gibi artık. Onun tüm ailesi annesi ve
annesinin tüm akrabası da bu mahalle, komşular.”
Suna ile uzun uzun konuştular,
sonra genç kadın yatağın kenarına kıvrılıp sızdı. Şirin gözlerini kapattı. Bebeğin
nefesi göğsünde sıcak bir varlık olarak duruyordu. Yabancısı olduğu ama asla
yabancı hissetmediği bir duyguydu, sanki yıllardır yeri orasıymış gibi hazırdı.
Kalbi ise çırpınıyordu. Bütün gece aklı aynı yerde takılı kaldı: Bir adamın
yıllardır ilk kez çaresiz görünüşünde… o çaresizliğin içine doğmuş küçücük bir
bebekte… ve kendisinin bu hikâyede nerede olduğunda…
Bebek huzursuz olunca onu
yatağına aldı. Birlikte Suna’nın yanına kıvrıldılar, kollarından bırakmadan
başını göğsüne yasladı. Karanlık ağırdı, ateş böceği sesleri sokak lambalarının
altına çökmüştü ama o, bebeğin kulağına yumuşak bir nefes bıraktı.
“Fış fış kayıkçı… kayıkçının
küreği, hop hop eder yüreği…”
Sözler ninni değildi belki, bir
duanın kırık dökük hâliydi. Ama sesi rahatlatıcı ve huzurluydu. Bebeğin nefesi
yavaşladı, yüzüne huzur çökerken dudağının içini emmeye başladı. Ağzını her hareket
ettiğinde yanaklarını öpmek istedi ama bebekler öpülmezdi, kıyamazdı. “Senin
adını özlem mi koydu baba? Babaannen demişti, adı Özlem olacak, evlat özlemimize
son verecek demişti. Biliyor musun bebek, baban… beni hiç sevmedi. Ben onun
için hep komşunun sessiz, uslu, biraz da sakar kızıydım. Fazlası olmadım. Elimi
uzatsam dokunamayacağım kadar uzaktı, ama her gün göreceğim kadar yakınımdaydı,
tüllerin arkasında, kapının önünde, sokağın başındaydı, kapı komşumdu. Kaderin
en acı şakasıydı…”
Bebeğin yanağını parmağının
tersiyle okşarken gülümsedi, ama gülüşünde yılların tortusu vardı. “Başkasını
sevdiğini bildiğim halde, yüreğime söz dinletemedim, ondan vazgeçemedim. İnsanın
kendine yakıştıramadığı şeyler var ya… ben de kendime bunu yakıştıramadım ama
yok etmeyi de başaramadım. Aklı olan bir kadın unuturdu belki, geleceğine
düşkün bir kadın arkasını dönerdi. Ama ben… dönecek bir yer bulamadım çünkü
nereye dönsem, yine o vardı. O, benim hayatım boyunca bildiğim tek yoldu.”
Burnuna parmağının ucuyla masaj
yaparken, derin bir nefes aldı, gözleri uzak bir anıya takılmış gibiydi. “Ben
babanı tarih bilmeyen bir aşkla sevdim. Başlangıcı yoktu; ne zaman başladığını
anlayamadım. Bitişi de yoktu… çünkü bitmiyordu. İçime kazınmıştı, silemedim. Sanki
ruhumun doğuştan gelen bir parçasıydı.”
Başını hafifçe eğdi, burnunu
yanağına sürttü. “Öyle bir aşktı ki… Gururum, haysiyetim, ‘ben’ dediğim her şey
gölgede kaldı. Ben kaybeden taraf olduğumu bile bile sevmeye devam ettim, o ise
benden habersiz hayatını yaşadı. Bir kadın sevdiğinde değil, kendini
unuttuğunda kaybeder derler ya… Ben kendimi unutmadım ama onu da kalbime unutturamadım.
İkimiz de yaş aldık, o mutlulukla tüm hayallerini gerçekleştirirken, ben ondan
gelen haberle mutlu olarak kendi hikayemin sayfasını kapadım.”
Gözleri özlemle nemlendi. “Ama
şimdi dönüp bakınca… Kırılmış olsam bile, içim acımış olsa bile…
Baban hâlâ içimde bir yerlerde duruyor. Çünkü sevdiğim o adam, benim
gençliğimin masum haliydi.
Belki o beni hiç sevmeyecekti… Belki hep uzaktan bakacaktım. Ama ben, kendi
payıma düşen sevgiyi sonuna kadar taşıdım.
Her şeye rağmen. Karşılıksızlığına
rağmen. Yaralarına rağmen. Ve biliyor musun küçüğüm…
Yine olsa, yine severdim. Bizim hikayemizde Şirin’i için dağları delen bir
Ferhat olmayacak, Ferhat’ı kaybeden bir Şirin olacak. Komşu kızı… Ben hep komşu
kızı olarak kalacağım, değil mi?” diye fısıldadı ama Ferhat… o hiçbir zaman
onun için sadece komşu oğlu olamayacaktı.
Şirin nihayet uykunun eşiğine varmıştı. Göz
kapakları ağırlaşıyor, bebeğin düzenli nefesi bir ninni gibi kulaklarında
salınıyordu. Dünyanın bütün gürültüsü susmuştu.
Mahallenin sokak lambaları
pencereye kederli bir turuncu vuruyor, gece tek bir çizgi hâline gelip duvarın
üzerinde titrek bir bıçak izi gibi duruyordu. Şirin, o çizgiye bakarken gözleri
ağırlaşmış, zihni karanlığın yumuşacık boşluğuna doğru kaymaya başlamıştı. Ama
tam düşecek, tam bedenini uykunun sessiz kollarına bırakacakken, önce kapı
çalındı sonra kapı birden gürültüyle açıldı. Kapının sert çarpışı, evin
sessizliğini bir hançer gibi yardı.
Kız daha kendine gelemeden,
annesinin korkuyla dolu sesi evi çınlattı. “Bey!”
O ses… o tek kelime… Şirin’in
içine düşen korkuyu bir kurşun gibi delip geçti. Yüreği yerinden fırlayacak
sandı. İlk aklına gelen şey, Nurşen Teyze’ye bir şey mi oldu? Yoksa… yoksa
kötü haber mi geldi?
Şirin irkilerek doğruldu,
yanında uyuduğunu düşündüğü Suna’ya baktı ama yoktu. Kucağındaki bebek de
birden sıçrayıp hıçkırık gibi bir nefes aldı. Şirin'in elleri otomatik bir
refleksle bebeğe sarıldı, “Ağlama, lütfen…” diye yalvardı.
Annesinin telaşlı ayak sesleri
koridoru doldurdu. O ses sanki evin duvarlarını bile germişti; herkes gibi
duvarlar da nefesini tutmuş, bekliyordu. Şirin, bebeği sıkıca kavrayarak kapıya
koştu. Kapıyı aralayıp merakla seslendi.
“Anne?! Ne oldu?”
Sesi çıkmıştı ama sanki biri
boğazının ucuna düğüm atmış gibi ince, güçsüz ve titrekti. Kalbi, dudaklarının
oraya kadar gelmiş çarpıyordu; içi içini yiyor, nefesi parça parça çıkıyordu.
Annesi bu sırada kardeşlerin
odalarının kapılarını bir bir açıyordu. Yüzü bembeyazdı, dudakları ince ince
titriyordu. Başı örtülüydü ama eşarbı yana kaymış, saçlarının bir kısmı alnına
yapışmıştı. Bir ayağında terlik vardı, diğerinde yoktu; belli ki fırlayarak
gelmişti.
Karanlığın içinden çıkan bir
kurşun gibi, odayı paramparça eden o cümle dudaklarından döküldü.
“Kalk oğlum! Kalk! Darbe olmuş!”
Şirin’in beynine tokat gibi
çarptı. Havada bile bir titreşim yarattı sanki; nefes alan her şey bir anlığına
durdu. Bebek bile ağlamadı. Sanki o minicik ruh, gecenin ağırlığını sezmiş,
korkuyu duyup kendini sıkıp nefesini tutmuştu.
Şirin’in zihni darmadağın oldu. Darbe.
Sıkıyönetim. Asker. “Darbe olunca ne olur?” diye geçirdi içinden, uykuyla
uyanıklığın tam sınırındaydı. “Kim ölür? Kim kaybolur? Kim eve dönemez?”
Annesinin yıllardır fısıltıyla anlattığı o karanlık masal gibi hikâyeler, şimdi
bir bir kapılarından çıkıp koridorlarda gezinir olmuştu. O masalların hep sonu
kötü biterdi. İçini burkan, boğazına oturan bir yumruyla, “Bize ne olur?” diye
sordu kendine. “Ya kardeşlerime? Ya bu bebeğe? Ya Ferhat’a?”
Annesinin yıllardır anlattığı o
uğursuz sabah, yıllar sonra yeniden hayata dönmüş, ete kemiğe bürünüp odanın
içine girmişti. Radyodan gelen tok erkek sesi, “Sevgili vatandaşlar…” diye
başlayan o soğuk bildiri, babasının ayakkabılarını kapının önünde tutup bütün
gece bir ileri bir geri yürüdüğü o sabah… Pencerelerin karartıldığı, ışıkların
kısılıp nefeslerin saklandığı o görünmez ama insanın iç organlarını sıkan
korku… Silah sesleriyle uyanılan geceler… Sokağa çıkma yasağı… Kaybolan
gençler… Hepsi bir anda geri dönmüştü.
Sanki o hatıralar, yıllardır
duvarların içinde küflenip beklemiş, en zayıf anlarında — bir aylık bir bebeğin
kokusunun tam ortasına — gölge gibi düşmek için pusuda durmuştu.
Ve şimdi tüm o karanlık, evin
içine sessizce sızmıştı. Şirin’in zihni tek bir soruya kilitlendi:
“Darbe olunca… ne olur?”
Bu sorunun cevabını aslında
biliyordu ama yine de bilmek istemiyordu. Çünkü bilmek, korkunun ete kemiğe
bürünmesi demekti.
“Ne— ne zaman oldu?” diye
fısıldayabildi. Kendi sesi yabancı gibiydi, başkasının dudaklarından çıkmış
gibi.
“Bir saat önceymiş,” dedi
annesi, gözbebekleri büyümüş, sesi ince bir tel gibi titriyordu. “Mahmut’un
kızı koşarak geldi. Suna duyunca endişeyle
eve koştu, aklı kocasında kaldı. Radyoyu açtım, asker bildiriyi okuyor. Kızım…
sokak kaynıyor. Asker kamyonları geçmiş, içleri doluymuş. Birazdan tanklar da
inecekmiş sokağa.” Sonra, yılların biriktirdiği öfke ve çaresizlikle ekledi. “Belliydi…
belliydi dertleri. 78’den beri susmadılar. Sağı solu çorba gibi kardılar,
gençlerin beynine girdiler, saçma sapan gururları yüzünden ölen kalan bitmedi… Ülke
ateş olup yanarken herkes el birliği etti çıkmaza sokmak için, kimse dur
demedi. Kenan Evren bizzat açıklama yapmış.”
Sanki o ismi söylemek bile
havayı kurşunlaştırdı. “Ziya amcanın oğlu görmüş,” dedi annesi sesi
kalınlaşarak, “askerler silahlıymış.”
Şirin’in nefesi tıkandı. Göğsü
daraldı. Bir hasta, bir bebek, bir darbe… hepsi aynı gecenin içine sığmıştı.
Bu nasıl bir kaderdi?
Annesi kocasının yanına gidip, “Aman
Bey oğlanlara sahip çık,” dedi, “çıkmasınlar dışarı. Yüreğim dayanmaz! Sende
gitme bir yere, valla yaşına başına bakmaz atarlar zindana.”
Sokaktan rüzgâra karışmış
bağırışlar geliyordu. Korkunun kendisi bile sesleniyordu. İnsanların
pencerelere çıkıp fısıltıyla konuşmaları, geceyi bir bıçak gibi ikiye
ayırıyordu. Tam o sırada, megafon sesi sokakta tok bir gürültüyle yankılandı. “Askeri
idare tarafından duyurulur…” Bebek birden irkilip ağlamaya başladı. O ağlama,
darbeden daha yüksek, daha sarsıcı bir şeydi. Şirin bütün korkusunu bir anda
unutup bebeğe sarıldı. “Şişşştt… ben buradayım…” Küçücük beden tir tir
titriyordu. Sanki darbenin gölgesi evin duvarlarını aşıp onun minicik kalbine
kadar sızmıştı.
“Anne,” dedi Şirin, sesi incecik
bir dal gibi çatlayarak, “biz… biz ne yapacağız şimdi?”
Sanki annesi bu konuda uzmandı
ama yaş kaç olursa olsun anneler her zaman her konuda kalkandı. Kadın hızla
camın perdesini çekti. Günün karanlığı daha da koyulaştı, kaygı daha çok içeri
sızar oldu.
“Hiçbir yere çıkmayacağız.
Kimseye kapıyı açmayacağız. Kimseye ses etmeyeceğiz. Yağ var, un var, bir süre
idare ederiz.” Sonra gözleri bebeğe kaydı. Gözlerindeki yorgunluk bir anda
hüzne dönüştü.
“Bu masumun çilesi de buymuş… babası da gelemez şimdi.” Kısa bir an düşündü. “Ben
Hasibe Hanım’a deyim bana bir paket süt versin ne olur ne olmaz, atarız buzluğa
olmadı sulandırır sulandırır veririz. Sabi aç kalmasın.”
“Anne ne diyorsun, o kadar uzun
sürer mi?”
“Neden sürmesin, millet yoruldu.
Halk ayaklanırsa günler de sürer aylarda… daha evvel yaşamadık mı biz…”
Şirin’in yüreği keskin bir bıçak
gibi sızladı. “Nurşen Teyzeden haber var mı?”
“Yok daha.”
“Peki Suna giderken bir şey demedi,
İzzet abi nasıl acaba?”
“Kızım adam asker, sanmam evde
olacağını. Allah korusun askerlerimizi evlatlarımızı.”
Şirin bebeği daha sıkı sardı. Bebeğe
etiyle, kemiğiyle, ruhuyla “kalkan” oldu. Dışarıdan gelen tok bir anons, evin
içine bir çığlık gibi doldu. “Sokağa çıkmak yasaktır. Tüm vatandaşların
evlerinde kalması zorunludur.”
O anda evin telefonu tiz bir
çığlık attı. İki kadın birden korkuyla sıçradı. Annesi dudaklarını ısırdı. “Hayırlar olsun…”
Korkudan bacakları titrerken telefona öcü görmüş gibi bakmaktaydı.
Balkondan sokağı izleyen babası
hızla içeri girdi. Telefona gitmekte olan kadını durdurdu. “Dur! Ben bakarım.” Apar
topar telefona uzandı. “Alo?” Bir süre dinledi, sonra Şirin’e dönüp, yumuşak
ama gözü dolu bir sesle, “Ferhat arıyor… bebeği merak etmiş.” dedi.
Şirin yutkundu. Elini uzatırken
parmakları bile titriyordu. Başını usulca eğerek babasının uzattığı telefonu
aldı. “Alo…”
“Şirin, günaydın…” Ferhat’ın
sesi… tanıdık, sıcak, yorgundu.
“Sana da…” dedi Şirin. O an fark
etti sabah olduğunu; gecenin ağırlığı o kadar çökmüştü ki zaman kavramı
erimişti.
“Darbe oldu,” dedi Ferhat, sesi çekinikti.
“Uyanık olduğunuza göre haberiniz var.”
“Evet…”
Araya, yılların komşuluğu, aynı
sokakta büyümüş iki çocuğun arasına çökmüş bir sessizlik oturdu. Yıllardır
komşularıydı ama bir kez olsun telefonda konuşmamışlardı, bu ilk
görüşmeleriydi. Konuşmasalar bile geçmişin samimiyeti gerginliği yırtıyordu.
“Nurşen Teyze iyi mi?” diye
sordu Şirin, sesi buğulu, göğsü daralmıştı. Duyacaklarından korkmuştu ama en
çok onun üzgün halini duymaktan çekinmişti. İnsan oğlu ne garipti.
Ferhat derin bir nefes alıp
verdi, sanki kelimeleri söylemek canını yakıyordu. “Yoğun bakıma alındı. Bir
ameliyat geçirdi. Beynine pıhtı atmış… felç dedi doktor. Ama kesin bir şey
söylemek için erkenmiş. Annem gözetime alınınca, sokağa çıktım… ama askerler
engelledi. Geri dönmek zorunda kaldım. Annemi bırakıp hastaneden ayrılamam.
Özlem aklımdan çıkmıyor ama şimdi kendimi riske atarsam sonra onlara...”
Şirin’in yüreği ağırlaşarak, “Doğru
olanı yapmışsın. Sen iyi olacaksın ki sahip çıktıklarına kol kanat gerebilesin.”
dedi.
“Kızım iyi mi?” Ferhat’ın
sesindeki o ince kırılma… yıllardır mahallenin delikanlısı olarak bilinen
adamın, tek bir gecede babaya dönüşen kırılganlığına evrilmişti.
“İyi…” dedi Şirin, bebeğe
bakarak gülümsedi. “Karnını doyurduk, altı da temiz. Şimdi kucağımda… Çok
huzurlu uyuyor.”
Kısa bir an derin bir soluk sesi
duyuldu. Ardından, “Teşekkür ederim Komşu kızı… Hakkını helal et. Büyük iyilik
ettin bana.”
Şirin’in boğazı düğümlendi. “Ne
demek… komşuluk görevimiz.”
“Şirin?” dedi Ferhat, sesi bu
defa daha derinden geldi.
“Efendim…”
“Ben… çıkabilir miyim
bilmiyorum. Gelemezsem… Özlem sana emanet. Onu kimseye bırakamam. Bir tek…
sana. Ona… bakar mısın?”
Şirin’in kalbi bir anlığına
durdu. Kucağındaki bebeğin sıcaklığı, Ferhat’ın güven dolu sesi ve dışarıdan
gelen tank gürültüleri birbirine karıştı. Bu çok büyük sorumluluktu. Bu sadece
bir rica değildi; bu, bir adamın en kıymetlisini eski bir tanıdığın güvenine
bırakmasıydı.
“Bakarım.” dedi Şirin, sesi
titremedi ama içi titredi, elleri titredi, kaderi titredi. “Kendi çocuğum gibi,
gözüm gibi bakarım. Aklın kalmasın.”
“Teşekkür ederim… Çocukken de
merhametliydin, bu iyiliğini asla unutmam.”
“Sen kendine dikkat et,” dedi
Şirin. “Annenden haber gelirse… bize de söyle. Annem merak ediyor.” Göz ucuyla
annesine baktı, onu dikkatle süzen annesi elini ver işaretiyle kaldırmıştı. “Şey…
annem istiyor.”
“Tamam. Görüşürüz. Allah’a
emanetsiniz.”
Telefon kapanınca, kızın eli
donmuştu; parmaklarının arasında bir gecenin ağırlığı duruyordu. Dünya hâlâ
sallanıyor, az evvel sokaktan geçen asker kamyonlarının motoru evin duvarlarına
çarpıp yankılanıyordu ama o dünyadan bağımsız halde sadece onun hüznünü
düşünüyordu. Sesi çok yorgun ve gergindi, annesi için çok korkmuş olmalıydı.
Kendini düşündü, annesine bir şey olacağı düşüncesi bile nefesini düğümlemişti.
Sevgi Hanım, telefonu eline
alınca derin bir iç çekti. “Ah oğlum… ne kara bahtın varmış…” Sonra kendine
çeki düzen verdi, sesini toparladı: “Tabi tabi, sen anneciğinle ilgilen. Sakın
merak etme bebeği, Şirin ona misler gibi bakıyor. Anneciği uyanırsa ona selamımı
ilet, aklı kalmasın.”
Telefonu kapattığında, yüzünde
hem gurur hem endişe vardı. Babası tek kaşını kaldırmış annesine bakıyordu. “Fesuphanallah!”
diyen adam ellerini isyanla kaldırıp camın önüne gitti, kadın mahcupça, “Bu da merhametini
gösterse ölür.” diye fısıldadı. Dışarıda tankların demir nefesi duyuluyordu;
içeride ise kaderin ağır adımları dolaşıyordu.
O gün korku içinde bebekler ağladı.
Genç kızlar titredi. Binlerce anne tek yürek olup dua etti. Ve o gün ellerini
göğe kaldıran bir adam, evladı ve annesi arasında kaldı. Darbenin sabahında memleketi
için sürecin hiç de iyi olmayacağını, Şirin kucağında uyuyan küçücük bir canla
fark etti. Artık ne memleketi eski günlerini yaşayacaktı, ne o eski Şirin’di, ne
de Ferhat’ın “Komşu kızı”ydı.
***
Darbe sabahından üç gün sonra, hastanenin gri koridorlarını
yıllardır üzerine çökmüş bir sis gibi saran sessizliğin içinden bir haber geldi.
Nurşen Hanım çok şükür gözlerini açmıştı. O gün kendine düğün bayram
bilen Ferhat, geceler boyu plastik sandalyede uyuyakalmaktan uyuşmuş sırtını
ovuşturarak odasına girdiğinde, annesinin göz kapakları titriyordu. Onu nefes
alırken görünce otuz beş yaşında kocaman bir adam değil, beş yaşındaki çocuk
oluverdi.
Gözleri doldu. Boğazını korkunun
yumrusu kilitledi. Sesi titredi, “Anne?” diye eğildi. İlaç kokan kadının
kirpikleri titreşti. Kendine geliyordu ama yavaş… çok yavaştı. Saçlarını
okşadı, defalarca alnından öptü. Meğer anne ne büyük dağmış, sığınacak tek
kucakmış o gün bir kez daha anlamıştı.
Hemşireler, “Uyandı ama
geçirdiği pıhtı kalıcı hasar bırakmış,” dediğinde, Ferhat’ın yüzündeki umut
kırıldı. Kadın hüzünle, “Sağ tarafında güç kaybı var. Konuşması da etkilenecek.
Fizik tedavi şart. Hem beden, hem beyin toparlanmalı. Bu süreçte ona iyi
bakılmalı.” diye açıkladı.
“Ne gerekiyorsa yaparım.”
“Yatılı birini bulabilirsiniz. Ya
da tanıdığınız kalsa iyi olur, yemek, giyim tuvalet ihtiyaçlarını birinin
karşılaması lazım… Ya da hastane bakıcıları… ama darbe oldu birini bulmak hiç
de kolay olmayacak.”
“Annem…” dedi yutkunarak, ona çaresiz
bir çocuk gibi bakan kadın gülümsedi. “Annem mahremiyetini paylaşmayı sevmez.”
dedi, otuz beş yıllık evladıydı daha annesinin bir kez olsun bedenini çıplak
görmemişti. Haya ederdi, evladı dahi olsa çekinirdi.
Nurşen Hanım korkuyla konuşmaya
çalıştı. “Fe… Fer… hat…” Sesi yamuk bir aynadan yansıyormuş gibi çıkıyordu;
kırık, titrek, zorlayıcıydı. Tedirgin olmuştu, bir başkasının insafına düşmeye,
birine yük olmaya ürkmüş olmuş üzülüyordu. Kim bilir ne kadar korkmuştu.
Onun kaygısını kalbinde hisseden
evladı eline uzandı. Dudaklarına götürüp defalarca öptü. Ferhat’ın parmaklarını
kavramak istedi ama parmakları onu tutamadı. “Her şey çok güzel olacak
annem merak etme, üzülme sen.” dedi. Nurşen Hanım’ın gözleri doldu. Sağ yanağında
titreyen kaslar sanki ona ait değilmiş gibi davranıyordu. Dili dönmüyor, eli
oğlunun avuçlarında kayıp gidiyordu.
“Öz…öz…”
“Özlem iyi annem, onu Sevgi
Teyzeye bıraktım. Şirin bakıyormuş, üstelik senden başkasında durmazdı ama onda
duruyormuş.”
Kadın çaresizlikle gözlerini
sımsıkı yumdu, yaşlar birbirine karıştı. Ferhat gözyaşlarını geri yuttu; güçlü
durmak zorundaydı. Annesinin gözleri korkuyla doluydu, o ise yüreğindeki
fırtınayı içine gömmeye çalışıyordu.
Bir süre sonra hemşireler
kontrol için içeri girdi. Ferhat sessizce dışarı çıktı, duvarın köşesine
yaslanıp sessizce ağladı. Sonra aklına gelen şeyle, ankesörlü telefona gitti. Jetonu
atıp telefonun bağlanmasını bekledi. Artık yardım istemekten başka çaresi
yoktu.
Titreyen parmaklarla ilk küçük teyzesini
aradı. “Alo…” Teyze nasılsın’la başlayan sözleri, “annem… felç geçirdi.” ile
tamamlandı. “Fizik tedaviye başlayacakmış. Ben tek başıma—”
Karşıdan yorgun, umursamaz bir
nefes geldi. “Ay Ferhat, inan çok üzüldüm ama ben ne yapayım yavrum? Evde çocuklar
var. Hem zaten ortalık darbe yüzünden karmakarışık. Çıkamam.”
“Tamam…” dedi. Sesindeki hayal
kırıklığını gizleyemedi. “Canın sağ olsun teyze.”
“Kırılma olur mu teyzem, yapacak
bir şey yok.” derken ona akıl vermeye, birini tutmasını önermeye başladı.
Ferhat tüm konuşma boyunca dişlerini sıktı, saygısızlık etmedi.
İkinci numarayı aradı. Bu defa
içindeki umut daha zayıftı. O da farklı davranmadı.
“Ferhat’cığım,” dedi yengesi,
sözünü keserek. “Vallahi senin annen canımız ama inan şu anda hiç müsait
değiliz. Üstelik bacıları varken, kardeşleri varken ben ne diye uğraşayım? Ortalık
zaten tehlikeli, darbe oldu diyoruz. Hastaneye mi geleyim? Kusura bakma,
yapamam.”
Sonra üçüncü, dördüncü numara…
ve beş… Hepsinde aynı bahane. Aynı duyarsızlık.
Aynı ağırlık. Telefonu kapattığında elleri titriyordu. Hıçkırarak ilk defa o
gün ağladı, kimseye göstermeden de gözlerini kuruladı, telefonu yerine astı. Bir
insan, bir anne… nasıl bu kadar yalnız bırakılırdı? Hemşirelerin hepsine tek
tek sorarak hasta bakıcı aradı ama insanlar korkudan dışarı çıkmadığı için
hiçbiri işi kabul etmedi.
İçeri döndüğünde Nurşen Hanım merakla
onu bekliyordu. Sağ gözü daha ağır kırpılıyordu, sol eli titrek bir kuş gibi
havada asılı kalmıştı. Konuşmaya çalışırken ağzı sola kayıyordu, “Fer… hat…
alt… ım…”
Ferhat bir an dondu. Yutkundu. “Darbe
var anam, herkes korkuyor. Sen üzülme ben…”
“Fer…” annesi hıçkırarak
ağlamaya başladı ama öyle donmuştu ki yüzü ağlamaya bile zorlanıyordu. Yanına koştu, “Tamam annem… tamam. Ben
hallederim.” dedi. Yanaklarını kurulayıp öptü. Bu cümlenin içinde koca bir dağ
vardı: Bir evladın tüm kırgınlığı, tüm çaresizliği, tüm gururu ve sahipsiz
kalmanın hiç bilmediği bir acısı…
Onun karnını doyururken
yanağından süzülen yaşları sildi, ona gülümserken gözleri dolu dolu elleri ise
hafif titriyordu. Akşama doğru beklenen oldu, yediğinin atımı olmuştu. Annesinin
altını değiştirmek için yanına eğildiğinde, Nurşen Hanım önce itiraz edecek
oldu, sonra ağlamaya başladı. Sağ yanağından süzülen yaş yastığa akarken titrek
bir kelime döküldü.
“U… tan… dım…”
Ferhat’ın içi paramparça oldu. Başını
eğip annesinin alnına bir öpücük bıraktı. Yanağından süzülen yaşlar annesinin
yanağından süzülen yaşa karıştı. “Utanacak bir şey yok annem. Bana küçükken sen
baktın. Şimdi sıra bende… Tamam mı?” Sesinin dolgun bir acıyla ağırlaşmasına ve
bacaklarının titremesine engel olamadı.
Kadın hıçkırdı, konuşamadı. Ferhat
ise içinden parçalanarak gülümsedi. Artık bu yalnızlık, sadece annesinin değil…
onun da kaderiydi. Ona bir bebek gibi şefkatle baktı. Ve o sırada aklından bir
an bile çıkmayan tek şey vardı, Özlem’i nasıldı. Hastane odasında zaman, ağır
bir kumaş gibi sarkıyordu. Bir yatakta, hayatın en güçlü rolünü yıllarca
taşıyan bir kadın… başucunda ise şimdi o rolün sessizce kendisine devredildiğini
fark eden bir evlat duruyordu.
İnsan hayatı böyle anlarda kendi
gövdesini unutuyordu. Bir annenin gücü eksildiğinde, evlat için dünya ikiye
ayrılıyor, öncesi ve sonrası oluyordu. Öncesinde anne, her şeyi tutan kolon; sonrasında
evlat, kolonun kırıldığı yere sırtını dayayan tek kişi oluyordu. Ferhat annesinin
utancıyla bir evladın merhameti arasında sıkışıyordu. Ağlaya ağlaya altını
aldıran kadına dirayetli olmaya çalıştan içten içe çöküyordu. Ellerini
annesinin ellerine uzattığında, yılların dengesi değişti. Çaresiz evlat, bir
zamanlar kendini taşıyan o elleri tutup kaldırmaya çalışırken hayat, sessizce
yer değiştirdi. İnsanın en zorlandığı geçiş buydu. Bakanın bakılana dönüşmesi
en büyük sınav olmuştu.
Annesi konuşmak istediğinde
kelimeler yarım, cümleler kopuk düşüyordu. Dilin çözemediğini yüz anlatıyordu. Utanma,
acı, mahcubiyet, kabul ediş… Bir annenin evladına muhtaç kalmasının ağırlığı
büyüktü, ama bir evladın bunu fark ederek susması daha da büyüklüktü.
Ferhat, annesinin cansız bir et
parçası gibi kıpırdamayan bacaklarını, gövdesini hareket ettirirken, altını
değiştirirken, odada kimsenin göremediği sessiz bir gerçek dolaşıyordu. İnsan,
hayatın başlangıcında nasıl bir bakıma muhtaçsa, bazen sonunda da aynı döngüye
geri dönüyordu. Ve o döngü kırıcı değil, tamamlayıcı bir çember oluşturuyordu. Her
ihtiyacında annesinin gözleri kaçıyordu. Yıllarca ailesinin namusunu, evinin
düzenini, kendi gururunu elinde taşımış bir kadının, şimdi evladına böyle
görünme mahcubiyeti… insan onurunun ne kadar ince ve kırılgan olduğunu
hatırlatıyordu.
Evlat ise susuyordu. Çünkü bu
suskunlukta şefkat, bu şefkatte asalet, bu asalette yılların karşılıksız
emeğinin görülmeyen karşılığı vardı.
İlaçlarını ayarlayan oğlu dakika
başından ayrılmıyordu. Kadın çorbayı içmeye çalışırken kaşığın titreyen
yolculuğu, insanın bedeni zayıfladığında ruhunun hâlâ direnme çabasını
gösteriyordu. Evlat kaşığı tuttuğunda, sanki iki insan değil, hayatın kendi özü
birbirine omuz vermiş oluyordu. Bu anlarda kimse kahraman olmuyordu. Kimse
mağdur da olmuyordu. Bu süreçler, insanlık tarihinin en eski gerçeğinin sade
bir tekrarından ibaret oluyordu. Bir zamanlar anne, evladı taşıyordu, sonra
hayat dönüyor, evlat anneyi sahipleniyordu.
Ve ikisi de bu sessiz devinimin
içinde büyüyüp, eksilip, tamamlanırken, başka bir evde başka bir kadın da
bebeğin altını hiç tiksinmeden, şefkatle, öpe koklaya alıyordu. Şirin elindeki pembe
battaniyeyi üzerine sererken, gözlerinde kocaman bir merhamet ışıldıyordu. Kimsenin
bir diğerine sahip çıkmadığı bu zor zamanda, hiç düşünmeden “Ben bakarım” diyen
o genç kız, adım adım Ferhat’ın dünyasında tek güvenilir liman oluyordu.
Bir hafta önce memleketi darbe
sarsmıştı, şimdi ise hayat, Ferhat’ı köklerine kadar sarsıyordu. O, annesinin
gözyaşını silerken… Şirin, evde bebeğin yanaklarını silip uykuya yatırıyordu. İki
yalnız insan, iki farklı odada… aynı yükün ağırlığını taşıyordu. Ve hiç
bilmeden, kaderlerine doğru yavaşça yaklaşıyorlardı.
Ferhat annesinin iyileşeceği
umuduna sarılırken, evladına en mahrem şekillerde muhtaç olan kadının haysiyeti
bu süreci daha fazla kabullenemedi, bir gün altını alırken kriz geçirdi. Annesinin
iki kez beynine giden damaların tıkanmasıyla, yüreği ağzına gelen Ferhat’ın
gözleri doldu. Çaresizlik içinde ameliyathanenin kapısında saatlerce bekledi.
Dua etmekten bitap düşerken, kalbi bir an olun endişesinden arınamadı. Neyse ki
ikinci ameliyat güzel geçmişti. Önce görmedikleri bir sorunu da giderdikleri
için, tamamen felçli olan bedenini bir kısmı cana gelmiş gibi kıpırdanmaya
başlamıştı. O, mahallenin hızlı, neşeli, taş gibi sağlam kadını… artık adım
atarken sağ ayağı sürükleniyor, bir bardak tutarken su elinden dökülüyor,
konuşurken kelimeler boğazına takılıyordu ama en azından bir hafta önceki gibi
put gibi hareketsiz durmuyordu.
Son kontrolünden çıkan doktorla,
Ferhat başını annesinin göğsüne dayadı. “Allah’ım sana şükürler olsun. Annem
korkutma beni, bir daha utanma, üzülme, kırılma, beni sensizlikle sınama.”
“Öz… özür dilerim.”
“Tamam. Ben yanındayım anne… hiç
merak etme. Korkma olur mu? Bu günleri birlikte aşacağız.”
Hastane sıkıcı, çaresizlik yorucuydu.
Üstelik aklı kızındaydı ama annesini de tedavisi bitmeden çıkaramazdı. Pıhtının
etkisi geçmemişti; yeni bir risk için gözetim altında olması lazımdı üstelik
son ameliyattan sonra sorunlu bölge toparlanmalıydı. Fizik tedavi de en kısa
süreçte başlamalıydı. En az bir ay hastanede kalması gerekiyordu ve o
bir ay boyunca Özlem bebek, tamamen Şirin’in ellerine nasıl kalırdı,
bilmiyordu.
Ama kalmıştı… Başta Şirin’in
elleri hep titriyordu. Bebek ağladığında kalbi sıkışıyor, altını değiştirirken
yüzü kızarıyordu. Ama ikinci hafta, bebeğin ağlamasını artık ayırt etmeye
başladı. Açlık ağlaması ince ve ısrarlıydı. Gaz sancısı kesik kesikti. Kucağa
alınma isteği ise, sanki mırıldanır gibi, yarım bir hıçkırıkla karışıktı.
Bir öğleden sonra, kapının zili
kısa aralıklarla çaldı. Sevgi Hanım merdivenleri silerken başını kaldırdı; “Kim
acaba?” diye söylendi.
Şirin de merak ederek girişe
gelmiş, Özlem’i kucağında hafifçe sallıyordu, gaz sancısından huysuzlanmıştı. Kapı
açılınca karşılarında iki komşu belirdi. Hasibe Hanım ile Müzeyyen Hanım. İkisinin
de elleri doluydu; biri sıcacık börek tepsisi taşıyor, diğeri üzeri pudra
şekerine bulanmış kek kabını tutuyordu.
“Geçmiş olsuna geldik Sevgi
abla,” dedi Hasibe Hanım içten bir sesle.
“Nurşen’i duyduk, üzüldük
vallahi. Hem bir geçmiş olsun diyelim, hem de Özlem’i görelim dedik.” diye
açıkladı Müzeyyen Hanım, “Rica ettim Hasibe’ye, kızmadı beni işi gücü bıraktık,
çıktık geldin.”
Sevgi Hanım kapıyı iyice açtı. “Hoş
geldiniz komşum buyurun.” Misafirler ayakkabılarını çıkarıp terlikleri giyerken,
Şirin kapının önünde ne yapacağını bilmeden durdu. İçeri girerken gözleri hemen
Şirin’e ve onun kucağındaki Özlem’e kaydı. Ama Şirin, mahcup bir gülümsemeyle, “Hoş
geldiniz,” derken bebeği daha da kucaklayıp hafifçe yüzünü göğsüne yasladı.
“Şirin kızım sen otur, bebeği
üşütme.” dedi Sevgi Hanım, aslında hem onu koruyor hem de açıklamaya hazırlık
yapıyordu.
Kadınlar salona geçerken, kek ve
böreğin kokusu odanın havasına karıştı. Şirin bebeği bırakamadığı için annesi
mutfağa girdi. Çay takımları çıkarıldı, ince belli bardaklara sıcak çay
dolduruldu. Masada sıcaklık vardı ama havada belli belirsiz bir merak da
asılıydı.
İlk sözü Müzeyyen Hanım aldı. “Sevgi
abla… Nurşen Hanım nasıl oldu? Birden hastaneye kaldırılmış dediler, ölecek
diyorlar doğru mu?”
“Kız ağzından yel alsın, felaket
tellalı mısın mübarek, Allah’ın işine kim karışmış da hemen gün tayin etmiş.
Turp gibi maşallah ameliyat oldu.”
“Ne bileyim abla ben duyduğumun
yalancısıyım.”
Sevgi Hanım kaşlarını hafifçe
indirdi, derin bir nefes aldı. “Beynine kan gitmiyorsun ya da ne bileyim giden
kan durmuyormuş gibi bir şey işte…”
“Pıhtı.” dedi kadın düzelterek,
Sevgi Hanım, “He işte ondan olmuş. Tansiyonunu bir türlü dengeleyemediler.
Biliyorsunuz o kadın kendi kendini yer, her şeyi dert eder. Stres dedi mi hiç
dayanamaz.”
“Evet, kimsenin etlisine
sütlüsüne karışmayan garibanın biriydi. İyi kadındı.”
Çayından bir yudum aldı ve devam
etti. “Ama çok şükür iyi şimdi. Kontrol altında. Şirin de sağ olsun, yükümü
aldı.”
Kadınların gözleri yine bebeğe
kaydı. “Maşallah çok güzelleşmiş… Bir görebilir miyiz şöyle?” dedi Hasibe
Hanım, yerinden hafifçe doğruldu.
Tam o anda Şirin, bebeği daha
sıkı sardı ama bunu kabalık etmeden yaptı. Bakışları annesine kaydı. Annesinden
işaret bekleyen bir çocuk gibi durdu.
Kadınlar bebeği sakladığını fark
edince şakalaşarak, “Aman korkma yemeyiz,” diye takıldı.
Sevgi Hanım, durumu yumuşak ama
net şekilde “Şimdi kızlar… Bu bebek bize emanet. Nazarı çok çekiyor. Bir de
daha yeni ateşlendi, bünyesi zayıf. O yüzden şimdilik uzaktan görün. Bana da
küsmeyin ha, valla emanet olunca insan kendi soluğundan çekiniyor.”
Kadınlar hemen başlarını
salladı. “Aman olur mu öyle şey Sevgi abla? En doğrusu. Nazar dediğin ağırdır,
hele böyle güzel bebeğe…”
Şirin hafifçe döndü, Özlem’in
yanağını okşadı ve bebeğin minik yüzünü kadınlara doğru gösterdi.
Özlem, şaşkın bir ifadeyle gözlerini kısıp onları inceledi. Kadınların içi
gitti ama kimse yanaşmadı.
Hasibe Hanım, Şirin’e bakarak, “Sen
mi bakıyorsun kızım? Bir anne gibi olmuşsun maşallah. Allah sana kendi evladını
kucağına almayı nasip etsin.”
“Amin komşum, tez zamanda.” dedi
annesi, “Ay şuncaz geldi eve neşe geldi sormayın. Oğlanlar bile her akşam eve
erken gelmeye başladı, biri kalkıyor yanından diğeri oturuyor. Ablalarının
peşinde pervaneler. Ama Şirin kimseye ucunu bile koklatmıyor, yani tavrı sadece
size değil, evdeki herkese.”
Şirin’in yüzü kızardı. Yere
baktı, yanaklarına sıcaklık yayıldı. “Çok
masum, çok tatlı.”
Müzeyyen Hanım başını sallayarak
tebessüm etti. “Seversin tabii. Bebek sevilmeyecek gibi değil. Allah bağınızı
daim etsin.”
Bu söz, Şirin’in kalbine ince
bir çizgi gibi işledi. Bağımız… Ne kadar doğru, aynı anda ne kadar
tehlikeli bir kelimeydi. O sırada Sevgi Hanım araya girip konuyu ustaca
değiştirdi. “Hadi sizde ne haberler. Dur kız çayı tazeleyeyim, çayın yanında şu
güzel böreklerden yiyelim. Şirinciğim, sen de bebeği yatır yan odaya istersen, sesimiz
rahatsız etmesin.”
Şirin başını salladı, bebeği göğsüne
basıp odasına geçerken, kadınların mırıldanan sözlerini duyuyordu. Gelenin gidenin ayakları evden kesilmiyor,
biri bebeği görmek için diğeri bakmak için ısrar ediyordu. Bazen komşudan ödünç
aldıkları beşiği sallarken annesi, yanına gelip, “Beşiği böyle sallarsam hemen
uyuyor anne,” dediğini fark etmiyordu ama annesi kızının günden güne bu bebeğe
alışmasına hem üzülüyor hem de bebeğin çaresizliğine yüreği dayanmıyordu.
Babası, kardeşleri bile bebeğe sanki aileden biri gibi alışır olmuştu.
Bazen Halil elinde çikolatayla,
sütle çıkıp geliyordu; kapıdan girer girmez, “Bak bebecik sana ne aldım,” diyor
annesi ve Şirin ona gülünse, yüzünde mahcup ama komik bir ifadeyle, “Ne bileyim
ben, bebekler çikolata sevmez mi?” diye kafasını kaşıyarak soruyordu. Çikolatanın
ambalajını masaya koyarken bile utangaç bir savunmayla omuzlarını kaldırıyor, “Ablam
yesin o zaman, enerji olsun… benim de bir katkım olsun işte.” diyerek ortamı
daha da neşelendiriyordu.
Aynı evde Musa ise bambaşka bir
merak ve panik karışımı duyguyla dolaşıyordu. Bebek ağlamaya başladığında eli
ayağı birbirine dolaşıyor, gözleri korkuyla büyüyor, Şirin’in etrafında pervane
oluyordu. Maması gelene kadar evi yıkan bebeğin dibine oturup, “Bebek sus,
valla ben seni almam!”
diyerek yalvarıyor, bebeğin başucunda çömeldiğinde ise çaresizlikle bebeği
korkutacak şekilde gürlüyordu. “Ablaaaa, bu bebek ölecek gibi ağlıyor,
korkuyorum!”
Onun panik hâli bazen Şirin’i
bile güldürüyor, bazen de evde tuhaf bir sıcaklık yaratıyordu.
Bebek iki haftadır Şirin’deydi
ve artık gözlerini açmadan bile onu hissedip uyanıyordu.
Şirin, bazen gecenin en sessiz anında, ev derin bir uykuya gömülmüşken birden
gözlerini açıyor, içinden açıklayamadığı bir ses yükseliyordu. “Şimdi
kalkacak.”
Henüz ağlama sesi bile
duyulmadan, sanki bebeğin nefesi bile onu çağırıyormuş gibi ayağa kalkıyor,
odasına yöneliyordu. Bir annenin içgüdüsüne sahipti. Bu içgüdü bazen onu bile
ürkütüyordu; çünkü Özlem’in nefesi değişmeden, uykusu dalgalanmadan önce
uyanıyor, kalbi sanki bebeğin bedenine bağlanmış gibi aynı ritimde atıyordu.
Bebeğin hafifçe kıpırdanışı,
uykusunda çıkardığı minik bir inilti ya da odada hava akımının değişmesi bile
Şirin’in iç dünyasında refleks gibi bir hareket yaratıyordu. Kolları otomatik
olarak sanki yüz defa değil de yıllardır aynı bebeği taşımış gibi doğru
pozisyonu buluyor, sesi yumuşuyor, nefesi Özlem’inkiyle aynı tempoya giriyordu.
Halil’in çikolatalı şakaları,
Musa’nın titreyen telaşları ve Şirin’in sezgisel duyarlılığı… Hepsi bir araya
gelince evde, kaotik ama sevgi dolu bir düzen oluşmuştu. Fakat bu düzenin
içinde Şirin’in bebekle kurduğu o görünmez bağ herkesin farkında olduğu ama
adını koymaktan çekindiği bir gerçek olarak ortada duruyordu. Bebeğin kokusu… İlk
gün sadece hoş gelmişti, şimdi ise bağımlılık gibiydi, göğsüne çekiyor,
gözlerini kapatıp içine dolan sıcaklığı hissediyordu. Ferhat onu her gün
arıyor, hatırlarını sorup bir ihtiyaçları olup olmadığını hiç bıkmadan
dillendiriyordu. Belki varlığı yanlarında değildi ama manevi olarak desteğini
çekmiyordu.
Şirin bazen çekiniyor bazen ise,
“Bezimiz bitti,” diyerek onu bilgilendiriyordu.
Ve biliyordu ki çok vakit
kaybetmeden geliyordu. Kapı çaldığında, kapıların arasından sızan loş ışık bile
yüzündeki yorgunluğu saklayamıyordu. Elindeki iki paket bez ve bir paket mama oluyordu,
bir erkeğin elinde değil de ayakta kalmaya çalışan bir hayatın yükü karşısında duruyordu.
Yine öyle hemen kapıda bitmişti. Gözlerinin altı mor, omuzları çöküktü. Ama
bebeği görünce o yorgunluk bir anlığına eridi; sanki kalbinin içinden bir ışık
yanmış gibi gözlerinde ince bir parıltı belirdi.
Şirin o böyle çekinik durdukça, “İçeri
gel kapıda durma.” diyordu ve her seferinde saygıyla geri çevriliyordu.
“Lütfen gel, çekindiğin erkek
yok girmemekse, kardeşlerim evde.”
Mahcup halde başını salladı. “Rahatsız
etmek istemiyorum.”
“Gelsene oğlum.” diyen annesinin
sesiyle ikisi de dikkatini arkaya verdi.
Şirin’in gerisinden yaşlı kadına
bakarken, “Teşekkürler Sevgi Teyze annemi tek bırakmayayım, yol uzun üstelik
askerler bazen sorun çıkarıyor.” diye açıkladı.
“İyi mi arkadaşım.”
“Çok şükür, her gün daha iyi
oluyor.”
“Babacığım, cennet kokulum.”
dedi kızına aşkla bakarken, onu severken sesi cana gelmiş, dünyanın tüm
kederini derdini unutmuştu. Kızını dikkatle kucağına aldı. O minicik baş,
Ferhat’ın göğsüne yaslanınca, adamın dudakları titredi, nefesi hafifçe
buharlandı. Kokusunu derin derin içine çekti. Şirin’in kolları boş kaldı ama
içi boşalmadı; bebeğin ondan alınması artık bir kopuş değil, sadece kısa bir
emanet devri gibiydi. Kızıyla konuşan Ferhat bebeği öptü, saçlarını kokladı; o
kokunun içinde hem umut hem acı hem de kırılgan bir baba çaresizliği vardı.
Boynundaki önlüğünü çözüp cebine koyarken Şirin onu koklamak için yanına
aldığını fark etmemiş gibi yaptı. Ferhat cebinden çıkardığı parayı kundağının
içine koydu.
“Ama…”
“Lütfen daha fazla utandırma.”
“Tamam.” dedi Şirin, Ferhat
kızını son kez öptü. Hemen vermezse bir daha ayrılamayacak gibi aceleyle geri
uzattı. “Bir eksiği olursa lütfen söyle, yarın vakit bulursam alışverişe çıkar
bir şeyler alırım, kıyafetleri küçük geliyor olmalı.”
Şirin gülümseyerek, “Ben alırım,
hem biraz hava almış oluruz fıstığımla.” dedi. Ferhat başını olumsuz anlamda
salladı. “Hayır ben hallederim, lütfen.”
“Sen iyi misin?”
“Çok şükür,” dedi Ferhat, ona
minnetle baktı. “Sayende çok iyiyim komşu kızı, bana dünyaları verseler bu
kadar mutlu olamazdım. Kızım emin ellerde, sağlıklı, huzurlu, annem iyiye
gidiyor. Daha ne isterim ki.”
“Kirlilerinizi na…”
“Sen yeterince sorumluluk aldın,
lütfen beni daha fazla mahcup etme, yüzüne bakamayacak hale getirme. Bir eksik
olursa da lütfen çekinme, hemşireye tembih ettim aradığında hemen beni çağıracak.”
“Tamam.”
“Annemin yemek saati geldi… onu
yalnız bırakamam,” Sesi kısıldı, sorumluluğu herkesin omuzlarında taşıyamayacağı
kadar ağırdı.
“Babam, güzel kızım.” diyerek
kızının kokusunu içine çekti.
Bebeğin sıcaklığı tekrar kollarına dolunca
Şirin başını usulca salladı. “Git… merak etme. Biz iyiyiz.”
Ferhat tam dönecek gibi oldu…
ama dayanamadı. Arkasını tekrar döndü. Bakışında garip bir şey vardı; teşekkür,
güven, teslimiyet… biraz da içi paralanan bir baba kırgınlığı. Kızını bir daha
öptü, kokusunu içine hapsetti.
“Şirin, ne yapsam hakkını
ödeyemem.”
“Bir gün benim de sana işim
düşer belki.”
“Her zaman, her şekilde, sen gel
de nereye demem…”
Gözleri önce bebeğinde durdu sonra
yavaşça Şirin’e kaydı. Kızın bebeği sarılışındaki yumuşaklığı görünce, yüzünde
uzun zamandır unuttuğu bir huzurun gölgesi belirdi. “Hadi içeri girin, uykusu
açılmasın.” Şirin başını salladı, içeri girdi. Sonra kapı kapandı.
Dışarıdaki darbe sessizliği,
sokak lambalarının turuncu hüznü, asker kamyonlarının uzaktan gelen homurtusu
eve geri döndü. Karanlık biraz daha koyulaştı, odadaki nefesler biraz daha
derinden duyulur oldu. Akşam tüm aile birlikte yemek yedi çay içti, bebek evin
maskotu olmuş gibi kucaktan kucağa dolandı.
Şirin kokladığı bebeği beşiğe
koyup sallarken kendi şaşkınlığına kendisi bile yetişemiyordu. Parmaklarının
ritmi otomatikti artık; düşünmeden, öğrenmeden, sanki yıllardır biliyormuş gibi
onun ne istediğini anında anlıyordu. Bebeğin nefes ritmini ezberlemişti. Gece
hangi dakikada huzursuzlanacağını biliyordu. Başının sol omzunda daha çabuk
uyuduğunu… Sağına yatırınca ellerini karnının üzerinde birleştirdiğini… Hangi
ninniyi duyunca göz kapaklarının ağırlaştığını… Hangi ışık gölgede kalınca
ürperdiğini çözeli çok olmuştu. Ve bebek… Artık ona bakınca gözlerini
kaçırmıyor, tam tersine uzun uzun dikiyordu. Küçücük gözlerin içinde tanıyan
bir ifade belirmişti. Sanki hafızasında Şirin’in göğsüne gömülü ilk o güvenli
nefes vardı. Sanki dünyada ilk tutunduğu elin sıcaklığını unutmak istemiyordu. Şirin
bunu fark ettiğinde, beşiği usulca sallamayı durdurdu. Bebeğin gözlerinde
kendini ilk kez bir “misafir” gibi değil… bir “sığınak” gibi gördü.
Bir ay sonra bebek ilk kez
bilerek gülümsedi. Öyle enikonu bir gülüş değildi; minicik ağız kıvrıldı,
gözleri ışıldadı, sanki dünyayı aydınlattı. Elleri kolları hızla çırpınırken
gülücükler saçtı. Şirin’in içi eridi. Gözlerine yaş oturdu. “Bana mı gülümsedin
sen şirin şey?” diye fısıldadı.
O gülüş, Şirin’in tüm
yorgunluğunu eritti. İçindeki “emanet” duygusu, ağır bir sorumluluktan çıkıp,
tatlı bir sahiplenişe dönüştü.
Akrep yelkovana, yelkovan zamana
sataştı. Günler birbirine çarpa çarpa aktı. Komşular geldi, misafirliklere
gidildi, darbenin korkusu, hasarı içinde günler su olup akıyordu. İki buçuk
ay sonra bebek, Şirin’i görünce ayaklarını çırpmaya, heyecanlı sesler
çıkarmaya başladı. Başını yana çevirerek kokusunu arıyor, tanıyordu. Annesinde
bile durmuyor, ikisi bağımlı gibi yaşıyorlardı; biri nefes alırken öteki
sakinleşiyor, biri gülerken öteki gülüşe teslim oluyordu. Komşuları Hasibe abla
o gün bebeği görmeye eve uğradığında, bir yandan bebeğin yanağını okşadı bir
yandan da, “Artık aşısı gelir bunun, vakti doluyor,” diyerek hatırlattı.
O gün telefon çaldığında Şirin
bebeği kucağında sallıyordu. Ayaklanıp ahizeye doğru giderken bebek hafifçe
kıpırdandı ve uyandı. Açtığında karşısındaki ses nefes nefese, telaşın eşiğinde
geldi:
“Şirin… iyisiniz değil mi?” Ardından bir kapı gıcırtısı ve uzak bir
tekerlek sesi geldi. Annesinin odasından yeni çıktığı belliydi.
Şirin bebeğin sırtını okşayarak,
“İyiyiz, tam bebeği uyuturken aradın. Uyandı, o yüzden hemen açamadım,” dedi.
“Geç açınca korktum.”
“Sorun yok, cidden iyiyiz.” Şirin
gözlerini bebeğin yüzüne indirip bu sefer tereddüt etmeden ekledi. “Ferhat… aşı
kağıdına baktım. Haftaya aşı günü. Sağlık ocağına götürmemiz gerekiyor.”
Telefonun ucunda bir sessizlik
oldu. Kısa ama içi dolu, sanki Ferhat’ın zihninde zaman bir anlığına eğilip
bükülmüş gibiydi. Hastane ile Şirin’lerine evlerinin mesafe hayli uzundu, gidip
gelirken saatleri öyle bir hesaplaması gerekiyordu ki akşam olur da sıkı
yönetim sorun çıkarırsa, annesine ulaşmama riski vardı. Resmen koştur koştur
gidip geliyordu. Sonunda yumuşamış bir sesle, “Tamam. Birlikte gideriz. Sen
tek gitme, lütfen.” dedi.
“Tek gidemem zaten, seni istermiş
doktor.”
“Tamam.”
Telefon kapanınca Şirin derin
bir nefes aldı. Özlem’e baktı, burnunu onun minik burnuna sürttü.
“Çok acımayacak fıstığım söz… ben sonrasında sana acını unutturacağım.”
Bu küçük hayata hep birlikte
yetişmeye çalışmak bazen ürkütücü, bazen de içini gururlu bir cesaretle
dolduran harika bir serüvene benziyordu.
Zaman hızlı aktı, iki defa
bebeğini görmeye gelen babası o gün farklı bir amaç için yola düştü.
Aşı günü geldiğinde Ferhat tam
saatinde evin önündeydi. Şirin onu camdan görür görmez bebeği kucağına aldı;
tam kapıya yöneldiği anda zil çaldı. Ferhat’ın elinde aceleyle aldığı poşetler,
yüzünde telaşla karışık dikkat vardı.
“Bu ne?” diye sordu Şirin
merakla, Ferhat poşetleri kapının girişine bıraktı.
“Alışveriş yaptım, kıyafetleri
yine küçülmüş olmalı. Bez de aldım, mamasını da yedekledim.”
Şirin başını sallayıp gülümsedi.
“Harika bir babasın.”
Ferhat içeri bakış attı, “Annen
evde mi ona da selam vereyim, ayıp olmasın.”
“Evde değil, Hatice abla da gün
var bugün, ona gittiler.”
“Sen neden gitmedin?”
“Benim yaşıtım yok ki gideyim.
Üstelik onlar annemin arkadaşı, sıkılırım.”
“Bebek engel olmadı yani…”
“Ne münasebet, biz kuzumla hayli
mutluyuz, canım isterse çıkarım.”
Ferhat inanmak isteyerek kısa
bir süre yüzüne baktı. “Hazırsak gidelim,” dedi Ferhat. “Hiç arkadaşın yok mu,
Şirin?”
“Var… Suna var!”
“Ondan başka kimseyi görmediğim
için çevrende sordum.”
“Arkadaşım çok ama dostum pek
yok. Yaş otuz beş olunca, insan seçici oluyor. Bir insanın kendine yapabileceği
en büyük kötülük, kapasitesine denk düşmeyen insanlarla ve ortamlarda ısrarla
vakit geçirmesidir.” Ferhat kaşlarını kaldırınca, “Bakma öyle, ayrımcı değilim.
Buradaki kapasite; statü ya da gelir değil. Zihinsel uyum, karşılıklı hoşgörü
ve ahlaki derinliktir. Bu konularda seçici olmazsan, kendini yavaş yavaş
tüketirsin.” derken açıklama yapmıyor durum bildiriyordu.
Ferhat ellerini cebinden çıkardı.
“Seçici olmana sevindim, seni birilerinin üzmesini istemezdim. Kalbin kadar
güzel olsun hayatın.”
Ferhat hızla arabasına gitti, Şirin
ona merakla bakarken o arabanın bagajından bebek arabasını çıkardı. Şirin, onun
bebek arabasını açışındaki dikkatli ve becerikli hareketleri izlediğinde
şaşkınlıkla,
“Bu çok güzel,” dedi.
Ferhat arabayı yanına getirip, “Zamanı
gelmişti,” dedi. Şirin arabaya dokundu. “Hem Suna ile parka falan gidersiniz
belki, ya da sunaya gidersin, işine yarar diye düşündüm.”
“Suna şurada oturuyor, iki
adımlık yer…”
“Bir yere gitmeniz gerekirse
yorulmazsın.”
“Kuş kadar meleğim, yormuyor ki?”
“Sen böyle bakmaya devam edersen
tombul bir kuş olacak,” dedi Ferhat gururla şakalaşarak.
Şirin kaşlarını kaldırıp bebeği
kaldırıp severken, “Körle yatan şaşı kalkar derler, fıstığım bana çekiyorsa suç
bizim mi?” diye şakalaştı.
Ferhat’ın gözlerinde ilk kez o
gün içten bir tebessüm belirdi. Şirin bebeği dikkatle arabasına koydu. Özlem
başta huzursuzlandı ama araba ilerlediğinde sakinleşip küçük, mırıldanan sesler
çıkarmaya başladı.
Tam arabayı hareket ettirmişlerdi ki, arkalarından gelen soluk soluğa bir ses
ikisini de olduğuna mıhladı:
“Ferhat, hoş geldin oğlum!”
Sevgi Hanım neredeyse koşarak
yanlarına gelmişti; yanakları al al, gözlerinde ise hem merak hem kuşkuyla
karışık tanıdık bir parlama vardı.
“Anne, bir şey mi oldu?” diye
sordu Şirin hafifçe kaşlarını kaldırarak.
“Yok kızım, ne olacak,” dedi
Sevgi Hanım, ama sözlerinin altına gizlediği uyarı bakışları özellikle Şirin’e
yönelmişti; kaşlarını hafifçe kaldırıp indiriyor, ‘fazla samimiyet yok’ der
gibi gözleriyle konuşuyordu.
“Ama günün vardı,” dedi Şirin,
şaşkınlıkla.
“Gittim bitti.” Kızının koluna
girerken sesi yumuşak ama tavrı kesindi. “Hadi düş önüme.”
“Sen de mi geliyorsun?” diye
sordu Şirin, ne olduğunu anlamaya çalışıyordu.
Sevgi Hanım hafifçe çimdikleyip kısık bir sesle, bir yandan da çevreyi kolaçan
ederek konuştu:
“Tabi geleceğim. Çocuğu
götürelim, birlikte kontrolünü yapalım.”
Sonra dişlerinin arasından, “Milletin diline düşeceksin, tefe mi koyduracaksın
kendini? Karı koca gibi… tövbe tövbe…” diye fısıldadı.
“Anne ben kocaman kadınım.”
“Sen hala genç kızsın.”
Sözler buğulu soğuk havada
keskin birer bıçak gibi durdu. Şirin başını önüne eğdi, Ferhat hafifçe gerildi
ama annesine bir şey diyemedi. Birlikte bebek arabasını iterken konuşmadılar;
fakat aralarına yabancı olmayan bir sessizlik çöreklendi. Kırgınlık taşımayan,
sorgulamayan… sadece yükü paylaşan bir kabullenişti.
Şirin’in kalbi sıkışıyor ama
adımlarını yavaşlatmıyordu. Ferhat arada bir şey soracak gibi ona bakmak
istiyor, ama annesinin varlığı bakışını yarı yoldan geri çeviriyordu. Yolda
birkaç komşuyla karşılaştılar, Sevgi Hanım hepsiyle durup sohbet edince Şirin
çıldıracak hale geldi. Karşılaşılan her yüz, Sevgi Hanım’ın duruşunu biraz daha
dikleştiriyordu. Onlara kendini temize çıkarma telaşıyla hafif bir tebessüm
takınıyor, konuşan her komşuya ayrı bir ilgiyle eğiliyordu.
Camdan sarkan bir kadın seslendi.
“Huu Sevgi Hanım nereye böyle?”
“Bebeği sağlık ocağına
götürüyoruz komşu, zamanı geldi.”
“Ferhat oğlum, anan nasıl?”
Ferhat başını kaldırarak, “İyi
Remziye teyze, günden güne iyileşiyor.” dedi.
Bir başkası yolda selam verip yanlarında
durunca, Sevgi Hanım o anda araya girip, “İyiyim kızım iyiyim, çok şükür…” diyerek
konuşmayı ele aldı. Sanki kendi varlığını hatırlatmaya ihtiyacı varmış gibi
sorular soruyordu.
Bir başka kadın, Hayriye Teyze,
gülümseyerek, “Şirin kız, nasıl büyüyor mu?” diye sorunca, Şirin cevap vermeden
annesi yine öne geçti. “Büyüyor Hayriye teyzesi, ellerinden öper. Ah canım
komşum da hayırlısıyla bir çıksaydı da torununa misler gibi sarılsaydı. Biri
orada biri burada, çok zor valla çok zor.”
“Anne…” Kızının uyarısı yeni bir
çimdikle sonlanıyor, Sevgi Hanım hemen araya kelimeleri sokuşturuyordu. “Ya ya
maşallah tosun gibi oldu. Hem de benim gözetimimde büyüyor, Allah’ın izniyle
sağlıkla teslim ederiz.”
Mahalle tanıdık, seven çok
olunca her iki adımda biri bir şey soruyor, Sevgi Hanım da herkesle ayaküstü
sohbet ederek hem merak gideriyor hem de ortamdaki görünmez ipleri elinde
tutuyordu.
Şirin bazen onun sözlerinde kendisine batırılan iğne ucu gibi bir tedirginlik
hissediyor, ama bunu belli etmemek için adımlarını ritmine bağlıyordu.
Sonunda sağlık ocağına gelindi.
Küçük binanın koridorlarında yankılanan sessizlik, dışarıdaki mahallenin
gürültüsünden daha huzur vericiydi. Odaya girer girmez hemşirenin yüzüne
yumuşak bir gülümseme yayıldı. Sıradaki bebekler gitmiş, ortam derin bir huzura
bürünmüştü.
Şirin Özlem’i kucağına aldı.
Bebeğin vücudu soğuğun ardından içerinin sıcaklığıyla yumuşayıp gevşedi.
Hemşire bebeğin elini tutup severken, “Üç aylık mıydı bu güzellik?” diye sordu.
Bebeğin gözleri ışıltıyla
parlıyor, minik parmakları hemşirenin avucuna kenetleniyordu. “Dört olacak,”
dedi Ferhat, çantasını omzundan indirdi.
“Ya maşallahı var tosun gibi.”
“Sevgi teyze ne iyi ettin de geldin.
Hazır gelmişken gel senin işlemleri yapalım.”
“Olur kızım valla bir daha
yorulmam.” diyen kadın ikiliyi baş başa bırakırken kızına gözüm üstünüz de bakışı
atmadan duramıyordu.
Şirin sıra beklerken bebeği
biraz daha sıkı kavradı. Sıra onlara gelene kadar sabırla beklediler, hasta
çıktı onlar girdi. Doktor masasına geçerken canının acımasından, ürkmesinden
korkuyordu.
Oda küçüktü, beyaz boyalı duvarında birkaç bilgi veren broşür vardı. Duvar
dibinde bir sedye ve bebek ölçmek için tartı vardı. Dışarıdaki soğuk havanın
içeri dolan sıcaklıkla buluşması, Özlem’in yanaklarında kırmızı bir pembelik
bırakmıştı.
Doktor onları
görünce ayağa kalktı. “Buyurun, şöyle geçelim.”
Şirin bebeği sedyeye
yatırırken, minik ayaklar havada dans etti; bebek adeta neşeyle doktoru
selamlıyordu. Şirin onunla mırıldanarak konuştu, dikkatini başka yöne çekmek
için her kelimesini özenle seçiyor, sesi bir ninni gibi yumuşuyordu. Şirin
kızıyla ilgilenirken Ferhat bebeğin başına yakın durdu; gözlerinde tarif
edilemez bir hassasiyet, günlerin yorgunluğundan süzülen durgun bir şefkat
vardı.
Doktor stetoskopu yerleştirirken
bebek gülümsedi. “Maşallah…” dedi şaşkın bir hayranlıkla. “Ayına göre çok iyi.
Hatta tosun gibi! Üstelik çok da mutlu bir bebek. Şu hale bak, sürekli
gülüyor.”
Şirin o anda nefesini tuttu. Bu
övgü, günlerdir taşıdığı yorgunluğu tek seferde eritmişti. Mutlu bir bebek…
İşte tüm emeklerin karşılığıydı.
“Ağzına gülücük inşa edilmiş
gibi, hale bak neşe saçıyor.”
Ferhat’ın kaşları yumuşadı,
yüzünde gururla karışık bir rahatlama belirdi. İşini bitirip yanlarına gelen Sevgi
Hanım ise sessizce yanlarında dimdik duruyor, hiçbir şey söylemeden Şirin’i
uzun bir süzüşle izliyordu. O bakışlarda hem kabul vardı hem de endişe.
“İyi mi yani?” dedi utangaç bir
tınıyla.
“Çok iyi,” dedi doktor.
“Gelişimi, kilosu, tepkileri… hepsi tam olması gerektiği gibi. Evdeki düzen ona
çok iyi geliyor belli ki.”
Evdeki düzen… Şirin’in boğazı
düğümlendi. Bir ucunu kendisinin tuttuğu o düzen… Gece yarılarındaki
huzursuzlukları sakinleştiren ses, göğsünde uykuya dalan sıcaklık, ezbere
bildiği nefes alışlar… Hiç kimsenin bilmesine gerek yoktu; Özlem biliyordu. Doktor
iğneyi hazırlarken Ferhat’ın yüzü gölgelendi. Kızı ağlayacak diye şimdiden
tedirgindi.
Doktor iğneye uzanmak üzereyken
Şirin bebeği hızla kucağına aldı. Ferhat ve doktor aynı anda şaşkınlıkla ona
baktı. Şirin sandalyeye oturdu. “Ben ona sarılırken, sen dikkatini dağıtırsın
Ferhat?”
Ferhat yutkundu ama tereddüt
etmedi. Hemen dizlerinin dibine çömeldi. Şirin bebeği göğsüne bastırıp kısık
sesle ninni mırıldanırken, Ferhat minik elini tuttu, gülsün diye yüzünü kapatıp
“ceee” yapıyordu.
Aşı yapılırken bebek bir an
yutkundu, dudağı büzüldü. Ferhat hemen parmağını uzattı: “Haniymiş babasının
ballı çöreği?”
“Ceee!”
“Babacığım buradayım bak,
yanındayım. Ceeee…. Ceeeee kızıma.”
Bebeğin büzülen dudakları açılıp
gülümsedi. Babası olduğunu bilerek sakinleşti. Doktor şirin aileye bakarken, üçü
arasında adı konmamış bir bağın, görünmez bir sıcaklığın odanın havasını bile
değiştirdiğini hissetti. Sanki aile kelimesi, henüz dudaklara uğramadan
kalplerinde filizlenmişti.
Doktor şaşkınlıkla, “Hayret
edici… İlk defa ağlamayan bir bebeğim oldu,” dedi.
Şirin bebeği dizlerinde
zıplatırken gülümsedi. “Bir yerde okumuştum; sarılmak bebeğe güven verir,
korkuyu giderir. İşe yaraması için dua etmiştim.”
“Bir yerde mi, ayol bebek
geldiğinden beri üniversiteye girerken çalıştığından çok kitap okudun. Stressiz
bebek, ağlamayan bebek, sabırlı anne, aşı takibi, kilo kontrolü… Ev resmen
kütüphaneye döndü.”
Sevgi Hanıma gülümseyen Doktor Şirin’e
kağıtları uzatırken, “Harika bir annesiniz. Bu bebek mutlu olmasın da kim
olsun?” dedi.
Kağıtlara uzanan Şirin’in
yüzündeki gülümseme bir an dondu. Ferhat hiç bozuntuya vermeden boğazını
temizleyip ayağa kalktı.
“Gelecek aya kontrol randevunuzu
yazdım,” dedi doktor. “Böyle devam edin. Çok iyi gidiyor. Bir de D vitamini
yazıyorum, kemikleri için her gün üç damla.”
Şirin bebeğin kıyafetlerini
dikkatle giydirirken doktorun uyarılarını dinledi. Ateşlenirse ağrı kesici
gerekebileceğini söylemişti. Ferhat hastanelerin alt katlarında olan ve hayli
sırası bulunan eczaneye gitmek için hesap yaparken Şirin, “Hasibe ablanın yarım
şurubu vardı, onu bıraktı. Bu gece ateşi çıkarsa onu içiririm. Sen de aldığını
ona verirsin,” dedi.
Ferhat ona şaşkınca baktı. Sanki
zihninden geçenleri okumuştu. Sonra içi rahatlayarak hafifçe omzunu silkti. Dışarı
çıktıklarında Şirin bebeği yeniden arabasına yatırdı. Ferhat kapıyı açarken
refleksle ikisine baktı. Bebeğin gülümsemesi, dudağının yukarı kıvrılışı… Bir
anlığına tüm yorgunlukları silen harika bir detaydı. Küçük, yumuşak bir
mutluluk çemberi, üçü arasında usulca büyüyordu.
O gece doktorun dediği gibi
şiddetli bir ateşi olmadı ama huzursuzlandı, mız mızlandı. Ferhat iki saatte
bir arayıp bebeği sordu. Her seferinde Şirin sabırla iyi olduğunu ve sürecini
anlattı. Son defa aradığında telefonu Şirin’den evvel Sevgi Hanım açtı. Uykusunu
alamadığı için yarı uykulu yarı öfkeli olan sabırsız annesi, “İlk defa mı
büyütüyoruz evladım? Git yat, kızın bile senin kadar huysuz değil.”
diye çıkışınca, Şirin soluğunu tuttu. Ferhat özürler mırıldanırken telefonu
yüzüne kapattı.
Şirin elinde bebek, şaşkınlıkla
olduğu yerde kaldı. Yutkunurken annesinin sesi evde çınlıyordu, “Bizdeki de
baş canım… iki saatte bir acil bir şey mi oldu diye yataktan fırlıyoruz.”
Şirin dudaklarını ısırdı, başını
eğdi. Sessiz kaldı ama dudaklarındaki kıkırdamayı tutamıyordu. Küçük kardeşi Musa
bir ara yanına gelip bebekle oynadı, büyük olan ise “Abla bu sabi ne zaman uyur
ya,” diye sordu. Beklenmeyecek bir oldu, babası bile ayaklandı, bebeğe uzun
uzun baktı. Şirin babasından çekinirken ona gülücükler atan Özlem sustu.
Yanağına dokunan babası başını sallayarak “Şebek,” diyerek odasına döndü. “Sende
artık yat, uyuyun.” Ömrü hayatında babasının bebek sevdiğini bilmezdi ama
sanırım Özlem’i seviyordu, ona alışmıştı. Daha bir ağzından “Ne gidecek?”
dememişti. “Emanetin bağrı yufka olur, dikkat edin sabiye,” der dururdu. Biri o
çemberin dışında kalsa da, çemberin içi artık kendiliğinden büyüyordu.
Ve Bebek de artık büyüyordu, büyüdükçe,
Sevgi Hanım’ın içindeki o eski, sert tedirginlik de büyüyordu. Sürekli
söyleniyor, sürekli uyarıyor, sürekli diken üstünde dolaşıyordu. “Şirin,
koynuna alma artık şu kızı,” diyordu her fırsatta. “Alıştırırsan babası
geldiğinde uyutmakta zorlanırlar. Çocuk düzende büyür. Koynunda değil. Ona
iyilik değil kötülük ediyorsun.”
“Anne kitapta bebekler
sevilmezse üzülür yazıyor.”
“Kız ne anlar bu sabi sevgiden
kızgınlıktan.”
“Anne onunda duyguları var.”
“Ben seni duygulu duygulu bir parçalarım
görürüsün, sana ne diyorsam o.”
Annesinin haklı olduğunu bilen Şirin
her seferinde başını eğiyor, sessiz kalıyordu. Koynuna almamak… Sanki kalbinden
bir şeyi söküp yatağa bırakmak gibi geliyordu ama annesi her geçen gün daha
aksi, daha tahammülsüz, daha kaygılı olmaya devam ediyordu. Baktı söz dinlemiyor,
bir gece adeta zebella gibi başında dikildi. Sesi gerginlikle keskinleşmişti. “Yatağına
yatır Şirin,” diye emretti. “Bekliyorum.”
Şirin uyuyan bebeği yatağa uzatırken
annesinin bakışlarını sırtında hissetti. “Nefesini takip eder gibi izliyor,”
diye ürperdi.
Bebeği koynundan ayırdığı her
saniye, göğsünün içindeki bir dikiş çekiliyormuş gibi acıttı.
Yatırdı. Annesi, tatmin olmuş bir homurtuyla başını salladı. “Gece koynuna
alırsan şapkaları değişiriz,” dedi. Bu söz, hem şaka hem de tehdit olup havada
asılı kaldı. Söylenerek odadan çıkınca sessizlik ağırlaştı.
Şirin beşiğin kenarına oturdu. Bebeğin
nefesini dinledi, küçük göğsünün iniş çıkışlarını izledi. Uykusu derinden
olduğu bir an, içi yana yana yerinden kalktı. “Belki… belki annem haklıdır,”
diye fısıldadı kendi kendine ama gece derinleşip ev sessizliğe gömülünce, bebek
mama için uyandı. O uyanış… o ince ağlayış… Şirin’in içindeki tüm sözleri, tüm
tembihleri, tüm uyarıları sildi süpürdü.
Onu kucağına alır almaz… bebek
sustu. Sadece susmak değil, sanki bütün ağırlığını Şirin’in göğsüne bırakarak
yumuşadı. Şirin kalbinin yer değiştirdiğini sandı. Göğsünün içi, bebeğin
kokusuyla yeniden şekilleniyordu.
“Benden bir parça gibi…” dedi
içinden, usul bir şaşkınlıkla. “Kendi çocuğum olsaydın, herhâlde böyle
hissederdim. Bu kadar severdim seni.” Ve bilmediği bir cesaretle, adı içinden
kendiliğinden döküldü. “Özlem’im…”
Bu özlem dilinden döküldüğü an
düşüncelerinden korktu. Tıpkı karanlıktan korkar gibi kalbi hızlandı. Tıpkı bir
sırrın üzerine yanlışlıkla basmış gibi korkuya kapılıp yutkundu. Ama karşı
koyamadı. Ona cevap veren bebeğin minik parmakları gömleğine tutunduğunda, “bırakma”
diyen bir işaret oldu. Göğsüne yaslanan başıysa, çoktan karar verilmiş bir
kaderdi.
Şirin, beşiğe geri koymayı
denedi. Usulca… çok usulca… nefesini tutarak… ama Özlem ayrılacağını hissettiği
an gözlerini bile açmadan ağladı. Küçücük bedeninin o derinden gelen ağlayışı,
odanın duvarlarına değil, direkt Şirin’in vicdanına çarptı. Tekrar kucağına
aldığında… Her şey durdu. Ağlayış bitti. Teninin sıcaklığı geri dönüştü. Bebeğin
omuzları gevşedi.
“Demek bazı bağlar böyle olur…
kimseye sorulmaz, kimseye açıklanmaz. Sadece olur.”
O gece bebeği kullarından
bırakmadan sabaha kadar yüzünü izledi, gözlerinin önünde nasıl da çabuk
büyüdüğünü düşündü. Kalbine yaslanan bedenini okşadı, soluğunu yüzünde
defalarca hissedip kokusunu içine çekti. O yüzden ertesi sabah biraz yorgun gün
içinde ise biraz dalgındı.
Akşama doğru günler sonra bir
araya geldiği Suna ile koyu bir sohbete dalan Şirin, Özlem’i sonunda uyutunca
beşiğin yanındaki mindere sessizce oturdu. Bir süre hiçbir şey düşünmeden
sadece bebeğin nefesini dinledi. Sonra kalkıp salona geçti. Suna tek dostuydu,
babası sevdiğine asker diye vermemişti. Mecburi doğu görevi bitince bir şekilde
ikna edip evlenmişlerdi ama şimdi de bebeği olmuyor, hasretle bebek yolu
gözlüyorlardı. Onun için hep dua ediyordu. Annesi Sevgi Hanım ve Suna, sessizce
radyonun cızırtılı haberlerini dinliyorlardı. Dikkatleri oradaydı, neredeyse
soluk almaya korkuyorlardı. Darbenin üzerinden neredeyse aylar geçmişti ama
evlerin içine sinen korku hâlâ taze, hâlâ ağırdı.
Suna, ellerini dizlerinde
birleştirip başını iki yana salladı. “Bu memleket bir kere sarsıldı mı, insanın
içine ürperti yerleşiyor,” dedi. “Sokağa çıkmaya korkar olduk. Kocamı işe
göndermeye korkuyorum, asker karısı olmak bu dönemde uykusuz kalmak, kalbin
ağzında yürümek demek.”
Şirin, annesinin yanına oturdu. “Geceleri
asker kamyonu geçince uyanıyorum,” dedi fısıltıyla. “Sanki o sabahı yeniden
yaşıyormuşum gibi.”
Sevgi Hanım kaşlarını çattı. “Daha
beterini görmeyelim de kızım,” dedi. “O kapıların nasıl tekmelendiğini ben
unutamam. Bir daha da görmek istemiyorum.”
Salondaki hava ağırlaştı,
sessizlik çöktü. Tam o sırada, önce ses çıkaran sonra varlığını belli eden Özlem
ağladı. Önce ince bir inilti gibi geldi, sonra bir anda yükseldi. Şirin
söylediklerini yarım bıraktı. Bir refleksle, düşünmeden, sorgulamadan yerinden fırladı.
“Kızım bırak biraz mızıklanır
uyur geri.”
Annesini dinlemeden koşar adım
odaya yöneldi. Sanki bebeğin nefesi kesilmişti, sanki onu ancak o
kurtarabilirdi. Odanın kapısını açtığında sesi yumuşadı, elleri bile kendi
kendine hareket ediyordu. Bebekle olan konuşmasını, annesi ve Suna duyuyordu. Suna,
beşiğin kıyısında duyulan o sakinleştirici mırıldanmayı hayranlıkla dinledi. “Özlem’im,
aşkım geldim. Kuşum korkma, buradayım.”
Sevgi Hanım ise kızının
sözlerine derin bir iç çekti. “İyice alıştı…” dedi kısık bir sesle. “Bu hiç iyi
değil. Elinden gittiğinde çok üzülecek.”
Suna durgun bir ifadeyle başını
eğdi. “Farkındayım… ama yapacak bir şey yok Sevgi abla. Ferhat perişan. Hali de
ortada. Ne iş ne güç hak getire, eve bile gelemiyor adam. Annesini dakika
yalnız bırakamıyor. Belli etmiyor ama elde avuçta ne varsa tüketiyor gibi. Biliyorsun…
iki kere bakıcı tuttu, kadınların davranışını görünce hemen vazgeçti. Ne
anasından ne bebeğinden uzak durabiliyor, çocuk küçük ne yapsın? Kimde kalsın?
Hem ona hem ona yetişemez ki?”
Sevgi Hanım dudaklarını
birbirine bastırdı. “Biliyorum Suna, çocuğa sözüm yok. Allah var vefalı çocuk
çıktı, anasının altından alıyor, bebeğinin üstünden elini çekmiyor. Geçen
gelirken yine marketlik yapmış, ara ara alma dememe aldırmıyor pazarlık bile
yapıyor. Hiç eli boş gelmiyor, hürmetli, saygılı. Şu eve girip daha bir kahve
içmişliği yok, evladını üç beş dakika kapıdan sevip bizi rahatsız etmeden gidiyor…
Ama iyi insan olması, bir şeyi değiştirmiyor. ” Ofladı. “Siz geçen gittiniz mi
hastane?”
“Gittik, soran herkese selamları
var. İzzet ile Ferhat biraz konuştu.”
“Maddi sıkıntıya mı düştü yoksa…
Eee tabi, dağ olsa dayanmazdı.”
“Sanırım kenara attığı üç beş
kuruş suyunu çekiyormuş, ne yapsam diye düşünüyor. İşe gidemiyor ama çözüm de
bulması lazım.”
“Valla iyi bile dayandı, helal
olsun. Demek ki zamanında birikim yapabilmiş. Bak gördün mü insanın kenara para
atması böyle iyi bir şey. Tutumlu olmak iyidir.”
“Allah sizden razı olsun sevgi
Teyze, sabiye kucak açtınız, aylardır tek kelime etmeden baktınız.”
“Kızım sabinin bana yükü yok,
Şirin bana koymuyor zaten. Uyuyunca bana yardım ediyor, uyanınca ona bakıyor.”
“O zaman sorun ne?”
“Ah keşke,” dedi sonunda,
“hayırlı bir kısmeti çıksa da kendi bebeklerini sallasa bu kız. Yaşı geldi
geçiyor, yakında bebesi de olmaz, otuz beş yaşında… El alem arkasından kız
kurusu diye teneke çalışıyor. Böyle olmaz, iyice bağlanırsa ne evlenir ne de
gözü başka bir şey görür. İşleri de serdi, müşterileri tek tek gidiyor,
mesleğini de kaybedecek böyle giderse, umurunda değil.”
Suna hafifçe gülümsedi ama
gülüşü yorgundu. “İstemeden olmaz o iş Sevgi teyze… Hayırlı talip geldi de kız
mı yok dedi, gelenlerin ne ahlakı ne adabı ona denk değildi. Üstelik kalp
sevmeyince olmaz.”
Sevgi Hanım başını yana çevirdi,
bakışları bir anda sertleşti. “Sanki o kalbin ne dediğini biz bilmiyoruz,” dedi
hayıflanarak. “Konuşturma beni, Suna. Ben konuşursam sağlam bir şey kalmaz.”
Suna’nın yüzü kızardı. “O zaman şimdiye
kadar susun belli etmedin yine etme Sevgi Teyze, kızını benden iyi tanırsın.
Şirin içine kapanırsa onu oradan kimse çıkaramaz, sen bile.”
“Aman Allah korusun.” dedi sehpaya
vurarak, “Bir şey dediğim yok. Ama herkes aşk evliliği yapmadı ya, biz de
görücü usulü evlendik mutlu mesut yaşıyoruz işte. Ona da bulalım helal süt
emmiş birini…” Biraz bekledi sonra aklına gelen şeyle, “Sizin Ayşe Hanım geçen
birinden bahsediyordu. Kırklı yaşlarda bir adamcağız, hiç evlenmemiş diyordu. Ne
oldu o iş…”
“Şey boş ver…”
“De hele sen bakayım, ne olmuş…”
“Şirin’e kilolu demiş, ben
yanımda daha zayıf birini isterim demiş.”
“Asıl benim kızımın yanında onun
gibi birinin işi yok, hem kel hem fodul. Lafa bak sen hele… Kızımın kestiği
tırnağı olamaz.” İçini çekti. “Senin kocana desen, askeriye de vardır bekar,
iyi huylu, saygılı, içkisi kumarı olmayan biri. He kızım, İzzet el atsa ya, bir
tabur adam içlerinden illa uygun biri çıkar.”
Suna bir an nereye bakacağını
bilemedi, gözleri yere kaydı. Konuyu değiştirmek için nefes aldı ama o sırada Şirin
kapının eşiğinde belirdi. Kucağında Özlem vardı, bebeğin göz kapakları hâlâ
yaşlıydı ama Şirin’in kollarında olmak onu gevşetmişti.
“Suna teyzesi biz geldik.” Sesi
annesinin ve Suna’nın suskunluğunu bölse de odanın içindeki gerçeği
değiştirmedi.
“Amanda aman kim gelmiş… Prenses
mi gelmiş.” dedi Suna ayaklanırken, “Ver şu bal böceğini de yanaklarından
tadayım.”
“Öpmek yok teyzesi, bak
bozuşuruz.”
“Aman öpmeyiz, biraz koklayalım
bari.”
“Tamam ondan bolca
depolayabilirsin.”
Suna biraz sevince bebek
huysuzlandı, Şirin hemen bağrına basmak için uzandı. Ona gelen bebek yüzüne
uzandı, burnundan tuttu. “Prensesim benim,” dedi Şirin boynundan öperek,
koklaya koklaya bitirecekti.
Dört ay geçmişti… Kocaman dört
ay… Ellerini ayaklarını öpe seve geçirdiği kocaman dört ay… Babasını bile
unutup, onun şakıyla dünyayı yok saydığı dört ay… Bebek büyüdükçe
alışkanlıkları da değişiyordu. Ele avuca gelir olmuştu. Hangi şarkıyla
uyuduğunu, hangi sesle huysuzlandığını, hangi dokunuşla sakinleştiğini
biliyordu.
Bebeğin kokusu… Artık bir ev
kokusu gibiydi. Bebeğin ağlaması… artık bir yabancının değil, kendi
çocuğunun feryadıymış gibi içini yakıyordu. Onunla konuşması… Bebeğin
gözlerini Şirin’e dikip sessizce dinlemesi… Sanki aralarında görünmez ama kışkırtıcı
derecede güçlü bir bağ örülmüştü. Babası “Hanım bu işin sonu ne olacak?” diye
sorsa bile kardeşi Halil ve Musa, kendi yeğenleri gibi benimsemeye başladıkları
bebekle akşamları oynaşmayı çok seviyordu.
Bazen Şirin bebeği uyuturken onun
büyüdüğünü hayal ediyordu. Gözleri sevgiyle parlıyordu ve bebek, Şirin’in
kalbine başını yaslayıp uykuya dalarken, Şirin onun için dualar ediyordu.
“Seni seviyorum Özlem’im. İyi ki
geldin tombişim. Sensiz bir hayat artık düşünemiyorum.”
Sözler ağzından çıkar çıkmaz, bu
düşünce onu hem ürküttü hem de içini sıcak bir ateşle doldurdu. O ne kadar
korkarsa korksun, kader bazen kimseye sormadan karar veriyordu. Bu sefer
kararını vermişti, Özlem bebek Şirin’in kollarında büyüyordu ve Şirin’in kalbi
artık, Özlem’siz bir gün hayal edemez olmuştu.
Ama kaderin başka planları
olacak ki, o gün akşama doğru kapı çalındığında, gülümseyerek açan kızın yüzü
düştü. Ferhat gülümseyen gözlerle ona bakıp, kucağındaki kızına uzandı.
“Şirin…” dedi heyecanla, “Biz
çok şükür hastaneden çıktık. Az önce annemi getirdim. Bir bakıcımız da var,
yatılı olarak kalacak. Hadi gelin hem babaannesi Özlem’imi görsün hem de sen de
bakıcıyla bir tanışırsın.”
Şirin’in yüzündeki gülümseme
dondu, kanı çekildi, bebek ellerinden kayıp giderken olduğu yerde donup kaldı.
Ferhat onun hareket etmediğini görünce, “Hadi gelsene,” dedi ve hızla arkasını
dönüp heyecanla bebeği annesinin yanına götürmeye başladı.
Şirin ayaklarının dibine bir
anda görünmez bir ağırlık çökmüş gibi donakalmıştı. Dünyanın sesi kısılmış,
evin duvarları üzerine doğru kapanmıştı. Ferhat’ın kapıdan çıkarken heyecanla
söylediği “Hadi gelsene” çağrısı, sanki uzak bir kuyunun diplerinden yankılanan
boğuk bir ses gibiydi. Kucağında dört aydır büyüttüğü, kokusunu ezberlediği,
nefesiyle uyuduğu bebek yoktu. O boşluk, sadece kollarında değil; kaburga
aralarında, kalbinin tam ortasında bir yerlerde yankı bırakıyordu. Tüm bedeni
öyle bir üşüdü ki hiçbir kıyafet ya da soba artık onu ısıtamazdı. Özlem, ilk
kez onun kollarından böyle hızlı alınmıştı.
Önce bebek gitti… Sonra Şirin’in
nefesi… Dünya bir an sessizleşti, zaman durdu. Annesi başından veri endişesini
taşıdığı kabusuyla yüzleşmiş, yanına gelmiş, ona korkuyla bakıyordu. “Şirin…
kızım?”
Ama Şirin kıpırdayamadı. Gözleri
bir noktaya çakılmış gibi duruyor, yaşadığı şok bedenine zincir vuruyordu. Bir
adım atarsa… Bir kelime söylerse… kalbinden bir şey kopacakmış gibi korkuyordu.
Karşı evin açık kapısının eşiğinden gelen bebek sesi duyuldu. Özlem’in
ağlamasıydı; o ağlayış, Şirin’in içini bir çakı gibi oydu. Göğsü sızladı. Öyle
bir sızlamak ki, annesinin panik sesini duyana kadar nelerin olduğunu
anlayamadı.
“Şirin… Aman Yarabbi…”
Göğsü üşüdü, buz gibi oldu. Bir
ıslaklık göğsüne dokundu. Eli istemsizce göğsüne giderken gözleri annesine
kaydı. Sonra göğsüne baktı. Penyesi ıslanmıştı. Annesi yutkundu, yüzünde hem
şaşkınlık hem acı karışımı bir ifade belirdi. Şirin elini göğsüne kaparken
yanağından sıralanan yaşla dudakları büküldü. Sütü gelmişti. İyi de, o daha
kadın bile olmamıştı ki… doğum yapmış gibi sütü nasıl gelirdi!
Ve sonra Ferhat’ın kızını
güldürme çabasıyla yaptığı seslere, meleğinin gülüşleri eklendi, aylar sonra
gelen huzurun sesi evden sokağa taştı. O
gülüş… Dört ay boyunca sabahına uyandığı, gecelerine anlam katan o ses… içini
bir anda ikiye böldü. İki canı aynı anda taşıyor da ikisini de bırakmak zorunda
kalıyormuş gibi zorlandı. Göz bebekleri büyüdü. Boğazı gerildi. Ellerini nereye
koyacağını bilemedi. Küçük bir çocuğun elinden oyuncağı alınırken çıkarmaya
dayanamadığı o sessiz, utangaç hıçkırık, göğsünde birikti. Derin bir nefes
alamadı.
Annesi dayanamayarak omzuna
dokundu. “Şirin… istersen sonra gidersin. Şimdi çok… taze. Çok ani oldu.” Bakışları
kızının göğsünden akan sütlere takılmış, yüreği acıdan kavrulmuştu. Sanki
kızının değil, kendi göğsü sızlıyordu.
Şirin başını iki yana salladı. “Hayır,”
dedi kısık bir sesle, “Hayır… ben… ben gitmeliyim.” Ama sesinde gitmek isteyen
biri yoktu. Yüzünden kopan bağın çaresizliği içine çökmüş, derinlere
çöreklenmişti.
Ayakkabılarını giymeyi
unuttuğunu fark etmeden kapıya yöneldi. Ayakları çıplaktı, zeminin soğuğu
kemiklerine işledi ama fark etmedi. Her adımda kalbi biraz daha ağrıyordu; dört
ay boyunca aynı kalp, bir bebeğin nefesine göre atmaya alışmıştı. Annesi bir
anda hırkasını üzerine attı, çocuk gibi kollarını geçirtti. Sevgi Hanım
dudaklarını ısırarak kızının hırkasını giydirip önünü kapadı. Göğüslerindeki ıslaklığı
saklanmıştı ama duyguları ortalığa saçılmıştı; kimse toplamak için eğilmiyordu.
Kapı eşiğinde bir an durdu. Ayakları
geri gitmek isterken kalbi aynı anda ileri doğru çekiliyordu. Nefesi göğsünde
düğümlendi; içindeki bütün hava, birazdan olacakların ağırlığıyla donmuştu.
Ferhat’ın sesi… Onu yıllardır
duymadığı kadar hafif, neredeyse çocukça bir neşeyle titreşiyordu.
Onun için hayat normale dönüyordu. Sanki hiçbir şey yaşanmamıştı. Sanki dört ay
boyunca o bebek başka birinin kollarında büyümemiş, başka birinin tenine
alışmamıştı.
Ama Şirin’in içi öyle değildi. Onun
zamanı hâlâ beşiğin başındaydı, o uzun gecelerin, uykusuz sabahların, sessizce
salladığı küçük bedenin üzerinde hatırı kalmıştı.
Kapıdan girdiğinde bilindik koku
genzine doldu. Koridoru açtı ve salonda onları gördü. Ferhat kızını atıp tutup
severken, “Anne bak, Özlem geldi… Bize bakıcı da bulduk… Artık toparlanıyoruz
çok şükür…” diyordu.
Tam o sırada, Özlem gözlerini
çevirip Şirin’i gördü ve zaman o an durdu. Yüzünü tanımıştı. Küçük elleri
havada bir an asılı kaldı, sanki bir karar veriyordu. Sonra dudakları büzüldü;
çok tanıdık, insanın iliklerine işleyen o ağlamanın ilk ince titreyişi dudak
köşesinde belirdi. Şirin’in dizlerinin bağı çözülecek gibi oldu. Kalbi, kapının
eşik taşına çarpan ayak sesleri kadar gürültülü atıyordu.
Ferhat hemen bebeğin sırtını
okşadı, “Tamam kızım… bak, ben buradayım,” diye fısıldadı.
Ama bebeğin gözleri ona dönmedi.
Bakışları, mıknatısa çarpmış gibi Şirin’e kilitlenmişti. Kalabalık bir odanın
ortasında yalnızca ikisi arasında uzanan görünmez bir yol vardı. O yol… dört ay
boyunca her gün yürünmüş bir yoldu. Birbirlerinin teninde, uykusunda, nefesinde
saklanmışlardı. Bebek birden ellerini Şirin’e doğru uzattı. Ağzından ince bir
çığlık koptu. Bir tür hatırlayıştı.
Ferhat’ın yüzü bir an gerildi. Sevgi
Hanım’ın bakışları dondu; kısa bir an, olup biteni anlamanın yarattığı bir
suçluluk yüzünde belirdi. O anın ağırlığı, salonun ortasına bırakılmış dev bir
taş gibi çöktü.
Şirin’in nefesi kesildi. Göğsündeki
o ince sızı büyüdü, genişledi, kaburgalarını zorlayacak kadar derinleşti.
Sütleri daha hızlı akmaya başladığından karnının üzerinde ıslaklığını
hissetmeye başlamıştı.
Adım atmak istedi ama ayakları, kapının soğuk eşiğine çivilenmiş gibiydi.
Ferhat, bebeği sakinleştirmek
için gülümseyerek “Bak kızım, bu teyze sana bakacak.” dedi ama bebeği ikna
etmeye yetmedi.
Küçük eller titredi. Gözleri
Şirin’den ayrılmadı. Sanki “Beni neden bıraktın?” diye soruyordu. Sanki dört
ayın bütün kokusunu, sıcaklığını geri istiyordu.
Şirin sonunda adım attı. Yaklaştıkça
bebeğin ağlayışı daha derinleşti. Ferhat’ın kolundaki minik beden, Şirin’e
doğru eğilmeye başladı. Kokuyu tanımıştı. Onun kokusu, huzurdu, uykuydu,
güvendi.
Geceleri uyurken küçük burnunun ucunda sakladığı, uyanınca da aradığı merhametti.
Şirin tam uzanacakken elleri
titredi. Bir anda ellerini geri çekti. “Benim hakkım değil artık,” dedi
içinden. “Bana ait değilsin.”
Ama bebek vazgeçmedi. Ağlaması,
o tereddüdü bile reddediyordu. Ferhat sonunda derin bir nefes alıp bebeği
Şirin’e doğru uzattı. O da bunun kaçınılmaz olduğunu anlamıştı. Bebek Şirin’in
kollarına geçer geçmez… her şey sustu. Ağlama bitti. Kirpiklerinde parlayan
damlaların arasından gülücükler atmaya başladı. Küçücük beden gevşedi. Başını
Şirin’in omzuna bıraktı. Minik eli her zamanki gibi burnuna uzandı, yanaklarını
okşadı. Şirin dudaklarında gezen parmakları öptü. Aynı dört ay boyunca yaptığı,
alıştığı, güvende hissettiği gibi saçlarıyla oynadı.
O anda oda genişledi. Dünya
tekrar ses kazandı. Şirin’in nefesi geri geldi.
Ama kalbi…
Kalbi bu defa bambaşka bir acıyla doldu. Bu çocuk onun değildi ama onun
göğsünde huzur buluyordu.
Onu büyüyene kadar taşıyan kollar, şimdi bırakmak zorundaydı. Ve bırakmak…
bazen doğurmak kadar ağrılıydı.
Ferhat boğazını temizledi. Sesi
kısık, yumuşak, biraz da suçla gölgelenmişti. “Şirin… iyi misin?”
Şirin bebeğin başını okşadı. Gözleri
doldu ama taşmadı; konuşursa ağlayacağını biliyordu. “İyiyim… merak etme.
Sadece… biraz… alışmışım.”
Ferhat bakışlarını kaçırdı, anlayışla
başını eğdi. O cümlenin ağırlığı, kimsenin inkâr edemeyeceği kadar büyüktü. Salona
derin bir sessizlik çöktü. Felçten yeni çıkmaya çalışan Nurşen Hanım’ın gözleri
dolmuştu. Torununa uzanıyordu. Özlem Şirin’i bırakmıyordu. Küçük kolları onu
sımsıkı sarıyordu. Ferhat ilk kez o zaman fark Şirin’in renginin solduğunu fark
etti. Bayılacak gibi duruyordu.
“İyi misin?” dedi telaşla. “Bir
şey mi oldu?”
Kızını kucağına aldı. Babasının kucağında
duran bebeğe bakan Şirin gülümsemeye çalıştı ama dudakları kıpırdayamadı. “İyiyim,”
dedi sadece, sesi suyun altında kalmış gibiydi.
“Sizin böyle kavuşmanız,
birlikte olmanız onu biraz etkiledi, duygusal kızım benim… bilirsiniz.” dedi
annesi, kızının kolunu çimdirdi.
Sanki Şirin’in değil de Özlem’in
eti çimdirilmiş gibi, küçük kız birden ağladı. Neden ağladığını kimse anlamadı.
Ama Şirin anladı. Gözleri doldu, dudakları büküldü. Bebek yine onun kokusunu
özlemişti. Onun bıraktığı havanın boşluğunu istemiyordu. Fakat Ferhat, annesini
rahat ettirmeye uğraşırken, o ağlayışı eskisi gibi ona uzatmadı; kolundaki
bebeğin yönü değişti, eski alışkanlığı bir anda kırıldı.
Babasının kollarında duran kıza
bakan Şirin bir adım geri attı. Sonra bir adım daha… Kalbi, artık Özlem’in
değilmiş gibi acıdı. Kolları bomboş kaldı. Odalar bomboş kalacaktı. Günler
bomboş geçecekti. Gözyaşları yere dökülmesin diye geri çekmeye çalışırken, “Hoş
geldiniz,” dedi, boğazındaki yumruyu saklamaya çalıştı ama başaramadı.
Yanağından dökülen yaşların sebebini, annesi kadar ana yüreği sızlayan Nurşen
Hanım da anladı.
Şirin, dudakları bükük halde,
“Geçmiş olsun Nurşen teyze… Çok geçmiş olsun…” derken, kadın da onun gibi
sessizce ağlıyordu. Neden ağladığını anlamıştı; torununa alışmıştı.
“Hak… hakkını hel…lal et…
Şi..Şiri…nim.”
Kadının titreyen sesi odanın
içinde değil, doğrudan Şirin’in kalbinin içinde çınladı. Cümle bittikten sonra
kimse konuşmadı. Başını salladı. Bebek susmuştu, ama evin her bir köşesi bir
çocuğun annesiz kalmış ağlayışı gibi uğulduyordu. Daha fazla bu ağırlığa
dayanamayan Şirin, arkasını dönüp merdivenlere yöneldi. Ayakları ağırdı. Gölgesi
bile sanki geride kalmak istiyordu.
Onun hüzünlü halini gören Ferhat
arkasından gitmek isteyince, Sevgi Hanım önüne geçerek durdurdu. Genç adam ona
bakarak, “İyi mi?” diye sordu.
Sevgi Hanım, “Du…dur.” dedi.
Ferhat anlayamadı. Sevgi Hanım, “Kolay değil, kıza çok alıştı.” dedi, Ferhat o
zaman gerçeği anladı. O anda sevinçten, mutluluktan onun neler hissedeceğini aklına
getirmemişti. “Ben… ben düşünemedim. Heyecandan… Hay Allah, ne yapabilirim.”
diye sordu.
“Zaman tanıyacağız, alışır.”
Ferhat, “Konuşayım mı?” diye sordu. “İyi gelir
mi?”
“Yok oğlum, sen ailene
kavuşmanın mutluluğunu yaşa, hakkındır. Çok bekledin, çok sabrettin. Ben
bakarım kıza, ben de onu kendi döşüme basarım. Geçer. Unutur. Genç kız o.” dedi
ve kızının arkasından bakarken, “Size geçmiş olsun, hoş geldiniz tekrar. Bir
şey olursa çekinmeden seslenin. Ben gideyim tekrar gelirim.” dedi.
Şirin kapıdan dışarı çıkarken
sadece bir kez daha geriye baktı. Özlem… Bebeği… Kalbinden düşürdüğü ilk şey… “Güle
güle, güzelim.” dedi, annesi de evden çıkınca kapı kapandı.
Ve hayatında ilk kez, evin
içinde değil, kendi içinde büyük bir sessizlik başlattı.
